Muhsin Yazıcı

“Demokrasi ve Eğitim”- Noam Chomsky – 3 Devam

Ama dediklerine göre, tıpkı Hewitt’in bu ihmalkâr Anglo-Amerikan modeline dair söylediği diğer şeyler gibi bunun da IQ düşüşüyle ilgisi yokmuş. Yine dediklerine göre bunun sorumlusu bozuk genlermiş.

Bir şekilde insanlar bozuk genler ediniyorlarmış. Sonra da bunun neden böyle olduğuna dair çeşitli spekülasyonlarda bulunulmuş. Örneğin, bunun nedeni belki de siyah annelerin çocuklarını beslememesi olabilirmiş çünkü onlar iklimin gayet sert olduğu Afrika’da evrim geçirmişlermiş.

Kitap eleştirmeni, nedenlerin bunlar olabileceğini, bunun gerçekten ciddi ve duyguları işe karıştırmayan bilimsel bilgiler olduğunu ve tüm tehlikelerine rağmen demokratik bir toplumun bunları göz ardı edeceğini söylemektedir.

Bu iyi terbiye edilmiş komiserler, konuyu alenen ortada olan etkenlerden, son derece açık ve bariz olan toplumsal politikalardan kaynaklanan etkenlerden başka yönlere saptırmayı iyi bilirler. Bu nedenler, aklı başında olan herkes için gayet aşikârdır ve bir UNICEF raporunda gayet iyi tanınan bir ekonomist tarafından detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ama bu rapor buralarda pek gün ışığına çıkacakmış gibi görünmüyor.

Olgular kimse için sır değildir. Kamu okulu yöneticileri ve Amerikan Tıp Birliği tarafından parti üyesi olmayan devlet görevlileri ve uzmanlardan oluşturulan bir komisyon “bugünkü çocuk kuşağı kadar sağlıksız, bakımsız ve hayata ebeveynlerinin aynı yaştaki haline göre hayata çok daha az hazırlıklı bir çocuk kuşağının daha önce görülmediğini” bildirmektedir.

Bu durum, bir endüstri toplumu için önemli bir değişikliktir. Üstelik bu çocuk karşıtı ve aile karşıtı zihniyet, muhafazakarlık ve aile değerleri kisvesi altında onbeş yıldır sadece Anglo-Amerikan toplumlarında hüküm sürmektedir. Bu durum, propaganda açısından gerçek bir zafer, “başkumandan” Woodrow Wilson’un ve hatta Stalin ve Hitler’in bile hayran kalacağı bir zaferdir.

Bu felaketin sembolik ifadelerinden biri de, Hewlett’in kitabını yazmasından bir sene önce, 146 ülke uluslararası çocuk hakları sözleşmesini imzalarken bir tanesinin imzalamamış olmasıdır: A.B.D. İnsan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerde A.B.D.’nin standart tutumu budur.

Yine de, adil olmak adına, Reagancı muhafazakârların çocuk karşıtı ve aile karşıtı zihniyetini ne kadar evrenselleştirdiğini görmek için şu örneği eklemek yerinde olacaktır: Dünya Sağlık Örgütü, Nestle Şirketini çok sayıda çocuğun ölümüne neden olan bebek formülünün son derece güçlü ve yaygın bir şekilde pazarlanmasını resmen yasaklamayı oyladığında sonuç 118’e karşı 1 olmuştu.

Bu bir oyun kime ait olduğunu tahmin etmeyi size bırakıyorum. Ancak bu örnek, yoksullara serbest pazar politikaları uygulanması ve zenginlerin de yardım etmeyi reddetmesi sonucu her yıl milyonlarca çocuğu öldüren ve Dünya Sağlık Örgütünün “sessiz soykırım” olarak adlandırdığı şeyle karşılaştırıldığında çok daha küçük kalmaktadır. Yine burada da A.B.D, zengin ülkeler arasında en kötü ve en cimri sicili olan ülkelerden biridir.

Bu felaketin başka bir sembolik ifadesi de Hallmark Şirketinin yeni bir tebrik kartı çeşidiydi. Bunlardan birinde “Umarım okulda günün iyi geçer” yazıyordu. Söylediklerine göre bu kart sabahları mısır gevreği kutusunun içine konmalıymış, böylece çocuk okula gittiğinde ona umarım okulda günün iyi geçer diyecekmiş.

Bir başkasındaysa “Keşke senin üstünü örtecek kadar fazla vaktim olsa” diyor. Bu da çocuk gece tek başına uyumaya gittiğinde yastığının altına koyacağınız kart. [gülüşmeler]. Böyle başka örnekler de var.

Bir ölçüde, çocuklar ve ailelerin maruz kaldığı bu felaket gayet basit bir şekilde maaşların düşmesinin sonucudur. Devletin şirket politikaları son yıllarda özellikle de Reagancılar ve Thatcher yönetimi altında dar bir kesimin zenginleştirilip çoğunluğun yoksullaştırılması için tasarlanmıştı ve başarılı da oldu.

Tam da amaçladığı sonucu doğurdu. Bu da insanların geçinebilmek için çok daha uzun süre çalışması gerektiği anlamına geliyordu. Toplumun büyük kısmında ebeveynlerin her ikisi de sadece zorunlu ihtiyaçları karşılamak için kimi zaman haftada elli altmış saat çalışmak zorunda kalmaktadır.

Ne tesadüf ki bu dönemde şirket karları da büyük bir hızla artmaktadır. Fortune dergisi, satışların hiç ilerlememesine karşın Fortune 500’de yer alan şirketlerin “göz kamaştırıcı” karlarının görülmemiş boyutlara çıktığından söz etmektedir.

Diğer bir etken de iş güvenliğinin olmamasıdır. Ekonomistler bunu “emek pazarlarının esnekliği” diye adlandırmayı tercih ediyorlar. Egemen akademik teoloji tarafından iyi bir şey olarak görülen bu durum, insanlar açısından tam bir rezilliktir ama bu insanların kaderleri akademik hesaplamalara dahil edilmez.

Esneklik, daha fazla çalışmanızın daha sizin için daha iyi olacağı, daha fazla çalışmayı kabul etmemenizin de sizin için pek hayırlı olmayacağı anlamına gelir. Sözleşme yok, hiçbir hakkınız yok. Esneklik budur. Pazarın katılığından kurtulmamız gerekmektedir. Bunu ekonomistler açıklayabilirler.

Her iki ebeveynin de, üstelik çoğunlukla da giderek düşen ücretlerle daha fazla çalıştığında, bu durumun sonuçlarının neler olacağını öngörmek için dahi olmak gerekmez. İstatistikler bu sonuçları ortaya koymaktadır. İsterseniz Hewlett’in UNICEF raporunda bunları okuyabilirsiniz.  

Ancak bunları okumadan da gelecekte neler olacağı gayet açık ortadadır. Birlikte bulunma süresi, yani ebeveynlerin çocuklarıyla geçirdiği fiili süre, Anglo-Amerikan toplumlarında son yirmileş yıl zarfında yüzde kırk azalmıştır ve bu azalmanın büyük bölümü de son yıllarda gerçekleşmiştir.

Bu da, birlikte bulunma süresinin fiili olarak haftada on oniki saat azalması ve “yüksek nitelikli zaman” olarak adlandırılan başka bir şey yapmadığınız zamanların neredeyse tamamen ortadan kalkması demektir. Bu durum elbette aile kimliğinin ve değerlerinin yıkılmasına yol açmaktadır.

Çocuk yetiştirme konusunda son derece hızla artan bir şekilde televizyona bağımlı hale gelinmesine yol açmaktadır. “Çalışan ebeveyn çocukları” olarak adlandırılan ve tek başlarına büyüyen çocukların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Bu durum, çocuk alkolikliliğini ve uyuşturucu kullanımını, çocuklara karşı çocuklar tarafından uygulanan kriminal şiddeti, sağlık, eğitim ve demokratik bir topluma katılma kabiliyeti ve hatta hayatta kalma konusunda başka olumsuz etkileri artıran ve elbette SAT ve IQ derecesini azaltan bir etkendir. Ama unutmayalım ki sizden beklenen dikkatinizi bunlara değil bozuk genlere yöneltmenizdir.

Bunların hiç biri doğa kanunu değildir. Bunlar bilinçli olarak seçilmiş ve özel amaçlar için yani Fortune 500’ü daha da zenginleştirip geri kalanları daha da yoksullaştırmak için tasarlanmış politikalardır.

Koşulların daha zor olduğu ama politikaların aynı çocuk karşıtı, aile karşıtı zihniyet tarafından yönlendirilmediği Avrupa’da gidişat tam aksi istikamettedir, çocukların ve ailelerin standartları çok daha iyidir.

Bunların sadece Anglo-Amerikan toplumlarla sınırlı olmadığının görülmesi önemlidir ve bunun altını çizmek istiyorum. Biz büyük ve güçlü bir ülkeyiz. Nüfuzumuz var. Etki alanımızda yer alan diğer ülkelerin aileler ve çocuklar yararına politikalar uygulamaya çalıştığında neler olduğunu görmek son derece çarpıcıdır.

İki çarpıcı örneğimiz var.

En çok kontrolümüz altında bulunan bölge Karayipler ve Orta Amerika’dır. Bu bölgede bu tür politikaları gerçekten uygulamaya çalışan iki ülke bulunmaktadır: Küba ve Nikaragua ve aslına bakarsanız bu konuda epey bir başarı sağlamışlardır. Bu iki ülkenin A.B.D. saldırılarına maruz kalan başlıca iki ülke olması elbette hiç kimse için şaşırtıcı değildir. Bu saldırılar başarıya da ulaşmıştır.

Nikaragua’da yürüttüğümüz terörist savaş yüzünden, yükselen sağlık standartları, okuryazarlıktaki artış ve çocukların beslenme bozukluklarındaki azalma tamamen tersine dönmüştür ve şimdilerde Haiti’deki düzeylere doğru yaklaşmaktadır.

Küba örneğindeyse, terörist savaş çok daha uzun bir süredir devam etmektedir. John F. Kennedy tarafından başlatılmıştır. Bunun komünizmle alakası yoktur. Etrafta hiç Rus yoktur. Bu terörist savaşın asıl sebebi, bu halkların kaynaklarını toplumun yanlış kesimlerine harcamakta olmasıdır.

Sağlık standartlarını yükseltiyorlar. Çocuklarla ve beslenme bozukluklarıyla ilgileniyorlar. Bu yüzden de devasa bir terörist savaş başlatıyoruz. Bu günlerde, Kennedy döneminde zaten yeterince kötü olan olayların bazı detaylarını açıklayan bir dizi CIA belgesi ortaya çıktı. Bu olaylar günümüzde de sürmektedir.

Gerçekten de, birkaç gün önce bir saldırı daha gerçekleşti. Bunun üstüne bir de gerçekten sıkıntı çekmelerini sağlamaya çalışan bir ambargo uygulanmaktadır.

Yıllar boyunca bu ambargonun bahanesi olarak Ruslar gösterildi. Ancak, politikalar uygulamaya geçirildiğinde neler olup bittiğine baktığınızda açıkça görebileceğiniz üzere, Ruslar ortadan kaybolduktan sonra olup bitenler olaylar bu bahane tamamen düzmece olduğunu kesin bir şekilde kanıtlamıştır.

İşte satılmış papazlığın asıl işi buydu. Rusların ortadan kaybolmasının ardından Küba’ya karşı saldırılarımızı şiddetlendirdiğimizden sözetmemek zorundaydılar. Eğer saldırının gerekçesi komünizmin ve Rus imparatorluğunun ileri karakolu olmalarıysa saldırılarımızın şiddetlenmesi tuhaftır. Ama bu konuyu ele alabiliriz.

Rusların sahneden çekilmesinin ve onları boğmamızın gerçekten mümkün hale gelmesinin ardından koşullar daha da sertleşmiştir.

Liberal bir demokrat olan Temsilci Torricelli tarafından Kongre’ye bir öneri sunulmuş ve bu öneride tüm Amerikan şirketlerinin her tür yan kuruluşunun ya da A.B.D.’de üretilen parçaları kullanan tüm yabancı şirketlerin Küba’yla her tür ticareti kesmesi çağrısında bulunulmuştu.

Bu çağrının uluslararası hukuka aykırılığı o kadar açıktı ki George Bush bunu veto etti. Buna karşın, son seçimlerde Clintoncular tarafından sağdan sıkıştırılınca bunu kabul etmek zorunda kaldı ve meclisten geçmesine izin verdi.  Bu durum doğrudan Birleşmiş Milletlere taşındı ve Birleşmiş Milletlerde hemen herkes A.B.D.’nin tavrını kınadı.

Nihai oylamada A.B.D. sadece her zaman olduğu üzere İsrail’in ve bilinmeyen bir nedenden dolayı da Romanya’nın desteğini alabildi. Bunların dışındaki herkes bu uygulamaya karşı oy verdi. Hiç kimse A.B.D.’nin tavrını savunamadı, çünkü herkesin ve hatta Britanya’nın bile belirttiği gibi bu tavır uluslararası hukukun açık bir ihlaliydi. Ama farketmezdi.

Çocuk karşıtı ve aile karşıtı zihniyetimizi uygulamamız ve ulaşabildiğimiz her yerde son derece kutuplaşmış toplumlar yaratmaktaki ısrarımız her şeyden önemliydi. Eğer kontrolümüz altındaki herhangi bir yabancı ülke bizden farklı bir yola gitmeye çalışırsa, onun da icabına bakacaktık.


Bu tavır hala sürmektedir. Bu konu, eğer gerçekten isterseniz bir şeyler yapabileceğiniz türden bir konudur. Chicago’da Pastors for Peace ve Chicago-Cuba Coalition[6] ambargoyu delmek ve insani yardım, ilaç, tıp kitapları, çocuklar için süt tozu ve diğer yardım malzemelerini iletmek amacıyla Küba’ya bir kervan daha gönderiyor.

Telefon rehberinde Chicago-Cuba Coalition ismiyle geçiyorlar. Onları arayıp bulabilirsiniz. Burada egemen olan ve her yere zorla ihraç etmeye çalıştığımız çocuk karşıtı ve aile karşıtı zihniyete karşı çıkma derdi olan herkes bunu yapabilir. Tıpkı bunun gibi kendi evlerinde de birçok şey yapabilirler.

Meclisten geçtiği takdirde Küba’yı zor duruma düşürecek olan bu Demokrat Parti teklifinin etkileri, önde gelen iki Amerikan tıp dergisi olan Nöroloji ve Florida Tıp Dergisi’nin bu ayki sayılarında özetlenmiştir. Dergiler, sözkonusu etkileri sadece özetlemekte ve herkesin bildiği şeylere dikkat çekmektedir.

Clinton-Torricelli yasa teklifi tarafından kesilecek olan ticaretin yüzde doksanı gıda ve insani yardım, ilaç ve bunun gibi şeylerdir.

Örneğin, aşı üretmek için kullanılan bir su arıtma cihazı ihraç etmeye çalışan bir İsveç firması, bu cihazın bazı parçalarının Amerikan yapımı olduğu gerekçesiyle A.B.D. tarafından engellenmiştir.

Onları gerçekten fena bir şekilde boğmak ve birçok çocuğun ölmesini garantilemek zorundayız ya. Bu yasanın etkilerinden biri bebek ölümleri ve çocukların beslenme bozukluklarında ciddi bir artış olacaktır. Bir diğeri de, Küba’da yayılan ve herkesin nedenini bilmiyormuş gibi davrandığı nadir bir nörolojik hastalıktır. Elbette biliyorlardı ve artık bunu itiraf ediyorlar.

Nedeni beslenme bozukluğudur ve bu hastalık İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulan Japon hapishane kamplarından beri görülmüyordu. Tekrar ortaya çıkarmayı başarmış görünüyoruz. Çocuk karşıtı ve aile karşıtı zihniyetimiz sadece New York’taki çocukları değil çok daha geniş bir kesimi hedef alıyor.

Avrupa’daki farklılığı tekrar vurgulamak istiyorum – Avrupa’da durum farklıdır ve bunun birçok nedeni vardır. Farklılıklardan biri güçlü bir sendikal hareketin var olmasıdır. Bu çok daha temel bir farklılığın yarattığı sonuçlardan biridir. A.B.D., eşi görülmemiş ölçüde iş dünyası tarafından yönetilen bir toplumdur ve bunun sonucu olarak, sizi de tahmin edebileceğiniz gibi, efendilerin iğrenç düsturu eşi görülmemiş bir yaygınlıkta hüküm sürmektedir.

Sendikalar demokrasinin biçimsel olarak işlemesini sağlayan araçlardan biridir. Bununla birlikte, günümüzde toplumun büyük kısmı, medyanın tabiriyle “siyaset karşıtlığı” yani hükümete duyulan nefret, siyasi partilerin ve tüm demokratik süreçlerin aşağılanması sonucu yıkıma uğratılmıştır.

Bu durum, Jefferson’un tarif ettiği aristokratların, yani halktan korkan, halka güvenmeyen ve halkın elindeki tüm güçlerin üst sınıfların eline geçmesini arzulayanlar açısından büyük bir zaferdir. Günümüzde bu arzu, halkın elindeki güçlerin ulusötesi şirketlerin, devletlerin ve kendi amaçlarına hizmet eden yarı-resmi[7] kurumların eline geçmesidir.

Diğer bir zaferleri de, hayal kırıklığının her tarafa dal budak sarmış bir siyaset karşıtlığı haline dönüştüğü gerçeğidir. Bu konudaki bir New York Times manşetinde “Umut Azaldıkça Seçmenler Arasında Öfke ve Kötümserlik Taşma Noktasına Geliyor.

Halk Siyasetten Hayal Kırıklığına Uğradıkça Haleti Ruhiyeleri Kötüleşiyor” diye yazıyordu. Geçen Pazar günkü dergi eki siyaset karşıtlığına ayrılmıştı. (Dikkatinizi çekerim: iktidar ve otorite karşıtlığına, karar alma yetkisini ellerinde bulunduran ve Dewey’in dediği gibi kendi gölgelerini toplumun üzerine siyaset olarak düşüren kolayca tespit edilebilecek güçlere karşıtlığa değil siyaset karşıtlığına ayrılmıştır.

Bunlar, komiser sınıfı için görünmez kalmak zorundadır.) The Times’da da yine bu konuda bir makale yer almaktadır.

Bu makalede, işin özünü kavramamış eğitimsiz birinden alıntı yapılmaktadır. “Evet, Kongre yozlaşmıştır ama bunun nedeni Kongre’nin büyük iş dünyasından oluşmasıdır, yani elbette yozlaşacaklar” demektedir. İşte anlamanızı istemedikleri hikaye budur.

Sizden siyaset karşıtı olmanız beklenmektedir. Bunun nedeni de hükümetin, hakkında ne düşünürseniz düşünün, sizin katılabileceğiniz, değiştirebileceğiniz ve birşeyler yapabileceğiniz kurumlar sisteminin bir parçası olmasıdır. Yatırım firmalarına ya da ulusötesi şirketlere hukuk ve ilkeler yoluyla bir şey yapamazsınız. Öyleyse iyisi mi kimse bunu anlamasın. Siz siyaset karşıtı olmalısınız. İşte diğer zaferleri de budur.

Dewey’in, siyasetin toplum üzerine dev şirketler tarafından düşürülmüş bir gölge olduğu gözlemi, Adam Smith’e göre de herkesçe bilinen bir gerçeklikti. Ancak bu gözlem artık kolayca görülemez hale gelmiştir.

Gölgeyi düşüren güç ideolojik kurumlar tarafından oldukça iyi bir şekilde gizlenmiş ve bilinçten o kadar uzaklaşmıştır ki, geriye bize sadece siyaset karşıtlığı kalmaktadır. Bu durum, demokrasiye indirilen diğer bir ciddi darbe olmasının yanısıra Thomas Jefferson ya da John Dewey’in hayal bile edemeyeceği düzeylere erişmiş mutlakiyetçi ve hesap sorulamaz güç sistemlerine verilmiş büyük bir hediyedir.


Önümüzde bilindik tercihler var. Thomas Jefferson’un tarif ettiği anlamda demokrat olmayı seçebiliriz. Ya da aristokrat olmayı tercih ederiz. Bu ikinci yol kolay olanıdır. Kurumların ödüllendirmeye hazır olduğu yoldur.

Gayet doğal olarak aradıkları servetin, ayrıcalığın, gücün ve amaçların kimde olduğu göz önüne alındığında çok zengin ödüller getirebilir. Diğer yol, Jeffersoncu demokratların yolu, mücadelenin ve genellikle de yenilgilerin yoludur.

Ama bu yolda, çağın yeni zihniyetine, servet edinmeye, kendinden başka kimseyi umursamamaya boyun eğmiş olanların hayal bile edemeyeceği türden ödüller vardır. Çağın yeni zihniyetinin Lowell’deki fabrika kızlarının ve Lawrence’deki zanaatkârların kafalarına sokulmaya çalışıldığı 150 yıl önceki tercihler şimdi de aynen önümüzde durmaktadır. Bugünün dünyası, Thomas Jefferson’un dünyasından çok farklıdır ama sunduğu tercihler esas itibariyle pek değişmemiştir.
notlar
 
· Noam Chomsky’nin Ocak 2007’de BGST Yayınları’ndan çıkacak olan Demokrasi ve Eğitim kitabının Giriş Bölümü

1. Üretim araçlarının mülkiyetinin kamuya ait olduğu ve ekonomik faaliyetin merkezi olark planlandığı ve düzenlendiği ekonomik sistem. (y.h.n.)

2. Çokuluslu şirketlerin üst yönetiminde yer alan ve bir kartel olarak hareket eden totaliter güç odakları (y.h.n.)

3. Çiftliklerini bırakarak Massachusetts Lowell’daki imalathanelerde haftada altı gün ve günde oniki saatten fazla çalışmaya giden genç kadınlar için kullanılan tabirdir. (y.h.n.)

4. Amerikan Emek Federasyonu (AFL) A.B.D.’deki ilk sendika federasyonlarından biridir. 1886’da Samuel Gompers tarafından kurulmuştur. (y.h.n.)

5. Pastors for Peace (Barış Papazları), Interreligious Foundation for Community Organization (Dinlerarası Cemaat Örgütlenmesi Kurumu) içerisinde yer alan özel bir gruptur. 1988’de Latin Amerika ve Karayipler’e insani yardım ulaştırılmasına öncülük etmek üzere kurulmuştur. (y.h.n.)

6. A.B.D.-Küba ilişkilerinin normalleşmesi ve A.B.D.’nin Küba’ya ambargosunun sona ermesini hedefleyen Chicago merkezli bir birlik. (y.h.n.) 7. Devlet tarafından desteklenmekle birlikte özel sektör tarafından yönetilen kurumlar. (y.h.n.) ***

KAYNAK: http://www.bgst.org/keab/chomsky20060630.asp

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.