Muhsin Yazıcı

Osmanlı Eğitim Sistemi Ve Değişim – 1

Osmanlı Eğitim Sistemindeki Değişim

  Prof.Dr. Mustafa Ergün

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Klasik Osmanlı eğitim sisteminin oluşumu Sıbyan Mektepleri

Osmanlıların ilköğretim seviyesindeki okullarına genel olarak “Sıbyan Mektebi” veya “mahalle mektebi” denilmektedir. Sıbyan okullarına “mekteb” veya “küttab”, yoksul çocuklar için açılanlara da “küttab-ı sebil” veya “mekteb-i sebil” de deniyordu. Küttab veya mekteb, “yazı öğretilen yer” anlamına gelir. İhtimal önceleri burada sadece yazı öğretiliyordu. Ancak sonra temel islâmî bilgiler de bu okullarda verilmeye başlanmıştır.


Önceleri bu öğretim için özel olarak yetiştirilmiş öğretmenler olmadığı gibi, “okul” denebilecek binalar da yoktu. İmâm Mâlik de, mescitleri kirletebilecekleri düşüncesi ile onlara mescitlerde yer vermeyince bu okullar özel evlerde, mescit ve cami kenarlarında vs. yer bulmuşlardır. Bu okulları vakıflar, zengin kişiler ve çoğu zaman da halk yaptırıyordu.
 
Küttab veya Mekteb öğretmenlerine “muallim” deniliyordu. Muallimler genellikle o mahalle veya camiin imamı da olurlar; imamların eşleri de kız öğrencilere öğretmenlik yapabilirdi. Muallimler genellikle fazla itibar görmezlerdi. Küttab öğretmenleri çeşitli zamanlarda ve Kur’ân’ın bitiminde, öğrencilerden ve ana babalarından hediyeler alırlardı.
 

Çocukların küttaba başlama yaşı, 7 civarında idi. Bitirme ise 13-15 yaşları arasında, buluğ çağında olurdu. Başlama, özellikle Osmanlılarda “amin alayı” denilen, çocukların ve öğretmenlerin katıldığı, ilahiler okuyarak o yerleşim yerinde yürüyüş yapılan bir törenle olurdu.

Okul genelde tek bir dershane şeklinde olur ve burada farklı seviye ve yaşlarda çocuklar bulunabilirdi. Dolayısıyla bu tür ortamlarda dayak olayları da fazlaca oluyordu. Öğretimin esası Kur’ân idi. Öğrenciden üç yılda Kur’ân’ın ezberlemesi istenirdi.

Ama bu, çoğu zaman ezber olmaz, Kur’ân’ın hatmi (baştan sona bir kez yüzünden okunması ve bazı sayfaların ezberlenmesi) olurdu. Programın içinde yazı da vardı. Yazı, şiir ve atasözleri üzerinde olurdu, Küttablarda, bu derslere ek olarak hikâyeler ve aritmetik de vardı. İbadet şekilleri de öğretiliyordu.

On yaşına kadar Kur’ân’ı hatmeden çocuk, daha sonra kelime bilgisi, hitabet, dilbilgisi, edebiyat, tarih gibi ek konular üzerinde üç yıl daha çalışabilirdi. Perşembe öğleden sonra ve Cuma günleri tatil idi. Bizans’da ve İslâm âleminde temel öğretim, genel şartlar ve prensipler bakımından birbirlerine çok yakındı.

Her iki taraf da, eğitilmiş iyi bir dindar kişi yetiştirmeyi amaç edinmişlerdir. Her iki taraf da, eğitimin ailede verilmesi taraftarıdır. Eğitim yaşı olarak 6 yaşın sonlarını alıyorlar. İslâm âleminde okullar camilerle ne kadar içli-dışlı ise, Bizanslılarda da manastırlarda, narthexlerde veya büyük kiliselerde idi.

Öğrencilerin oturdukları yerler de aynı idi: sıralar, toprak, koyun postları, probea, diphteria.. Öğrencilerin kullandıkları malzemeler de birbirine yakın: tabletler (pinakidion), taş tahta (abakion), yazı takımı (kalamarin), mürekkep şişesi (melanin), kamış kalemler (kalamon).. Her iki tarafta da cevizden ezilerek yapılan mürekkepler kullanılıyordu. İlkokul öğretmenleri, her iki tarafta da sefil ve müşkül bir halde idiler ve alay konusu oluyorlardı.

Öğrencilerin çeşitli zamanlarda ve çeşitli vesilelerle getirdikleri hediyeler ile yaşıyorlardı. İslâmiyet’te Kur’ân’ı bitirttirince hocaya verilen “hitma” Bizans’ta “nomisms” adını alıyordu. Müfredat programları da mukayese edilebilir şekilde: Okuma-yazma, Gramer, Hesap… İki tarafta da atasözleri ve vecizeleri, öğretim malzemesi olarak kullanıyorlardı.

Öğretim metotları da aynı idi. Ezber (psalmodient, telkîn) öğretime hakim idi. Derslere “besmele” ve “hamdallah” ile başlanıyor, her hafta sonunda kontrol ediliyordu. Hafta sonu tatilleri, ikisinde de vardı. Her iki tarafta da sınıf disiplin ve düzeni, yaşlı öğrenciler (‘arif, protoskkolos) tarafından korunmaya çalışılıyordu.

Öğretimdeki ceza metotları da aynı idi. Arapların Falakası, Bizanslılarda “phallagas” şeklinde vardı. Falaka, çok eskiden beri, doğuda da batıda da kullanılan bir aletti. Cezalandırmadan başka amaçlar için de kullanılıyordu.

Arapça yazmak, çatlatmak fiilinden mi geldiği,yoksa Yunanca “jalaggaz“ şeklinden mi geldiği şüpheli, ama birinci ihtimal daha kuvvetli. Buradan çıkaracağımız sonuç, Anadolu ve Doğu Akdeniz çevresinde ilköğretim alanında ayrı dinlerin, kültürlerin ve ulusların birbirine oldukça yakın, birbirinden etkilenmiş bir ilköğretim sistemleri vardı. Osmanlılar da uzun yüzyıllar boyunca bu sistemi yaygın olarak kullanmışlar idi.  

Medreseler

İslam dünyasının karakteristik eğitim kurumu medreselerdir. Bu başlangıçta genelde Türk-İslam kültür çevrelerinde ortaya çıkıp gelişmesine karşın, zaman içinde her tarafa yayılmış ve ilköğretim üstündeki değişik eğitim kademelerini temsil etmiştir.  

Medreselerin doğuşu

Medreselerin ne zaman, nerede ve hangi etmenlerle ortaya çıkığı meselesi, henüz itiraz kabul etmez bir şekilde ortaya konulmuş değildir. Bu hususta araştırma yapanların görüşleri kısaca şu şekilde gururlandırılabilir: Medrese sistemi, çok eski zamanlardan beri var olan cami okullarının bir devamıdır. Bir camide belli bir hücre derslere ayrılınca veya bir sütun dibinde öğretim halkası oluşturunca, buraya “medrese” denirdi. Daha sonra medrese ve cami binaları da birbirinin fonksiyonlarını görmeye başlamıştır. Bazı binalar her iki isimle de anılıyordu.

Camideki öğretim yeri ile medreselerdeki öğretim arasında önemli farklar vardır. Camilerdeki ayrı ayrı halkalar, medreselerde ahenkli bir çalışma şekli haline dönüşüyordu. Mimarlık açısından da camiler medreselere değil, medreseler camilere yeni şekiller vermişlerdi.

Cami ve medrese arasındaki kavram kargaşası, herhalde “medrese” kelimesinin, normal okul anlamında kullanılmasından doğmuştur. Elbette, medreselerden önce cami okulları vardı. Ama bunlar medreseye kaynaklık etmemiş, belki de medreselerin Suriye’ye yayılmaları sırasında, bu iki öğretim kurumu arasında bir birleşme ve karışma olmuştur.

Cami ile medrese arasındaki bu içli-dışlı arkadaşlık, çok yerde yakın zamana kadar devam etmiş, bazı yerlerde hâlâ da devam etmektedir. Bu iki kuruluş, aynı fonksiyonları görmüşler, iç-içe olmuşlar, aynı idare tarafından yöneltilmişlerdir. Birbirlerinin eksiklerini tamamlamışlardır.

Buna dayanarak Pederson, medreselerin, camilerden tamamen ayrılmadan ortaya çıktığını söylemiştir. Şu veya bu sebeple camiye terk eden müderrislerin, seçtikleri öğrenciler için kendi evlerinde kurdukları dershaneler, “medrese”nin kaynağı olarak gösterilmiştir. Bu, İranlılara has özel medreseler; Irak, Suriye ve Mısır medreselerinin kurucuları tarafından kopya edilebilecek birer model olabilir mi?

Başka bir deyişle, özel ve küçültülmüş bir dershanenin, bir devlet kuruluşu haline çevrilmesi onun, gelecek günlerde oynayacağı rolün bilincini ve önemini yerine getirebilir mi? Diğer taraftan da medrese ile Dârü’l-ilim arasında, birinin diğeri üzerinde etkisini akla getirebilecek olumlu bir paralellik var. Bizim gördüğümüz Dârü’l-ilimin gelişmiş şekli, şi’î İsmâ`ili propagandasının bir âleti idi. Şi`i idareciler tarafından, Sünni halka inançlarını dayatmak için açılıyorlardı.

Medrese de, bütün yasak inanç şekillerine ve bilhassa şi’iliğe karşı bir tepki olarak ortaya çıktığına göre, Dârü’l-ilimlerin halefi olmuşlardır. Dârü’l-ilimler ile medreseler, yaptıkları mücadele yanı sıra, vakıf şartları bakımından da birbirlerine benzerler. Öğrencilere ve müderrislere sunulan misafirperverlik; her iki kuruluşta da vardır. Program bakımından da Dârü’l-ilimler ile medreseler arasında bir yakınlık var.

Pek çok kişiler, camilerde adab dersi olmadığı için, oradan ayrılmış, Dârü’l-ilimlere girmişlerdir. Adab dersi, medreselerde de vardı. Bu bakımdan çok sayıda âlimler, camilerden ayrılarak medreselere yerleşiyorlardı. Kütüphane de, Dârü’l-ilm ile medrese arasındaki başka bir kuvvetli bağdır. Kütüphaneler, doğrudan doğruya Dârü’l-ilimlerden medreselere geçmişlerdir.

Öğrenciler de iki kuruluş arasındaki diğer bir kuvvetli bağdır. Müderris ve öğrenci sınıfları, Dârü’l-ilimler içinde teşekkül etmişti. Dârü’l-ilimler yapılıncaya kadar, cami ve saraylarda yerleşen öğretmen ve öğrenciler, sonra bu kuruluşlarda toplanarak ders yapmışlardır. Medreselere bu da tesir etmiş olabilir.

Devlet memurları yetiştirme fonksiyonu da, iki kuruluş arasındaki bir başka ortak taraf idi. Horasan ve Maveraünnehir yöresindeki “medrese” adlı okulların devamı ve gelişimidir. Medreselerin asıl memleketi, Horasan ve Maveraünnehir bölgesidir. Nizâmülmülk’ten önce o yöredeki okullar; Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular tarafından destekleniyorlardı. Bu hanedanlar tarafından desteklenen medreseler, Nizamiye Medreselerinin esas kökeni olmuş olabilirler.

Horasanın özel veya camilere bağlı ilkel medreseleri. Karmatî manastırlarına bağlı okulların nüfuzlarını azaltmak, hiç olmazsa hafifletmek için açılmışlardır. Bu şekilde, zaviye okullarının, medrese sisteminin gelişiminde rol oynadığı söylenebilir. Julian Ribera, medrese sisteminin gelişimini biraz daha geriye götüren araştırma sonucunda, Sünnî medreselerinin, Horasan’daki Karmatî propagandasını önlemek için ortaya çıktıklarını iddia ediyor.

Ona göre Sünni medreseleri, Karmatî manastır okullarını kopya etmek suretiyle ortaya çıkmış olabilirler. J.Ribera, yakın doğudaki Hıristiyan okullarının, medreseler için bir model olabilecekleri ihtimalini ileri sürüyor.

Gerçekte Bizans’da Üniversiteler vardı. Yalnız Bizans eğitimi; medreselerin temeline, sistemine etki edebilecek durumda değildi. Üstelik medresenin ortaya çıkmaya başladığı devirde, Bizans üniversitelerinde bir ortadan kaybolma var. Yâni başkalarına tesir edecek bir kuvveti yok. Üstelik medreselerin doğuş yeri Suriye ve Filistin değil, Horasan yöresidir. Bu bakımdan Ribera’nın bu iddiası, öbür etmenlerin yanında daha zayıf kalıyor. Horasan yöresindeki basit medreselerin doğuşunda, Budist manastırlarının da tesiri olmuştur.

Türk medrese-mescit sisteminin doğuşunda, “Buyan” veya “Vihar” adlı külliye sisteminin önemli bir payı olsa gerek. Külliyelerin amacı, önce “toyın” (Budist rahip)lara yerleşim ve yolculara barınak yeri olmaktı. Daha sonraki görevi ise, öğrencileri eğitmek idi. Bu külliyelerdeki öğretim, 10 yıl kadar sürerdi. Türkler, IV. yüzyıldan itibaren, Budist Külliyeleri yaptırmaya başlamışlardır. Göktürkler de VI. yüzyıldan itibaren Burkan (Budist) dinine girmeye başlamış ve Budist Külliyeleri yaptırıyorlardı. Türkler, külliye kavramını Budizm’den islâmiyete geçirmişlerdir. Orta-Asya’da İslâmiyet, yabancı dinlere (Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık) karşı mücadele etmek için medreseleri kurarken, Budist viharalarını taklit ediyordu.

Selçuklu medrese sistemi

Türkler Ortadoğu’ya iyice girmek istediklerinde, bu kez karşılarına Araplar değil şii İranlılar çıktı. Biraz da bu nedenden, yeni kurulan Türk devletleri Sünniliğin savunucusu durumuna geçtiler. Karahanlılar, Gazneliler, Eylekoğulları, Ahşidoğulları ve Selçuklular böyle bir dinî ve siyasî ortamda ortaya çıktılar.

Batıdan Fatımiler ve doğudan Büveyhî şii devletlerinin baskısıyla yıkılmak üzere olan Abbasi Devleti’nin yardımına çağrıldılar. Gerek İran’da gerekse Suriye’de İran kökenli bu devletleri uzun mücadelelerden sonra ortadan kaldırdılar. Bu arada iktidarlarını sağlamlaştırmak, halkı da kendi yanlarına çekmek için Orta Asya’da geliştirdikleri medreseleri de getirip etkin olarak kullanmaya başladılar.

Nizamü’l-Mülk, Selçukluların İranlı bir Sünni vezirleri idi. Sultan Alpaslan’ın veziri olarak ilk önce İmam Cuveynî için Nişapur Nizamiyesini, 1067 yılında Ebu İshak Şirazî için Bağdad Nizamiyesini, daha sonra Belh, Herat, İsfahan, Basra, Merv, Musul, Amul, Harcird, Rey, Buçenc Nizamiyelerini yaptırmıştır.

Bu medreselerin hemen hepsi o zamanın meşhur âlimleri için yapılmıştır. Ayrıca hemen her medreseye zengin vakıflar bağlanmış, müderrislerin ve özellikle öğrencilerin devlete ve sünnî görüşlere iyice bağlanması için para, yiyecek ve giyecek yardımı sağlanmıştır.

Nizamü’l-mülk’ün yaptırdığı medreselerin sayısının daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Nizâmülmülk bu medreseleri birinci planda devletin Sünnî olmayan görüşlere karşı savunulması ve menfaatlerinin gözetilmesi amacıyla kuruyordu.

Selçuklu Devleti’nin Şiilere kargı savaşında ve bu savaşın kazanılmasında medreselerin rolü inkâr edilemez. Aynı zamanda bu medreselerde ders veren müderrisler, bu medresenin çeşitli imkânlarından yararlanarak bir meslek sahibi olan yoksul öğrenciler çeşitli görevler için dağıldıkları çeşitli yerlerde Selçuklu Devletine bağlılığı propaganda etmişlerdir. Nişapur medresesi kurulurken Sultanın izni alınmış ve bu izinle ülkenin her tarafına medreseler kurulmuştur.

Medreseler devlet girişimi ve devlet parası ile yaptırılmıştır. Bu durum Nizamü’l-mülk’ün hem bir başbakan hem de Eğitim Bakanı gibi çalıştığını gösteriyor.

Nizamiye medreseleri, tarihte “eğitimde şans ve fırsat eşitliği” sağlamanın mükemmel örneklerinden biridir. O zamanlar yükseköğretim maddî problemi olmayan, kolayca kitap satın alabilen ve çeşitli yerlerde araştırma yapabilenlerin hakkı idi. Devlet, medreseleri “yatılı ve burslu” bir eğitim kuruluşu haline getirmekle öğretimde imkân ve fırsat eşitliğini sağlama çalışmalarına girişmiş oluyordu.

Bu medreselere bağlanan zengin vakıflar, onların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak sürekli bir gelir kaynağı oluyordu. Müderris ve öğrencilerin bütün ihtiyaçları karşılanınca, onlar da kendilerini kayıtsızca bilime ve öğrenmeye verebiliyorlardı.

Nizamü’l-mülk’ün inancına göre, eski sultanlar âlimlere ve öğrencilere maaş vermedikleri için, onlar da sultanlara karşı ve hattâ onların devletlerine karşı propaganda yapıyorlardı. Bu denli yaygın Nizamiye medreseleri kurmanın bir başka amacı, Büveyhoğullarının yıkılmaları üzerine onların topraklarında kurulan yeni devletin idarî kadrolarında ihtiyaç duyulan devlet memurlarını yetiştirmek olmalıdır.

Bir de Nizamiye medreseleri artık ordulardan ve elçilerden oluşan eski devlet sisteminin değiştiğinin, bunun yerine egemen olduğu bütün topraklarda çeşitli işleri devletin yönetim felsefesi içinde yapacak kadrolara ihtiyaç duyulduğunun ve bunları yetiştirmenin de devletin esas görevlerinden biri olduğunun göstergesi gibi gelmektedir. Selçuklu medreseleri müderris-öğrenci ilişkilerinde bir yenilik getirmemişti ama öğrenci statüsünde bazı yenilikler getirmişti: Bu, medrese öğrencilerinin büyük bir kısmının yatılı olması ve bu arada medrese vakfından burs alabilmeleridir.

Nizâmülmülk sağlam esaslar üzerinde bir “Nizamiye geleneği” başlattıktan ve bunun başarısını gösterdikten sonra, Selçuklu ülkesinin çeşitli şehirlerinde yaygın bir medrese kurma faaliyeti başladı. Gerek Selçuklular, gerekse bunun arkasından gelen Beylikler ve İlhanlılar zamanında Anadolu’da Selçuklu geleneğinde bir çok medreseler kuruldu. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları ve Beylikler döneminde Anadolu’nun birçok yerleşim yerine camilerle beraber medreseler de kurulmuştur.

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.