Muhsin Yazıcı

Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bir Bakış -3

Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bir Bakış -3

Demokratik Eğitim

Tek Parti yönetiminin tüm devlet kuruluşlarına hakim olduğu bir dönemde demokratik eğitim olabilir mi? Olabilmiştir. Eğitim ilkelerinin ustaca düzenlendiği, buna göre uygulamanın yapıldığı bir yerde demokratik eğitim özlemi yaratılabilir. Yeter ki eğiticiler demokrasi kavramını sindirebilmiş olsunlar. Demokrasi özlemi Köy Enstitülerinde önce eşitlik ilkesiyle ortaya konulmuştur. Öğrenciler yapı işlerinde, tarlada çalışırken Enstitü yöneticileri sırtüstü yatamazlar. Öğretmenlerle öğrenciler aynı karavanadan, aynı yemekleri yerler. Büyükler küçükleri ezemezler. Herkesin gücüne göre iş yaptırılır. Enstitü sıkı bir örgütlülük içindedir. Ast-üst ilişkisinden çok, işlevsel bir örgütlenme sağlanmıştır. Bilene saygı gösterilir; çeşitli yönetsel görevlere getirilecek öğrenciler yeteneklerine göre seçilerek getirilirler. Herkes birbirine açık seçik hesap vereceğini bilir. Küme çalışmaları, birlikte iş başarma anlayışı yerleşmiştir. Öğrenci öneride bulunabilir, eleştirebilir. Kısaca, Köy Enstitülerinde yönetenle yönetilen aynıdır.

Üretime Katılma

Köy Enstitüsü sisteminin en çok sözü edilen ve sloganlaşmış bir ilkesinin “iş ilkesi” olduğu söylenir. Ancak, bu kavramın tam olarak açıklık kazandığı söylenemez. Tonguç’un “iş okulu” anlayışı ile öteki eğitimcilerinki farklıdır, “iş okulu” ya da “üretici okul” kavramı, sanayi devrimi ile ortaya çıkan bir kavramdır. Ortaya çıkışının, birbiriyle ilişkili iki önemli nedeni vardır. Birincisi sanayi devriminin gerektirdiği üretici ve becerikli işgücü eğitimidir. Teknolojideki patlama, yeni vasıfta işgücü istemiştir. İkinci etken, sanayi devrimi sonucu hızla değişen toplumsal hayata uyum sağlayacak, onun ürünlerini kullanabilecek, onun ürettiği değer yargılarını benimsemiş yurttaşlar yetiştirme gerekliliğidir. Bu okulun Almanya’daki en ünlü temsilcisi G. Kershesteiner, Amerika’daki temsilcisi ise John Dewey’dir. Dewey’in üretken, uyumlu bireyler, Kershesteiner’in de üretken, ulusal benliği gelişmiş Alman yurttaşları yetiştirmeyi amaçladığı açıktır. Tonguç’un eğitim anlayışı, bilimsel bilgi ve tavır kazanmış, siyasal bilinci olan, üretken, ürettiğinin hesabını sorabilen yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlar. Tonguç Okulu, hayatın içinde; hareketli, canlı, iyimser insanlar yetiştiren bir okuldur. Şovenizme ve bireyciliğe karşıdır. Eşitlik kavramı ile güç ve yetenek kavramını birlikte düşünmektedir. Aslında yanlış olarak ortaya atılan “iş eğitimi” kavramı, Tonguç’un dünya görüşüne uygun değildir. Tonguç için ayrı bir “iş eğitimi ” yoktur. O, “iş eğitimi” kavramını, medrese kalıntısı ezberci, içe kapalı, hareketsiz İmparatorluk okuluna karşı bir slogan gibi kullanmıştır. Birçok kişi Tonguç’un, üreticiliği öne aldığını sanır. Bunun için de, yokluk yıllarının hummalı çalışmalarını, ya da onun eğitim anlayışını kavramamış bazı yönetici ve öğretmenlerin uygulamalarını örnek gösterirler. Hatta Kemal Tahir gibi Tonguç’u “köy insanına acımasızlık şampiyonu” gösterenler de vardır. Başta da belirttiğimiz gibi, Tonguç’un eğitim anlayışının temelinde ”insan en yüce değerdir” ilkesi yatar. Buna ters düşen hiçbir düşünce ve etkinliğin yeri yoktur. Tonguç okulunda kitap, “iş”ten önce gelir. Onun tüm yazıları birlikte değerlendirilmedikçe, sadece uygulamalara ve tekil örneklere bakılarak yapılan değerlendirmeler yanılgıya mahkumdur. Tonguç daha 1927 yılında yazdığı El İşleri Rehberi adlı ilk kitabında, iş okulunda kitabın önemine değinmiş, ezberciliğe, taklitçiliğe ve durağanlığa karşı olduğunu belirtmiştir:

Yeni usul öğretimin mühim vasfı, dersi işle öğretmektir. Öğretmenin görevi, öğrencide bizzat bir şey icad etme merakını uyandırmak, bu gayeye hizmet eden yaratıcı araçların kullanılmasını doğru olarak çocuğa öğretmektir. Yaratıcı araçlara kuşkusuz kitaplar da dahildir, fakat ezberletilmemek şartıyla! Bizim düşündüğümüz öğretim usulüne göre, iş aracılığı ile bütün ders konularının öğretilmesi mümkündür. Şu noktanın da açıklıkla anlaşılması gerekir: İş okulunun temeli kabul edilen eğitsel iş ne demektir? İradeyi eğiten, çocuğun değişik organlarını ve yetilerini geliştirerek güç oluşturan, onu bizzat faaliyete sevk eden uğraşlardır. İş aracılığı ile verilen bir dersin sonucunda mutlaka işimize yarayacak bir eserin ortaya çıkması şart değildir. İş kavramından anlaşılması gereken, zihinsel ve bedensel çaba harcayarak bir sonuç elde etmektir. Sonucun madde olarak somutlaştırılmış olması gerekmez. Amaçsız faaliyet göstermek de iş yapmak değildir. (El İşleri Rehberi, 1927, s. 16-17, eski harflerle)

Böylece, otuz yaşındaki Tonguç, eğitim anlayışını, daha sonra ülkemizde uygulanan Sanat Enstitüleri iş eğitimi anlayışından kesinlikle ayırmış oluyor. Tonguç okulunun ders araçlarının başında kitap gelmektedir. Köy Enstitülerinin amacı da, öğrencileri bir üretim aracı durumuna getirmek değildi. Evrimini tamamlayıp, normal çalışma düzenine girebilseydi, kuşkusuz eğitsel sınırları aşan iş etkinliklerine yer verilmeyecekti. Ancak Enstitü öğrencileri ve Tonguç’un okulları sadece tüketen, tükettiğinin hesabını bilmeyen okullar da olmayacaktı.

İleri Teknoloji Kullanımı

Köy Enstitüsü sistemi, hem üretimde hem eğitimde ileri teknolojinin kullanımına büyük önem vermiştir. Kuşkusuz bu eldeki olanaklara bağlı kalacaktı. Ancak, bu olanağı yaratmak için her türlü çaba gösterilmiştir. Çok kısa zamanda bozkırda elektrik ışığı parlamış, iletişim araçları sağlanmış, motorize güçten yararlanılmıştır. Yine bir kısım eleştiriciler Enstitülerde geri teknoloji ile yetinilmek istenildiği gibi bir yanılgıya düşmüşlerdir. Bunun aksini resmi belgeler bile açıkça göstermektedir. Köy Enstitüleri Kanunu’nu çıktığı 1940 yılı başlarında Enstitü Müdürlüklerine gönderilen bir genelgede “bisiklet, motosiklet, otomobil kullanma ve su motörleri gibi motörleri kullanma ve işletme öğretilecektir” deniliyor. (Tebliğler Dergisi, s. 11). Yine 1943 tarihli resmi bir metinde şöyle deniliyor:

Köy halkının sosyal hayat bakımından, asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirilmesi deyince makine ve motör devrinde olduğumuzu, ancak bu devrin insanı olduğumuz takdirde yaşayabileceğimizi hiç hatırdan çıkarmamak lazımdır. Köy okullarında ve Enstitülerinde basit telefon ve elektrik cihazlarından başlanarak talebeye radyo, bisiklet veya motosiklet kullanmayı öğretmemiz lazımdır. Pahalı ve yalnız derste kullanılacak tesislerin kullanılmasını beklemeyip, köyce kullanılacak su ve değirmen motörlerinde çalışmak gibi ameli istifade yollarını aramalıyız. Motor ve makineyi köy okulunun ilk oyuncağı yapmaktan başlayarak, Köy Enstitülerinde teknik terbiyenin esaslarını kökleştirmek gerekir. Sanayinin yalnız harbe değil, tarla ve ev hizmetlerinin her köşesine hakim olduğu bir devirde, elektrik ve motöre ait ilk bilgileri ve ameli terbiyeyi Köy Enstitülerinde temelleştireceğiz. Hiçbir Köy Enstitüsü talebesinin, müessesedeki elektrik tesisatına, kullandığı radyo alıcısına veya konuştuğu telefona esrar olarak bakmaması lazımdır. Hayat terbiyesi için her ferdin muayyen bir teknik terbiye çerçevesinden geçmesi gerekir. Böyle bir terbiyeden geçtikten sonra köylerin su derdine çare bulunması, ışığa kavuşturulması toprağın ileri teknikle işlenmesi, davalarını halletmek imkanları kendiliğinden husule gelir. Teknik terbiye esasları ve tatbikatı Köy Enstitüleri faaliyetinin belkemiğini teşkil eder. (İzahname, 1943, s. 97-98).

Ulusal Kültürden Evrensel Kültüre

Köy Enstitülerinde eğitime, öğrencilerin bulundukları düzeyden başlamak başlıbaşına bir ilke sayılabilir. Onların ilk günlerde getirdikleri bilgi birikimi ürkütücüdür. Enstitü Müdürlerinden İ. Sefa Güner, o ölmez anılarında köy çocuklarını betimlerken, “çok az kelime bilirler. Sorulara ’hı’ ya da ‘cık’ diye cevap verirler. Onları yeni tanıyanlar umutsuzluğa düşerler” diyor. (İ. S. Güner, Köy Enstitüsü Hatıraları, 1963, s. 34).

Yine söz konusu İzahname’de ise şu direktifler veriliyor:

Köy Enstitüsüne alınan talebenin konuştukları dille, yazı dilimiz arasında büyük ayrılık göze çarpmaktadır. Çocukların köy aleminden öğrenerek getirdikleri dilin malzemesi arasında mevcut birçok kelimeler, tabirler, darbı meseller, teşbihler onların içinde doğup büyüdükleri alemi hakiki renkleri ve tam manasıyla anlatma bakımından çok kıymetlidirler. Bu itibarla talebeye öğretilen yazı dilimizi bu kıymetlerle hem zenginleştirmemiz hem de süslememiz lazımdır. Osmanlıcanın uydurma, çirkin, realiteye uymayan, mariz (hastalıklı) tabirleri ve kelimeleri yerine köy kaynağından fışkıran canlı, güzel ve kuvvetli kelimeleri koymayı milli davalarımızdan biri addetmeliyiz. Talebenin bu karakterdeki yazılarıyla, Enstitüdeki yaşayışlarından başlayarak, temasa geldikleri türlü konuları manzum veya mensur parçalar halinde yazmalarına önem verilmelidir. Böylece onları düşündüğünü, duyduğunu, güzel, açık, doğru bir şekilde yazabilen insanlar haline getirmelidir.

Enstitü talebesi, tıpkı güzel yazılarda olduğu gibi düşündüğünü, duyduğunu, gördüğünü ve tasarladığını resimle ifade edecek şekilde de yetiştirilmelidir. Enstitüdeki müzik çalışmalarıyla, milli oyunları talebeye öğretmekte güdülen maksat da onları, iç alemlerini bu vasıtalarla ifade etmeye alıştırmaktır. Yukardan beri anlatılan bu faaliyetlerin hepsine öğretmenlerin de katılmaları şarttır. Ancak bu yolla köy Enstitülerini daima insan enerjisi fışkıran, hamle halinde bulunan, orijinal iş metotları bulan ve eser yaratan bir kurum halinde bulundurabiliriz. (s 112).

Kuşkusuz, köy kaynaklı bilgi ve zevk birikimi yeterli olmayacaktı. Oradan getirilen malzemenin, çağdaş ölçülere göre değerlendirilmesi, işlenmesi ve karşılaştırılması gerekecektir. Bunun için de “Köy Enstitüsü öğretmenlerinin, usta öğreticilerinin, kendi meslek ve işleriyle ilgili kaynaklarla birlikte senede en az, memleket ve dünya muharrirlerinden 24 eser okumuş olmaları ve aynı okuma zevk ve itiyadını talebelerine de sindirmeleri en başta gelen vazife şartlarından biridir.” (İzahname, s. 98). Bunun aksadığını hisseden Tonguç, yukarıda anılan 4 Aralık 1944 tarihli mektubunda, “Şartlar ne olursa olsun, hangi mevsimde olunursa olunsun, her gün öğrencilere serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırılacaktır” diyor. (Mektuplarla, s. 90-91). MEB tarafından çevirileri yaptırılan beş yüzü aşkın klasiklerin en çok okunduğu yerler Köy Enstitüleri olmuştur. Bu etkileşim sayesindedir ki, Köy Enstitüleri, hem kurumsal olarak hem de yetiştirdiği aydınlar yoluyla ülke ve dünya kültürüne katkıda bulunmuştur. Mezunlar, gittikleri yerlerde okuma, araştırma, güzel sanatlarla ilgilenme duyarlılığı göstermişlerdir. Özellikle, Hasanoğlan’da açılan “Yüksek Köy Enstitüsü”, bir yandan kuramsal çalışmalara, öte yandan da derleme, inceleme ve araştırmalara ortam hazırlamıştır. Burada çıkarılan Köy Enstitüleri Dergisi ve çeşitli Enstitülerin çıkardığı dergi ve gazeteler, gençlerin, ulusal ve yerel kültürden evrensel kültüre doğru etkilendiklerini göstermiştir. Köy Enstitüsü eğitimin, kuram-uygulama ilişkisi sayesinde farklı bir nesil ortaya koymuştur. “Enstitülerde bilgi ve kültür ek-sikliği” eleştirisi haksızdır. Aynı dönemlerde iş şartları kötü gitmeyen, velilerinin durumu iyi olan çocukların gittikleri okullarda, okuma ve yazma etkinliklerinin daha çok olduğunu söylemek güçtür. Enstitülüler “Köy Enstitülü Yazarlar Kuşağı” diye, yazın tarihine geçecek bir kesimi oluşturdular. Güzel sanatların her alanında Köy Enstitülerinin önüne geçmiş genel eğitim kurumu yoktur. Halkın kültür malzemesini günyüzüne çıkaran da büyük ölçüde Enstitüler oldu. Yüksek Köy Enstitüsü’nün Güzel Sanatlar Kolu yaşayabilseydi, çağdaş müzik, resim, heykel, tiyatro alanlarına daha büyük katkılar sağlanmış olacaktı.

http://www.serenti.org/koy-enstitusu-sistemine-toplu-bir-bakis/

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.