Muhsin Yazıcı

“Demokrasi ve Eğitim”- Noam Chomsky – 2 Devam

Jefferson’un aristokratlar ve dmeokratlar arasında yaptığı ayrım yaklaşık yarım yüzyıl kadar sonra anarşist düşünür ve aktivist olan Bakunin tarafından daha da geliştirilmiştir ve aslında sosyal bilimlerin doğru çıkan son derece az öngörülerinden biridir.

Sadece bu özelliği bile, sosyal ve beşeri bilimler alanındaki her ciddi müfredat içerisinde baş köşeye konulması için yeterlidir. Bakunin, ta ondokuzu yüzyılda, yükselen aydın kesiminin iki paralel yoldan birini izleyeceğini düşünmüştü. Yollardan biri devlet iktidarını ele geçirmek için halk mücadelelerini istismar etme ve “tarihteki en zalim ve gaddar rejimi dayatacak bir Kızıl bürokrasi” haline gelmekti.

Bu, tarzlardan bir tanesiydi.  Diğer tarz ise, gerçek gücün başka yerlerde yattığını keşfedecek olanlardır diyordu Bakunin. Bunlar, devlet kapitalizmine dayalı demokrasilerdeki gerçek gücün -emek basının tabiriyle- satılmış papazları haline gelecek ve devlet destekli büyük özel sektör iktidarı sisteminin gerçek efendilerine yönetici ya da, Bakunin’in tabiriyle, insanları kendi sopalarıyla döven savunucular olarak hizmet edecekti. Benzerlikler gayet çarpıcıdır ve bugüne kadar da geçerliliklerini korumuşlardır. Bu benzerlikler, sözkonusu insanların bir konumdan başka bir konuma yaptıkları hızlı dönüşümlerin açıklanmasını kolaylaştırmaktadır.  

Oldukça garip bir dönüşüm gibi görünse de aslında ortak bir ideolojiyi ifade etmektedir. Bunu tam da şimdi Doğu Avrupa’da görüyoruz. Kimi yerde Nomenklatura kapitalistleri olarak adlandırılan eski komünist yönetici sınıfı, şimdilerde toplumları standart Üçüncü Dünya toplumları haline geldikçe pazar ekonomisinin en hararetli savunucuları olmuşlardır.

Bu kayma gayet kolay gerçekleşmiştir çünkü esas olarak aynı ideoloji sözkonusudur. Stalinist bir komserin Amerika’yı övmeye başlaması modern tarihte oldukça alışılmış bir durumdur ve değerlerin değişimini değil sadece gücün nerede yattığına dair yargının değişimini ifade etmektedir.

Jefferson ve Bakunin’den bağımsız olarak, ondokuzuncu yüzyılda başkaları da aynı kavrayışa ulaşmıştır. Amerika’nın önde gelen entelektüellerinden biri olan Charles Francis Adams, bugünlerde Daniel Bell, Robert Reich, John Kenneth Galbraith ve diğerleri tarafından “sanayi-sonrası toplum” olarak adlandırılan şeyin gelişimini 1880’lerde tarif etmiştir. (Unutmayalım, 1880 yılında) Adams’ın ifadesiyle “üniversitelerimizin, okullarımızın, uzmanlarımızın bilim adamlarımızın, yazarlarımızın, ideolojik ve ekonomik kurumlarımızı fiilen yönetenlerin geleceği elinde tuttuğu” bir toplumdayız.  

Günümüzde bunlar “teknokratik seçkin” ve “aksiyon entelektüelleri” olarak, yeni sınıf olarak veya benzeri başka terimlerle adlandırılmaktadır. Adams, ta 1880’de şu sonuca varmıştı: “Dolayısıyla, duyarlı yurttaşların üzerinde düşünmesi gereken ilk konu şu ya da bu partiyi iktidara getirmek değil, düzen sağlanması ve hukuka uyulması konusunda ısrar etmektir.” Bunu söylerken, seçkinlerin, Dünya Bankasının tabiriyle, “teknokratik yalıtılmışlık” dâhilinde çalışmasına izin verilmesi gerektiğini (burada biraz anakronistik olduğumun farkındayım, bu modern bir adlandırmadır) ya da Londra’da Economist’in bugün ileri sürdüğü gibi “stratejik planların politikadan yalıtılması gerektiğini” kastediyordu.

Özgür Polonya’da yaşanan durumun da bu olduğu konusunda okurlarına güvence veriyorlar. Öyleyse halkın özgür seçimlerde oldukça farklı bir şey talep etmeleri konusunda endişe etmelerine gerek yoktur. Seçimlerde istediklerini yapabilirler, stratejik planlar politikadan yalıtıldığı için ve teknokratik yalıtım geliştiği için bunun çok da önemi yoktur. Demokrasi budur.

Bir onyıl kadar önce, 1870’de Adams, herkese eşit oy hakkı verilmesinin “iktidarın Atlantik yakasında Avrupalıların ve özellikle de Kelt proleteryanın”, o korkunç İrlandalıların, “Körfez kıyılarında Afrikalı proleteryanın ve Pasifikte de Çinli proleteryanın eline geçmesinin hükümete ahlaksızlık ve cehalet getireceği” uyarısında bulunuyordu –o zamanlar halk, oy hakkı konusunda mücadele ettiği için herkese eşit oy hakkı konusunda kafa yoruyorlardı. Adams yirminci yüzyılda geliştirilecek olan karmaşık teknikleri öngörememişti.  

Bu teknikler, oy hakkı yaygın halk mücadelesi sonucu yaygınlaştıkça stratejik planların politikadan yalıtılmış halde kalmasını temin etmenin yan ısıra genel kamuoyunun marjinalleşmiş ve politikadan soğumuş halde kalmasını, çağın yeni zihniyetine boyun eğmesini, kendilerini onurlu ve bağımsız düşünme hakkı olan özgür insanlar olarak değil de en azından şans yüzlerine güldüğünde kendilerini emek pazarında satabilen tüketim atomları olarak görmelerini garantilemektedir.

Adams aslında daha eski bir fikri ifade etmektedir. Seksen yıl önce Alexander Hamilton da bunu açık olarak ortaya koymuştu. Halkın en büyük canavar olduğu ve asıl belanın da demokrasi olduğu fikrinden bahsediyordu. Hamilton böyle diyordu. Bu fikirler eğitimli çevrelerde ciddi bir şekilde kabul görmüştü. Jefferson’un korkuları ve Bakunin’in öngörüleri giderek artan bir şekilde gerçekleşiyordu.

Bu yüzyıla miras kalan temel tutumlar Woodrow Wilson’un Devlet Bakanı Robert Lansing tarafından son derece açık bir şekilde ifade edilmişti. Bu tutumlar, Wilson’un Kızıl Tehlike dönemine yol açacak, emek hareketini ve bağımsız düşünceyi bir onyıl boyunca yok edecekti. Lansing, “cahil ve aciz insan güruhunun dünyaya hâkim hale gelmesine” izin vermenin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunuyor ve Bolşeviklerin bunu amaçladığına inanıyordu.

Bu histerik ve tamamen yanlış tepki, iktidarlarının tehdit edildiğine inanan kişiler arasında gayet yaygındır.  Bu endişeler, dönemin ilerici entelektüelleri arasında açık açık konuşuluyordu ve herhalde bunların en önde geleni de çoğunlukla 1920’lerde yazdığı demokrasi üzerine makaleleriyle Walter Lippman’dı. (Lippman aynı zamanda Amerikan gazeteciliğinin duayeni ve uzun yıllar boyunca toplumsal sorunlar konusunda yorum yapan en seçkin yorumculardan biriydi.)

Lippman, “kamunun yeri, sorumlu yerlerde bulunan kişilerin kısıtlanmadan ve şaşkın ayaktakımının (Hamilton’un canavarı) gürültüsünden uzakta yaşayabileceği bir şekilde belirlenmelidir.” Lippman bir demokraside bu “cahil ve her işe burnunu sokan bu garibanların” gerçekten bir “işlevi” olabileceğine inanıyordu. Onların işlevi “yapılan işlerin meraklı izleyicileri” olmak ama “katılımcısı” olmaya kalkışmamaktı. Bu garibanlar, periodik olarak lider sınıfın kimi üyelerini desteklemek üzere ağırlıklarını koymak (ki bunlara seçim deniyor) ve sonrada dönüp kendi işlerine bakmak durumundadırlar. Aslında benzer nosyonlar yaklaşık olarak aynı zamanlarda anaakım akademik kuramların da parçası olmaya başlamıştı.

1934’te Amerikan Siyasal Bilimler Derneğindeki başkanlık konuşmasında William Shepard hükümetin “bir güç ve akıl aristokrasisinin” elinde bulunması gerektiğini, “cahil, eğitimsiz ve toplumdışı unsurların” seçimleri kontrol etmesine izin verilmemesi gerektiğini savunuyordu ve yanlış bir şekilde geçmişte durumun böyle olduğuna inanıyordu.  

Modern siyaset biliminin (ve aslında iletişim alanının da) kurucularından biri olan Harold Lasswell 1933 ya da 1934’te Sosyal Bilimler Ansiklopedisinde, Wilsoncu liberaller tarafından şaşırtıcı derecede geliştirilmiş olan modern propaganda tekniklerinin kamunun etkin bir şekilde kontrol edilmesini sağladığını yazıyordu. Lasswell, Wilson’u “propaganda cephesinin büyük başkumandanı” diye tarif ediyordu. Wilson’un 1. Dünya Savaşında propaganda konusundaki başarıları, Adolf Hitler de dahil çoğu kimseyi etkilemişti. (Kavgam’da bununla ilgili yerleri okuyabilirsiniz). Ancak daha da önemlisi Amerikan iş dünyasını etkilemişti.

Bu etki, kamuoyunun kontrol edilmesine tahsis edilmiş olan halkla ilişkiler endüstrisinin devasa genişlemesine yolaçtı. Bu işin savunucuları daha dürüst zamanlarda savundukları şeyi bu şekilde ifade ediyorlardı. Örneğin Lasswell 1934’te Sosyal Bilimler Ansiklopedisine yazarken üzerinde konuştuğu şeyi propaganda olarak tarif ediyordu. Biz bu terimi kullanmıyoruz. Daha incelikliyiz.

Bir siyaset bilimci olarak Lasswell, modern propagandanın sağladığı bu yeni kamuoyu kontrolü tekniklerinin daha incelikli kullanımını savunuyordu. Lasswell, kendi tabiriyle kitlelerin cehaleti ve hurafeleri yüzünden düzenin altını oyabilecek olan bu büyük canavarın bir tehdit oluşturduğunu ve bu incelikli tekniklerin toplumun akıllı adamlarına yani doğal yöneticilerine bu tehdidin üstesinden gelme olanağı sağlayacağını söylüyordu. “İnsanların kendilerine dair en doğru kararları yine kendilerinin vereceği yönündeki demokratik dogmatizmlere” yenik düşmemeliydik.

En iyi kararları seçkinler verirdi ve seçkinlerin kendi arzularını ortak yararlar olarak dayatmasını sağlayacak araçların sağlanması gerekirdi. Bu seçkinler, Jefferson’un aristokrat olarak adlandırdığı kesimdir.

Lippman ve Lasswell, bu canavara en azından seyirci rolü vermiş olmaları itibariyle bu akımın daha liberal ve ilerici yanını temsil ediyordu. Gerici ucundaysa, çağdaş demagoji içerisinde yanlış bir şekilde muhafazakar olarak adlandırılanlar yer almaktaydı. Reagan yanlısı devletçi gericiler halka yani canavara seyirci rolü bile verilmemesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bu tavır, Amerikan halkından başka hiç kimse için ve elbette kurbanları için hiç de sır olmayan gizli terör operasyonlarına yönelik büyük meraklarını da açıklamaktadır.

Gizli terör operasyonları, Amerika içindeki nüfusu bilgisiz bırakacak şekilde tasarlanmıştı. Aynı zamanda, geliştirdikleri güçlü ve müdahaleci devletin, zenginler için bir refah devleti olarak hizmet ederken kitleleri umursamamasını temin edecek eşi görülmemiş sansür ve ajit-prop da dâhil tüm tedbirlerini kesin bir dille savunmaktaydılar.

Geçen yıllarda iş dünyası propagandasındaki devasa artış, sağ kanat kurumlarının üniversitelere yakın zamanlardaki saldırısı ve içinde bulunduğumuz dönemde tanık olduğumuz diğer eğilimler de aynı kaygıların diğer dışavurumlarıdır. Bu kaygılar, liberal seçkinlerin tabiriyle “demokrasi krizi” sonucu uyanmıştı.

Bu “demokrasi krizi”, 1960’ların sonlarında toplumun kadınlar, gençler, yaşlılar, çalışanlar ve benzerleri gibi daha önceleri marjinalleşmiş ve kayıtsız kalınan kesimlerinin, tüm sağ-görüşlü aristokratların yorumlarına göre kamusal alanda bulunma hakları olmamasına rağmen kamusal alana girmeye çalışmasıyla ortaya çıkmıştı.

John Dewey Aydınlanmacı klasik liberal geleneğin yadigârlarından biriydi. Akıllıların yönetimine ve Jefferson’un tarif ettiği aristokratların şiddetli saldırılarına, kendilerini bu son derece dar ideolojik yelpazenin ister gerici isterse liberal tarafına yerleştirmelerine bakmaksızın karşı çıkıyordu. Dewey “siyasetin, toplum üzerine dev şirketler tarafından düşürülmüş bir gölge” olduğunun gayet açık bir şekilde farkındadır ve bu durum böyle devam ettiği sürece “gölgenin zayıflaması da bu hakikati değiştirmeyecektir.” Bunun anlamı, reformların yararlarının sınırlı olduğudur.

Demokrasi, gölgenin kaynağının yok edilmesini gerektirir ve bunun nedeni de sadece bu gölgenin politik alandaki hakimiyeti değil büyük özel sektör güçlerinin bizzat kendilerinin demokrasi ve özgürlüğün altını oymasıdır. Dewey, kafasında oluşturduğu anti-demokratik güç tanımı konusunda gayet nettir.

Alıntılayacak olursak: “Güç bugün” -1920’lerdeyiz- “üretim araçlarının, ticaretin, reklamın, ulaşımın ve iletişimin kontrolüne dayanmaktadır. Demokratik formlar varlığını sürdürse dahi ülkenin hayatını buunları elinde tutanlar yönetecektir. Bankacılığın, arazilerin ve endüstrinin özel sektör tarafından kontrol edilmesi yoluyla kar sağlamayı amaçlayan iş dünyasının basın, basın organları ve diğer tanıtım ve propaganda araçları tarafından güçlendirilmesi, işte gerçek iktidar sistemi, baskı ve kontrolün kaynağı budur.

Bu sistem çözülmedikçe demokrasi ve özgürlükten ciddi anlamda bahsedilmesi mümkün değildir.” Anlattığı tarzda bir eğitimin (özgür insanların yetiştirilmesinin) bu mutlakıyetçi ucubenin ortadan kaldırılmasının araçlarından biri olabileceğini umuyordu.
 

Dewey, özgür ve demokratik bir toplumda işçilerin işverenler tarafından kiralanmış araçlar değil kendi endüstriyel kaderlerinin efendileri olmaları gerektiğine inanıyordu. Sanayi devriminin başından şiddet ve propaganda bileşimiyle nihayetinde yenilgiye uğratılmalarına kadar popüler işçi sınıfı hareketlerini canlandıran demokratik ve özgürlükçü hassasiyetlerle ve klasik liberalizmin kurucularıyla temel konularda aynı fikirdeydi.

Dolayısıyla Dewey, eğitim alanında çocukların “özgürce ve kendi akıllarını kullanarak değil de alacakları ücret için” çalışmak üzere eğitilmelerinin “bağnazlık ve ahlaksızlık” olduğunu düşünüyordu, çünkü bu durumda onların faaliyeti “bu faaliyete özgür bir şekilde katılmadıkları için özgür olmayacaktır” (yine klasik liberalizmin ve işçi hareketinin kavrayışını görüyoruz).

Bu nedenle Dewey, endüstrinin “feodal bir toplumsal düzenden”, denetimin çalışan insanlarda olması ve özgür bir şekilde ilişki kurma üzerine kurulu “demokratik bir toplumsal düzene” geçmesi gektiğini düşünüyordu. (Bunlar, yine kökleri klasik liberalizmde ve Aydınlanma’da bulunan geleneksel anarşist ideallerdi.)

Doktrinel sistem, özellikle geçen birkaç onyıl zarfında, büyük özel sektör güçlerinin saldırısı altında daraldığı için bu temel özgürlükçü değer ve ilkeler giderek uçuk, aşırı ve hatta Batı’daki çağdaş totailter düşüncenin terimlerinden birini kullanacak olursak anti-Amerikan görünmektedir. Bu değişimler göz önüne alındığında Dewey’in ifade ettiği türden fikirlerin en az elmalı turta kadar Amerikan olduğunun hatırlanması yerinde olacaktır.

Bunların kökeni doğrudan Amerikan geleneklerinde, yaygın kabul gören fikirlerde yatmaktadır (herhangi bir tehlikeli yabancı ideolojiden etkilenmiş değildir). Ritüel olarak övülmesine rağmen, yaygın olarak çarpıtılmış ve unutulmuş olan değerli bir geleneğe aittir. Ve benim görüşüme göre tüm bunlar da içinde bulunduğumuz çağda demokrasinin işleyişinin gerek kurumsal gerekse ideolojik düzeyde bozulmasının bir parçasıdır.

Elbette eğitim bir ölçüde okullar, kolejler ve resmi bilişim sistemleriyle ilgili bir meseledir. Eğitimin amacı, ister Dewey’in savunduğu gibi özgürlük ve demokrasi olsun isterse egemen kurumların talep ettiği gibi itaat, teslimiyet ve marjinalleştirme olsun bu bir gerçektir.

Chicago Üniversitesinde eğitim ve denetimin çocukların hayatları üzerindeki etkileri alanında çalışan başlıca öğrencilerden biri olan sosyolog James Coleman yaptığı birçok araştırmanın ardından “öğrencinin başarısının belirlenmesinde evindeki arkaplanın toplam etkisinin okuldaki değişkenlerin toplam etkisinden çok daha büyük olduğu” sonucuna varmıştır.

Aslında etkisi itibariyle yaklaşık iki kat daha büyüktür ve bu sonuç birçok araştırma sonucunda elde edilmiştir. Dolayısıyla toplumsal politikaların ve egemen kültürün (evdeki ortamın etkisi türünden) bu faktörleri nasıl şekilllendirdiğine bakılması büyük önem taşımaktadır.

Bu çok ilginç bir konudur. Bu konudaki araştırma, tanınmış Amerikalı ekonomist Sylvia Ann Hewlett tarafından yazılan ve bir yl önce yayınlanan Zengin Uluslarda Çocukların İhmal Edilmesi başlıklı UNICEF raporu sayesinde çok daha kolaylaşmıştır. Sylvia Ann Hewlett, zengin uluslarda 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar geçtiğimiz onbeş yılı incelemiştir.

Üçüncü Dünya ülkeleri hakkında değil zengin toplumlar hakkında konuşmaktadır. Bir yanında Anglo-Amerikan toplumların diğer yanında da kıta Avrupası ve Japonya’nın yeraldığı keskin bir bölünme tespit etmiştir.  Reagan ve Thatcher yanlılarının öncülük ettiği Anglo-Amerikan modelinin çocuklar ve aileler açısından bir felaket olduğunu söylemektedir. Avrupa modeliyse, bunun aksine, ailelerin ve çocukların durumlarını kaydadeğer bir şekilde iyileştirmiştir.

Avrupa toplumlarının, Anglo-Amerikan toplumların sahip olduğu devasa olanaklara sahip olmamasına rağmen Avrupa modeli zaten kaydadedeğer ölçüde yüksek bulunan başlangıç noktasını daha da ileriye götürmüştür.

A.B.D.’nin benzeri görülmemiş zenginliği ve avantajları vardır, Birleşik Krallık, Britanya’da özellikle Thatcher döneminde ciddi bir şekilde gerilemiş olsa da en azından A.B.D.’nin müttefiki olmasının yanısıra Thatcher yıllarında büyük bir petrol ihracatçısı olması itibariyle de bir ekonomik avantaja sahipti. Lord Ian Gilmour gibi Britanyalı hakiki muhafazakarların da gösterdiği üzere, bu durum Thatcherizmin ekonomik başarısızlığını daha da dramatik hale getirmektedir.

Hewlett, Anglo-Amerikan çocukların ve ailelerin yaşadığı felaketi “serbest piyasanın ideolojik tercihlerinden” kaynaklanan bir olgu olarak tarif etmektedir. Benim görüşüm söylediklerinin kısmen doğru olduğudur.

Reagancı muhafazakarlık da serbest piyasaya karşıydı. Yoksullar sözkonusu olduğunda gerçekten pazarı savundular, ama zenginler sözkonusu olduğunda son derece yüksek bir kamu finansmanı desteği ve devlet koruması talep etme ve sağlama konusunda devletçi öncellerinin bile çok ötesine geçtiler.

Bu rehber ideolojiye istediğiniz adı verebilirsiniz ama bu şiddet düşkünü, hukuksuz ve gerici devletçiliğe muhafazakârlık diyerek muhafazakârlığın iyi adını lekelemenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. İstediğiniz adı verebilirsiniz ama bu ne muhafazakârlık ne de serbest pazardır.

Bununla birlikte, Hewitt, yoksullar açısından bakıldığında aileler ve çocukların yaşadığı felaketin kaynağının serbest pazar olduğu konusunda tamamen haklıdır. Hewitt’in “bu topraklarda serbest kalan çocuk-karşıtı ve aile-karşıtı zihniyet” diye adlandırdığı şeyin etkileri konusunda da şüpheye pek yer yoktur (bu topraklar dediği Anglo-Amerikan topraklarıdır, en dramatik haliyle A.B.D.’de gerçekleşmektedir ama Britanya da buna dâhildir).

“Yoksulların pazar tarafından terbiye edilmesi üzerine kurulu ihmalkâr Anglo-Amerikan modeli, toplumun büyük bölümü için çocuklarını yetiştirmeyi fiilen imkânsız hale getirmekle çocuk büyütme işini de büyük ölçüde özelleştirmiştir.” Reagancı muhafazakârlığın ve Thatcherci benzerinin birleşik amacı ve politikası budur. Sonucu da elbette aileler ve çocuklar açısından bir felaket olmuştur.

Devam edecek olursak, Hewlett “çok daha destekleyici olan Avrupa modelinde sosyal politikalar aileler ve çocuklara yönelik destek sistemleri zayıflatılmak bir yana güçlendirilmiştir” tespitinde bulunuyor. Bu olgu, elbette her zaman olduğu üzere basını takip edenler haricinde hiç kimse için sır değildi.

Benim bildiğim kadarıyla 1993 tarihli bu çalışma bugünkü kaygılarımızla son derece yakından ilgili olmakla birlikte henüz hiç bir yerde ele alınmamıştır. Örneğin New York Times’da bu çalışmaya yer verilmemiştir.

The Times geçen Pazar günkü kitap tanıtımı ekini büyük ölçüde bu başlığa ayırmasına rağmen bu çalışmadan bahsetmemiştir; daha çok IQ düşüşüne, SAT derecelerinin azalmasına ve bunlara nelerin neden olmuş olabileceğine dair kasvetli evhamlara yer vermiştir.

The Times tarafından önerilen ve desteklenen bu toplumsal politikalar, sözgelimi New York şehrinde, çocukların yaklaşık yüzde kırkını yoksulluk düzeyinin altına itmiş ve bunun sonucu olarak da yetersiz beslenme, hastalıklar ve benzeri birçok soruna maruz bırakmıştır.

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.