Muhsin Yazıcı

Değişime Ne Kadar Açığız! – Kendimce Yazılar

Değişime Ne Kadar Açığız!   

Değişmemiz gerektiğini ifade etmeyenimiz yoktur. Her meslekten ve yaştan olanımız değişmemiz gerektiğinden dem vururuz. Değişmesi gereken nedir sorusu, gelir kafamızın içinde çengelli bir kanca gibi takılıp kalır.

          Gerçekten değişimi istiyor muyuz?

         Değişim deyince ne anlıyoruz?

         Kim ya da kimler değişecek?

         Değişimi kim yönetecek?

         Sorular… sorular …. Sorular!

         Değişim, bir zaman dilimi içinde değişikliklerin tümü denebilmektedir. Yaşantımız içerisinde, trafik kurallarına bakış açımız değişiyor mu? Yemek yeme kültürümüz ne kadar değişip gelişiyor? Tiyatro izleme alışkanlığımızda ne gibi değişiklik oldu? Kitap okumaya karşı alışkanlığımızda bir farklılaşma var mı? Kadın erkek eşitliğinde geçmişe göre farklı düşünüyor muyuz?

          Yani bizler, bir ay, bir yıl, beş yıl önceki bizlerden ne kadar farklıyız?

         Her değişim, karşımıza doğal olarak direnme olgusunu çıkaracaktır. Aslına bakarsak direnmek insanoğlu için var olabilmenin en temel koşuludur. Hastalığa direnmek, güçlüye direnmek, zorluklara direnmek.

         Buradaki direnme, yeni şeyler öğrenmeye, alışkanlıklarımızın gelişmesi için var olması gereken davranış değişiklikleridir.

         Kurumlarda ve bireylerde yeni oluşumlara karşı doğal bir direnme oluşabilmektedir. Bu direnç kültürü ne kadar güçlüyse değişimde o kadar zor ya da sıkıntılı gerçekleşmektedir. Bireyler ve kurumlar için ilerde giderilmesi olanaksız yıkımlara neden olabilmektedir.

        En büyük direncin “Öğrenilmiş Çaresizlik” dediğimiz toplumsal alışkanlığımızdan geldiğini düşünüyorum. Yeniye, farklı olana karşı hep tepkili davranıyoruz.

         En büyük sorunlarımızdan birini köy kültüründen kent kültürüne geçişte yaşıyoruz. Eğitim ve ekonomik sorunlarını çözemeyen kişi ya da gruplar var olabilmek için eskiye sarılarak direnişe geçiyorlar. Bu da toplumsal gelişmenin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

        Değişimi kaçıran birey ve kurumlar sorunların kaynağını sürekli kendi dışında arama eğilimine girerler. Bu da gelişimin önünde oluşan en büyük dirençtir. Bu direnç bir zaman sonra olumsuz duygu ve düşüncelerin bulaşıcı hastalık gibi kurumları esir alır.

        Var olanın korunmasına girildiğinde, kaybetmenin ve gerilemenin başlangıcını oluşturuyor.

        Ve bir dizi gerekçeler ortaya koyuyoruz:

        “Burada hiçbir şey değişmez!”
        “Sizin işinizi biz mi yapalım?”
        “Biz bunları çok duyduk!”
        “Görmeden inanmam.”
        “Bunlar güzel düşünceler ama gerçek bu değil.”
        “Bize uymaz bu yollar..,”

        Değişimin dışında kalanlar, güçlerini kaybedenler, gelişim heyecanını yitirenler çevrelerine hep kuşkuyla bakarlar; değişimi sezen, yaratıcı özellikleri ve maceraya açık olanlar arasında bir çatışma kaçınılmaz hale gelir.

       Çatışmanın kazananı her zaman bellidir: Değişimden yana olanlar kazanır.

       Değişim, kendimize ve yaşadığımız topluma yabancılaşma değildir. Kendi değerlerini ve yaşam kültürlerini koruyamayanlar değişimi gerçekleştiremezler. Yok olup giderler. Asıl değişim var olduğu yaşam biçimini ve koşullarını yeni koşullara uyarlayabilmektir.

       Kazak Ozan Abay değişimi dizelerinde şöyle ifade ediyor:

       Gün ardından doğar gün

       İlerleme değişmez

       Fikir fikri kovalar

       Yele binsen yetişmez!

       Değişim yeni şeyler söylemenin ve yapmanın gereğidir diyen, Mevlana Celaleddin Rumi bakın ne diyor:

       “Dünle birlikte gitti, cancağızım

       Ne varsa düne ait

       Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

       Yeni şeyler söyleyebilmek ve yapabilmek dileğiyle…….

        Muhsin YAZICI – Eğitimci   14.12.2008  

 

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.