Muhsin Yazıcı

Otur çocuğum,

Otur çocuğum,

Otur çocuğum, çabuk yerine geç, ayakta dikilme; bunlar sağlıksız toplumun hastalıklı emirleridir

Gülümser Heper yazdı…

“Otur çocuğum”, “çabuk yerine geç”, “ayakta dikilme”, “buyurun oturun”, “ayakta kalmayın”!

Tüm bu ifadeler bizlere ne kadar tanıdık değil mi?

Sağlıksız toplumumuzun hastalıklı emirleridir bunlar…

Sınıfta ayağa kalktığı için öğretmeninden sopa yemeyenimiz yok gibidir. Ya da koşarken yakalanıp kulağı çekilmeyenimiz. Bizim kuşağın çocukluğu “sus ve otur” talimatlarıyla geçtiğine tanığım. Anılarımızı paylaştığımız bir eğitmen arkadaşım şöyle dedi: “Biz yine iyiydik, eve dönünce koşup oynuyorduk, şimdiki çocukların hiç şansı yok. Sabah altıda okula uyuyarak giden çocuklar, günlerini oturdukları yerde gerçek olmayan bir hayatta tamamlıyorlar. Yiyerek, içerek, oturarak ve susarak yaşıyorlar.”

Çocukluktan hatırlarsınız. Bir tavşan gibi zıpladığımız, bir tazı gibi kaçtığımız anlar kendimizi en özgür hissettiğimiz anlardı. Zıplamak doğal bir eylemdi ve çocuk dediğiniz zıplardı. Yeni tarz yaşayan ve eğitim gören çocuklarımız bu doğal yeteneklerini kaybetmeye başladılar. Nasıl mı? Geriye evrimleşerek!

Bilirsiniz insan evrimleşmesinde en önemli aşama el ve ayağının üzerinden iki ayağının üzerine doğrulmasıdır. Gerekçesi doğanın içerisinde daha hızlı hareket edebilmektir. Ancak şimdiki çocukların doğanın içerisinde yaşamak için koşmak ve zıplama ihtiyacı kalmadı. O nedenle evrimleşme çocuklarda başladı. Çocuklarımızın çoğunluğu artık zıplayamıyor! Zıplayamıyor çünkü çocuklarımızın omurgası ve ayak yapısı değişiyor; ayakta dururken aldıkları postür (duruş) zıplama özelliğini kaybediyor.

Basitçe anlatayım. Çocuklarımız okulda ortalama beş saat, okul çıkışı dershanelerde ortalama iki saat ve evde de ortalama ders yapmak, tv izlemek, yemek için ortalama dört beş saat zaman geçirirken sürekli doksan derece açıyla oturuyorlar. Bu postür (duruş) evrimleşmenin gerekçesi. Ön ayağı üzerine basmanın en fazla kullanıldığı hareket koşma ve zıplamadır. Çocuklarımız koşarken ön ayak üstü postüründen topuk üstü postürüne evrimleşiyorlar. Primer motor paternine değişiyorlar.  Ayrıca oturmanın getirdiği yükü hafifletmek için dokuları adaptasyon sürecine giriyor ve kalça, diz ve baldır eklemlerindeki değişim koşma ve zıplama mekaniğine elvermiyor.

Bu değişimi ya da geriye evrimleşmeyi hayvanların dünyasında da görüyoruz. En fazla gözlemim, yapıları koşmaya programlı Kangal köpekleri üzerinde. Kangal amacı dışında yaşama zorlandığında veya uzun süre bağlı tutulduğunda diz eklemlerinde dışardan fark edilecek kadar bir genişleme başlıyor ve eklem yüzeyleri hareket kapasitesini kaybediyor.

UZUN SÜRE OTURMA ZEKAYI VE ALGIYI DA BOZUYOR

Uzun süre oturmanın yarattığı değişim canlının fiziksel özellikleriyle sınırlı değil, öğrenme kapasitesi ve işte verimliliğiyle de ilişkili. Çocuklarda ilgi eksikliği veya bozukluğu alanında çalışmış, gözlem yapmış birçok hekimin görüşü şu: “İnsanların algılayan beyin hücreleriyle hareket eden hücrelerini ayrı düşünmek bir hata. Her şeyi metrik sistemlerle ölçebiliyoruz. Uyum, üretim, davranış kalıpları yani insana özgü her şey oturunca zayıflar, hareket edince düzelir. Sedenter yaşam sadece yatak odamızın ışığını kapatıp insan varlığının tüm yaşam fonksiyonlarını minimize ettiği dönem olmalıdır”.

Kas aktivitesi insan beynini uyanık tutmak için gereklidir. İnsan oturur ve kaslarını kullanmayı bırakırsa beyni de bu silsileyi takip eder. The Journal of Science and Medicine in Sport’da yayınlanan bir makale, ilkokul çağı çocuklarında az hareket ve uzun süre oturmanın kötü okuma becerisiyle birlikte olduğunu göstermiştir.

UZUN SÜRE OTURMA KRONİK KAS VE EKLEM HASTALIKLARININ DA SEBEBİ

Uzun süre oturmanın yarattığı ortopedik bozukluklar ayaklara ve diz eklemlerine sınırlı değil. Boyun arkında ve kaslarında problemler, çene ekleminde fonksiyon bozukluğu, karpal tünel sendromu, omuz fonksiyonunda bozukluk, karın fıtıkları, kalça fonksiyon bozukluğu, bel ağrısı, alt extremite sorunları, diafram adalesi fonksiyon bozukluğu ve kadınlarda doğum için gerekli pelvis adalesi fonksiyonlarında bozulma, kas erimesi, kemiklerde mineral oturmasında bozukluk…

İLGİ NOKSANLIĞI SENDROMU NE KADAR DOĞRU

Bu bilgilerin ışığında düşünmeden edemiyoruz. “İlgi Azlığı, Bozukluğu” olarak çocuklarımıza yapıştırdığımız (hatta ilaçlarla zihnini baskıladığımız) tanılar ne kadar doğru? Bu sorun onların küçücük bedenlerinin daha o yaşlarda 6-8 saat oturmasına göre dizayn edilmemesinden kaynaklanıyor olmasın? Ya da büyümenin en hızlı olduğu dönemde çocuğu özellikle sabah uykusuna ihtiyaç hissettiği bir saatte uyandırıp okula göndermemizden? Ya da daha rekabet nedir bilmedikleri yaşlarda girdikleri sayısız sınavın korumasız ruhlarına yüklediği stresten kaçıyor olabilirler mi?

OKULLARIMIZIN YAPISI DOĞAL DEĞİL

Hayat akıp gidiyor, insan yaşamının en önemli parçası olan okulların yapısal şartlarını ve eğitim algısını değiştirmediğimiz sürece gelecek nesillerimiz hem hastalıklı hem daha az yaratıcı olacaktır. İdeal okul yapısı tartışılmak zorunda. İdeal için birkaç ipucu:

Okula başlama saati sabah 9’a çekilmelidir. Bir saat fazla uyku çocuk bedensel ve zihinsel gelişimi için zorunludur.

Çocuklar okula yürüyerek gitmelidir.

Ders araları çok daha uzun tutulmalıdır.

Doğada eğitim modelleri oluşturulmalı. Gösterilmiştir ki:

İlgi eksikliği olarak kabul edilen çocuklar doğada zaman harcadıktan sonra odaklanması artar

Bu çocuklar daha az hasta olur, motor becerileri ve fiziksel kapasiteleri yüksektir.

Kişisel disiplinleri yüksektir.

Doğa çocukluk çağı stresini azaltır.

İlkokul ve okul öncesi dönemdeki ağırlıklı kadın öğretmen algısına son verilmeli, çocuklar anne himayesi imajından kurtulmalı.

Daha az kural: Çocuklar ağaca tırmanabilmeli, duvara çıkmalı, bisiklete binebilmeli, yakartop, elim sende gibi klasik bahçede oynanan oyunlar oynamalıdır. Yetişkinler bu oyunlar sırasında sadece yaralanma olduğunda müdahil olmalıdır.

Ev ödevi minimum olmalı. Kitap okutup bir bölümü anlattırmak çocuğa özgür hareket ve okuma kombinasyonu sağlar. Bir çocuğa verilebilecek en iyi ödev doğadan toplayıp sınıfa getireceği şeylerdir belki de.

Pratik öğrenme modelleri uygulanmalıdır. Örneğin bir yabancı dil kitaptan ziyade o dili bilen birisiyle konuşarak veya o dilin konuşulduğu ülkeye gidilerek öğrenilir.

Farklı yaş gruplarının birlikte oynamasını, eğlenmesini, öğrenmesini sağlamak iyi bir modeldir.

Sınıflardaki sıra sisteminden vazgeçilmeli, ergonomik oturma sandalyeleri, yerde oturma ya da ayakta yaslanarak dinleme modelleri arasında çocuğa seçim ve değiştirme şansı verilmelidir.

Gülümser Heper

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.