Muhsin Yazıcı

“Demokrasi ve Eğitim”- Noam Chomsky

“Demokrasi ve Eğitim”- Noam Chomsky

Demokrasi ve Eğitim*
Noam Chomsky
Laloya Üniversitesi Konuşması, Ekim 1994
Bana önerilen ve benim de konuşmayı memnuniyetle kabul ettiğim başlık “Demokrasi ve Eğitim”dir. Demokrasi ve eğitim ifadesi geçen yüzyılın seçkin düşünürlerinden birinin hayatı, eserleri ve düşüncelerini akla getiriyor hemen: Hayatının ve düşüncelerinin büyük bölümünü bu meseleler dizisine adamış olan John Dewey’i. Sanırım burada ona özel bir ilgim olduğunu itiraf etmem gerekiyor.

Çok çeşitli nedenlerden dolayı, onun düşüncelerinin çocukluk yıllarımdan beri –hatta burada değinmeyeceğim ama gerçekten var olan birçok nedenden dolayı, iki yaşımdan beri- benim üzerimde çok güçlü bir etkisi olmuştur.  

Dewey, hayatının büyük bölümünde, anaokulu eğitimindeki reformların sosyal değişim için başlı başına önemli bir araç olduğunu (ancak daha sonraları bu konuda daha şüpheci davranmıştır); bu reformların, daha adil ve özgür bir toplumun yolunu açabileceğini ve kendi tabiriyle “üretimin nihai amacının mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde ilişki kuran özgür insan üretmek” olduğunu düşünüyordu.

Dewey’in tüm eserlerini ve hayatını özetleyen bu basit düstur, modern toplumsal entelektüel hayatın önde gelen iki akımıyla derinden çatışmaktadır: (bu meseleler hakkında 1920’lerde ve 1930’larda yazdığı göz önüne alınırsa) onun zamanında gayet güçlü olan birinci akım, zamanın Doğu Avrupa’sındaki güdümlü ekonomiler[1], Lenin ve Troçki tarafından yaratılan ve ve Stalin tarafından daha da büyük bir zulüm haline getirilen sistemlerle ilişkilidir; diğeriyse, A.B.D. ve Batı dünyasının büyük bölümünde büyük özel sektör güçlerinin[2] etkin yönetimi altında inşa edilen devlet kapitalizmine dayalı endüstri toplumudur.

Aslında bu iki sistem, ideolojileri de dahil olmak üzere temel unsurları itibariyle benzeşmektedir.  Her ikisi de temel inancı itibariyle son derece otoriterdir ve bir tanesi halen daha bunu sürdürmektedir, her ikisi de diğer bir geleneğe, özgürlükçü sol geleneğe kesin ve şiddetli bir şekilde karşıdır.

Özgürlükçü sol geleneğin kökleri Aydınlanma değerlerine dayanır ve John Dewey türünden ilerlemeci liberalleri, Bertrand Russel gibi bağımsız sosyalistleri, (çoğu anti-Bolşevik olan) ana akım Marksist unsurları ve elbette çeşitli anarşist hareketlere mensup özgürlükçü sosyalistleri ve hiç şüphesiz işçi hareketinin ve diğer halk kesimlerinin büyük kısmını içeren bir harekettir (Benim görüşüme göre Dewey ve Russell yirminci yüzyılda Batı’nın en önde gelen iki düşünürüdür).

Dewey’in de içinde yer aldığı bu bağımsız solun, kökleri güçlü bir şekilde klasik liberalizme dayanmaktadır. Benim görüşüme göre, bağımsız sol tam da klasik liberalizmin içinden çıkmıştır.

Bugün A.B.D.’de muhafazakarlık olarak adlandırılan oldukça aşırı mutlakıyetçilik biçimi de dahil olmak üzere devlet kapitalizmini ya da devlet sosyalizmini savunan kurum ve düşüncelerin mutlakıyetçi fikir akımlarına kesinlikle karşıdır.  Bu aşırı mutlakıyetçilik biçimi için muhafazakârlık teriminin kullanılması herhalde Orwell’i çok güldürürdü ve (eğer hakikaten varsa) hakiki muhafazakârların mezarlarında ter dönmesine neden olurdu.

Bu resmin, en hafif tabirle alışılagelmiş bir resim olmadığının altını çizmeye gerek görmüyorum. Ancak en azından bir meziyeti olduğunu düşünüyorum: kesin doğruluk sağlama meziyeti. Bunun neden böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım.
Dewey’in ana temalarından birini ele alalım: üretimin nihai amacı mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde ilişki kuran özgür insanlar üretmektir.

Elbette bu tema, Dewey’in asli ilgi alanlarından biri olan eğitimi de içermektedir. Buradan Bertrand Russell’a dönecek olursak, eğitimin amacı “hâkimiyet kurmaktan başka şeylerin değeri hakkında bir fikir vermek, özgür bir toplumun irfan sahibi yurttaşlarını yetiştirmeye yardım etmek, yurttaşlığın özgürlük ve bireysel yaratıcılıkla birleştirilmesini teşvik etmektir; bu da bir çocuğa, tıpkı bir bahçıvanın genç bir ağaca baktığı gibi, yani içsel bir doğaya sahip olan ve uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim geliştirecek olan bir şeye bakar gibi bakmak gerektiği anlamına gelir.”

Aslına bakarsanız Dewey ve Russell, diğer birçok konuda gerçekten fikir ayrılığı içinde olmakla beraber, Russell’ın hümanistik kavrayış olarak adlandırdığı ve kökleri Aydınlanma’da bulunan bu yaklaşım konusunda fikir birliği içerisindedir: Bu yaklaşım, eğitimin boş bir kaba su doldurmak olarak değil, tam aksine, bir çiçeğin kendi bildiği yoldan büyümesine yardım etmek olarak görülmesi gerektiği (bir başka deyişle, normal yaratıcı biçimleri geliştirecek koşulları sağlama) fikridir. Onsekizinci yüzyılda ortaya çıkmış bir fikri yeniden hayata geçirmeye çalışmışlardır..

Dewey ve Russell, Aydınlanma ve klasik liberalizmin bu öncü fikirlerinin devrimci bir karaktere sahip olduğu anlayışını da paylaşıyorlardı ve eserlerini yazdıkları dönemde, yani bu yüzyılın ilk yarısında, bu fikirleri gayet haklı olarak savunuyorlardı. Hayata geçirilmeleri durumunda bu fikirler, asli değerleri birikim yapmak ve hakimiyet kurmak değil eşit koşullarda özgürce ilişki kurmak, paylaşmak ve işbirliği yapmak olan, demokratik bir şekilde oluşturulmuş ortak amaçlara erişmek için eşit koşullarda katkıda bulunan özgür insanlar üretebilirdi.

Adam Smith’in “insanlığın efendilerinin iğrenç düsturu” olarak adlandırdığı “her şey bizim, başkalarına hiç bir şey yok” düşüncesinden herkesin tiksinmesi gerekirdi. Bugünlerde bize takdir etmemizi ve geleneksel değerler olarak hürmet etmemizi öğrettikleri bu rehber ilkeler aralıksız bir saldırıyla yıpratılmaktadır ve geçen onyıllarda bu şiddetli saldırının öncülüğünü de muhafazakâr olarak adlandırılanlar yapmıştır.

Bir tarafta Aydınlanma’dan başlayıp Russell ve Dewey gibi yirminci yüzyılın önde gelen şahsiyetlerine uzanan hümanistik kavrayış durmaktadır. Diğer taraftaysa, günümüzün egemen doktrinleri, yani Adam Smith’in “iğrenç düstur” olarak lanetlediği ve bir yüzyıl öncesinin canlı ve hareketli işçi sınıfı basını tarafından da “çağımızın yeni zihniyeti: cebini doldur ve kendinden başka hiçbir şeyi umursama” (Smith’in değindiği iğrenç düstur) şeklinde nitelenerek lanetlenen doktrinler durmaktadır.

Bu niteleme 1850 ya da buna yakın tarihlerde A.B.D. işçi sınıfı basınından alınmıştır.  Bu iki tarafın değerleri arasındaki çatışmanın ne kadar keskin ve dramatik olduğunu görmek için zaman ayırmaya değer.


Sempati, mükemmel eşitlik amacına ulaşma ve temel bir insan hakkı olan yaratıcı çalışmaya vurgu yapan Adam Smith gibi kapitalizm-öncesi bir düşünürden başlayarak değerlerin evrimini takip etmek ve bugüne gelerek bunları günümüzün değerleriyle karşılaştırmak oldukça önemlidir.

Bugün çağın yeni zihniyeti yüceltilmekte ve bazen de hiç utanıp sıkılmadan Adam Smith’in de ismi bu işe karıştırılmaktadır. Örneğin, Nobel ödüllü ekonomist James Buchanan, “ideal durumda, herkes bir köleler dünyası üzerinde efendi olmanın peşinde koşar” diye yazmaktadır.  

Eğer hala anlayamadıysanız, bu sizin peşinden koştuğunuz şeydir –Adam Smith ise bunun kesinlikle patolojik olduğunu düşünmektedir. Adam Smith’in gerçek düşünceleri üzerine yazılmış bildiğim en iyi kitap (Adam Smith and his legacy for modern capitalism [1991]) burada Loyola’da profesör olan Patricia Werhane tarafından yazılmıştır. Bunlar Adam Smith’in gerçek görüşleridir.

Ama elbette en doğrusu orijinal eserleri okumaktır.

Çağın yeni zihniyetinin ve değerlerinin en açık şekilde ortaya konduğu örneklerden biri de, Doğu Avrupa halklarının kalkındırılması konusunda karşılaştığımız güçlüklere ilişkin olarak bugünlerde basında çıkan bir yorumdur. Bildiğiniz gibi, daha önce Latin Amerika’da, Filipinlerde ve daha birçok yerde vesayetimiz altında olanlara cömertçe sunduğumuz müşfik elimizi şimdilerde yeni ihtiyaç sahiplerine uzatıyoruz.

Ama elimizi uzatırken, bu işkence odalarıyla gayet uyumlu olan ve apaçık ortaya çıkan sonuçlara, kim olduğumuza ya da ne yaptığımıza dair hiçbir ders çıkarmamayı akıl almaz bir şekilde başarabiliyoruz. Biri çıkıp bunun nedenini sorabilir. Her halükarda, tıpkı geçmişte Haitilileri, Brezilyalıları, Guatemalalıları, Filipinlileri, Amerikan Yerlilerini, Afrikalı köleleri ve benzerlerini kurtardığımız gibi bugün de komünizmden kurtulmuş bu insanları kalkındırmaya gidiyoruz.

Bugünlerde New York Times, bu farklı problemleri konu alan ilginç bir makale dizisi yayınlamaktadır. Çağımızda hüküm süren değerlere dair önemli ipuçları veriyor. Örneğin Doğu Almanya üzerine Steven Kinzer’in yazdığı bir makale vardı. Doğu Almanya’daki komünist rejime karşı halk protestolarının liderlerinden biri olan bir rahipten alıntı yaparak başlıyordu.  

Rahip, topluma neler olduğuna ilişkin büyüyen endişelerini şöyle ifade ediyordu: (Dünyanın geri kalmış haklarına öğrettiğimiz çağın yeni zihniyeti konusunda tecrübe kazandıkça) “acımasız rekabet ve para hırsı toplum olma duygumuzu tahrip ediyor ve hemen herkes bir miktar korku, depresyon ya da kendini güvende hissetmeme duygusu yaşıyor.

Jane Perlez tarafından yazılmış olan bir sonraki makale, örnek bir yer ve gerçek bir başarı hikâyesi olarak gördüğümüz Polonya’yı ele alıyor. Başlığında “Kapitalist Yolun Hızlı ve Yavaş Şeritleri” ifadesi bulunuyor. Hikâyesinin özü, bazıları puanları toplarken bazılarının hala geride olduğudur.  Bir tane iyi öğrenci örneği bir de ağır öğrenen bir öğrenci örneği veriyor. İyi öğrenci “modern kapitalist Polonya’daki başarılı örneklerin en iyisi olan” küçük bir fabrikanın sahibidir. “Bu fabrika incelikli bir biçimde tasarlanmış gelinlikler üretmekte ve çoğunlukla da zengin Almanlara ve az sayıdaki süper zengin Polonyalılara satış yapmaktadır”.

Bu olay, geçen Temmuzda yayınlanan bir Dünya Bankası raporuna göre reformların başlamasından beri yoksulluğun iki kattan daha fazla arttığı ve gelirlerin yaklaşık olarak yüzde 30 azaldığı bir ülkede geçmektedir. Buna karşın, aç ve işsiz olan insanlar mağaz vitrinlerinde yer alan incelikle tasarlanmış gelinliklere bakabilecek ve çağın yeni zihniyetini takdir edeceklerdir. Böylece, Polonya, bizim başarılarımız için büyük bir başarı öyküsü olarak selamlanabilir.  

Bu iyi öğrenci “insanlara kendileri için savaşmaları gerektiğinin ve başkalarına güvenemeyeceklerinin öğretilmesi gerekmektedir” açıklamasında bulunuyor. Jane Perlez, “Ben bir madenciyim.

Kim benden daha iyi durumda ?” gibi sloganlarla hala beyni yıkanmakta olan insanlara Amerikan değerlerini aşılamaya çalıştığı bir eğitim kursunu tarif etmektedir. Bunu kafalarından atmaları gerekir. Birçok kişi onlardan daha iyi durumdadır, örneğin zengin Almanlar için gelinlik tasarlayanlar onlardan daha iyi durumdadır.

Amerikan değerlerinin başarı hikâyesi için seçilmiş olan tasvir budur. Bunun ardından başarısızlıklar, kapitalist yolda hala yavaş şeritte olanlar gelmektedir. Jane Perlez burada örnek olarak kırk yaşındaki bir kömür madeni işçisini veriyor: “ahşap kaplama oturma odasında oturup komünizm zamanındaki emeklerinin meyvelerini hayranlıkla seyrediyor: bir TV seti, rahat bir mobilya, yeni ve modern bir mutfak.

Ve şimdi neden evde, işsiz ve işsizlik sigortasına muhtaç halde oturduğunu düşünüyor.” Henüz çağın yeni zihniyetini (para kazan, kendinden başka hiçbirşeyi düşünme ve “Ben bir madenciyim. Kim benden daha iyi bir durumda?” diye düşünmemeyi) daha tam özümseyememiştir.  Makale dizisi böyle devam ediyor. Nelerin doğru kabul edildiğini görmek açısından önemli bir dizidir.

Doğu Avrupa’da olup bitenler, Üçüncü Dünya’daki bölgelerimizde uzun bir süredir neler olup bittiğini de özetlemektedir ve buralarda gerçekten neler olduğuysa çok daha uzun bir hikayedir. Aslında bizzat kendi tarihimizden ve bizden önce de İngiltere tarihinden aşina olduğumuz bir durumdur. Yakın zamanlarda, Yale Üniversitesinin önemli çalışma tarihçilerinden biri olan David Montgomery tarafından yazılan bir kitapta, yazar, modern Amerika’nın çalışan insanların protestoları üzerine kurulduğuna işaret etmektedir. Gayet de haklıdır.

Bu protestolar canlı ve açık sözlüydü, özellikle de işçi sınıfı ve halk basınında durum böyleydi. A.B.D.’de halk basını ondokuzuncu yüzyılın başlarında gelişmiş ve büyük özel sektör güçleri tarafından 1930’larda nihai olarak yok edilmişti. İngiltere’deki halk basını da otuz yıl sonra aynı akibete uğradı. Bu konudaki ilk önemli çalışma 1924’te Norman Ware tarafından yapıldı. Hala oldukça aydınlatıcı bir metin olarak nitelendirilebilir. Burada Chicago’da basılmıştı ve çok yakın zamanlarda yerel bir yayıncı olan Ivan Dee tarafından yeniden basıldı. Hakikaten okumaya değer bir eserdir. Toplumsal tarihte çok önemli bir yere sahip olan bir konuyu ortaya çıkaran bir çalışmadır.

Ware, büyük özel sektör güçleri tarafından savunulan değer sisteminin normal insani duyguları terketmeleri ve bunun yerine kendi tabirleriyle çağın yeni zihniyetini koymaları gerektiği öğretilen sıradan insanların kafasına nasıl sokulduğunu çoğunlukla emekçi basınına bakarak tarif etmektedir. Esas olarak ondokuzuncu yüzyıl ortası işçi sınıfı basını üzerinde çalışmıştır ve aklıma gelmişken, bu basın genellikle işçi sınıfından kadınlar tarafından işletilmekteydi.  

Burada incelenen temalar çok uzun bir süre boyunca sabit kalmıştır. “Yozlaşma” ve “bağımsızlık ve onur yitimi, özsaygı yitimi, işçinin kişilik olarak düşürülmesi, işçilerin ücretli köleliğe tabi kılınmasıyla birlikte kültürel düzeyinin ve kültürel hünerlerinin keskin bir şekilde düşmesi” olarak adlandırdıkları temalarla ilgilenmişlerdir.

Burada ücretli köleliğin, Amerikan İç Savaşı boyunca kökünden yok edilmeye çalışılan ve insanları taşınabilir mallar olarak gören menkul kölelikten farklı olmadığı düşünülmektedir.  Bugün yaşanan problemlerle çok yakından ilişkili ve çok önemli olan tema, bizim “yüksek kültür” olarak adlandırdığımız klasiklerin ve çağdaş edebiyatın, Lowell’ın fabrika kızları[3], zanaatkârlar ve diğer işçiler tarafından okunmasındaki keskin düşüştür. Zanaatkârlar, kendileri çalışırken onlara kitap okuyacak birilerini tutuyorlardı çünkü ilgiliydiler ve kütüphaneleri vardı. Ve tüm bunlar ellerinden gidecekti.

Emek basınından alıntılayacak olursak, söyledikleri şey şudur: “ürününüzü sattığınızda kişiliğinizi korursunuz. Ama emeğinizi sattığınızda özgür bir insan olma hakkınını bile kaybedersiniz ve para babası aristokrasinin devasa kurumlarının kulları haline gelirsiniz. Bu kurumlar köleleştirme ve baskı yapma haklarını sorgulayan herkesi yok etmekle tehdit etmektedir. İmalathanelerde çalışanlar imalathaneye sahip olmalı, mülkiyet sahibi despotlar tarafından yönetilen makineler statüsüne indirilmemelidir.

Mülkiyet sahibi despotlar, hak ve özgürlükleri, uygarlığı, sağlığı, ahlaki değerleri ve entelektüelliği yeni ticari feodalizm içerisinde bastırdıkça demokratik topraklarda monarşik ilkeleri güçlendirmektedir”. Eğer kafanız karıştıysa, bunlar Marksizm’den çok önce söylenmiştir. Amerikan işçileri, 1840’lardaki deneyimleri hakkında konuşmaktadır.
Emek basını aynı zamanda “satılmış papazlık” olarak adlandırdıkları şeyi de lanetlemektedir. Satılmış papazlık, medyaya, üniversitelere ve entelektüel sınıfa yani çağın yeni zihniyeti olan mutlak despotluğu meşrulaştırmaya çalışan, bunun iğrenç ve alçakça değerlerini aşılayan savunucularını ifade etmektedir.

Bir yüzyıl önce, ondokuzuncu yüzyılın sonunda, AFL’nin[4] ilk liderlerinden biri emek hareketinin misyonunu “pazarın günahlarını defetmek ve demokrasinin endüstri üzerinde emekçiler eliyle kontrol kurmasını sağlamak suretiyle demokrasiyi yaymak” şeklinde tarif ederken aslında standart görüşü dile getiriyordu.

Tüm bunlar, klasik liberalizmin kurucuları için tamamen anlaşılır şeylerdi. Örneğin John Stuart Mill’e ilham veren ve tıpkı çağdaşı Adam Smith gibi başka insanlarla ilişki içerisinde yaratıcı çalışmayı insan yaşamının esas değerlerinden biri olarak gören Wilhelm von Humboldt da bunlardan biriydi.

Eğer bir insan bir şeyi emir üzerine üretiyorsa, diye yazıyor Humboldt, yaptığı şeye gıpta etsek bile olduğu şeyden tiksiniriz, çünkü kendi itki ve arzularıyla davranan gerçek bir insan değildir. Satılmış papazlık, bu değerlerin altını oyma ve kendilerini emek pazarında satan insanlar arasında bu değerleri tahrip etme görevini üstlenmiştir. Benzer nedenlerden dolayı Adam Smith de, “bir insanın aptal ve cahil olabilmesi mümkün olduğu için” uygar bir toplumu yöneten her hükümete, işbölümünün insanları “aptal ve cahil yaratıklar” haline getirmesini önleyecek müdahalelerde bulunma uyarısını yapmaktadır.

Adam Smith, pazarın oldukça incelikli bu savunusununu, gerçekten özgür koşullar altında pazarın mükemmel eşitliğe yol açacağı tezine dayandırmaktadır. Bu tez, onların ahlaki meşrulaştırmasıydı. Tüm bunlar, oldukça farklı hikâyeler anlatan satılmış papazlık tarafından unutulmuştur.

Dewey ve Russell, kökleri Aydınlanmaya ve klasik liberalizme dayanan bu geleneğin yirminci yüzyıldaki önde gelen mirasçılarından ikisidir. Ancak, çalışan erkek ve kadınlar tarafından ondokuzuncu yüzyılın başından beri ortaya konan mücadele, örgütlenme ve protestoların ilham verici kayıtları çok daha ilginçtir.

Devlet destekli büyük özel sektör güçlerinin yeni despotizmi etki alanını genişletirken, onlar özgürlük ve adalet elde etmeye, daha önce sahip oldukları hakları korumaya çalışıyorlardı. Meselenin özü 1816’larda Thomas Jefferson tarafından gayet açık bir şekilde formüle edilmişti.  Bu, Sanayi Devriminin eski kolonilerde henüz gerçekten kökleşmemiş olduğu ama gelişmesini görmeye başlayabildiğiniz bir dönemdi.

Daha sonraki yıllarda, neler olup bittiğini gözlemleyen Jefferson’ın demokrasi deneyinin kaderi konusunda son derece ciddi kaygıları vardı. Jefferson, hiç kuşkusuz Amerikan Devriminin liderlerinden biriydi ve Amerikan Devriminde yıkılmış olan mutlakıyetçilikten çok daha beter olan yeni bir mutlakıyetçilik biçiminin yükselmesinden korkuyordu.  Daha sonraki yıllarda “aristokratlar” ve “demokratlar” olarak adlandırdığı kesimler arasına bir ayrım çizgisi koymuştu.

Aristokratlar, “halktan korkan, halka güvenmeyen ve halkta bulununan tüm güçleri alıp üst sınıflara vermeyi arzu edenlerdir.” Demokratlarsa, tam aksine “halkla özdeşleşen, halka güven duyan, kamusal çıkarların her zaman en bilge olmasa bile en dürüst ve en güvenilir emanetçisinin halk olduğunu düşünerek aziz tutanlardır.” Jefferson’un zamanındaki aristokratlar yükselen kapitalist devletin savunucularıydı.

Jefferson, kapitalizm daha doğrusu gerçekte varolduğu biçimiyle kapitalizm, yani İngiltere’de ve A.B.D.’deki ve aslında her yerdeki biçimiyle güçlü ve kalkındırma kabiliyeti olan devletler tarafından yönlendirilen ve sübvanse edilen kapitalizm ile demokrasi arasındaki oldukça aşikar çelişkiyi açıkça gördüğü için döneminin aristokratlarına hiç iyi gözle bakmıyordu. Yeni şirket yapılarına giderek artan güçler bahşedildikçe bu temel çelişki derinleşiyordu.  

Çünkü bunlar demokratik süreçlerle değil, Jefferson’un “bankacılık kurumları ve para babası şirketler” diye tabir ettiği ve özgürlüğü yok edeceğine inandığı kurumlara iman eden avukatlar ve mahkemeler tarafından gerçekleştiriliyordu. Jefferson kendi döneminde bunun ancak başlangıcına tanık olmuştu.

Bu yeni şirketler, Adam Smith ya da Thomas Jefferson gibi kapitalizm-öncesi düşünürlerin en karanlık kâbuslarının dahi ötesine geçen güçlere ve haklara sahip olan “ölümsüz kişiler” haline dönüştürülmüş ve bu da esas olarak mahkemeler ve avukatlar eliyle gerçekleşmişti.  Yarım yüzyıl önce Adam Smith de, sadece henüz başlangıcını gördüğü halde bu konuda uyarılarda bulunmuştu.

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.