Muhsin Yazıcı

Laiklik ilkesinin önemi acil ihtiyaç haline gelmiştir

Din ve inanç, çeşitlenir.

Bir din ya da inanç, kendi içinde de çeşitlenir; mezhepler, cemaatler, tarikatler vs. olarak…

Farklı din, mezhep, tarikat ya da cemaatin olduğu yerde inanç, düşünce özgürlüğü ve yaşam biçimine saygı nasıl sağlanacak? Birilerinin lütfüne mi bağlı olacak? Ve işte laiklik ilkesi bu durumda ortaya çıkmış ve modern dünyanın temel taşı olmuştur.

Laiklik yoksa inançlara devlet eşit davranabilecek mi?

Şimdi olduğu gibi Sünni mezhebin Hanefilik anlayışı mı devlet yönetiminde tek başına egemen olacak? Kaç tane Alevi inancına sahip vali, kaymakam, bakan ve bakan yardımcısı var.

İnanç özgürlüğü dendiği zaman sadece İslam inancı o da yetmiyor, Sünni inanışın Hanefi anlayışının ibadetleri anlaşılıyor. Diğer bütün inanışlar bir şekilde ötekileştiriliyor.

Batıl olarak görünen inanışlara Diyanet İşleri Başkanlığı da eşit davranacak düzeyde değil. O zaman farklı inanan Aleviliği, Hristiyanlığı, Süryaniliğe vb. inanan insanların inanç özgürlüğü ne olacak? Kim güvence altına alacak?

İşte bu durumda laiklik sorunun çözümünde ortaya çıkıyor. Devlet herhangi bir inancın temsilcisi olamaz; devlet siyasi bir oluşumdur. Din siyasi oluşumun içerisinde egemen olmaya başlayınca içinden çıkılamaz sorunlar yumağına dönüşüyor. İslam tarihi, buna Osmalı Devleti’de dahil, mezhep, tarikat ve cemaat çatışmalarıyle doludur. Din artık siyasal iktidarı ele geçirmek için bir araç olarak görülmeye başlanmıştır 15 Temmuz 2016 tarihli darbe kalkışması da buna en yakın örnek olarak görülebilir.

Dinler tarihine kısaca bakın ne görürsünüz. Tarihte aslında dinler arasında çatışma ve savaştan daha fazla Hristiyan – Hristiyanı, Müslüman – Müslümanı öldürdüğünü görürsünüz. Farklı mezhep ve tarikatlar iktidar mücadelesine gireceğinden ve bu kaçınılmaz bir durumdur toplum parçalanmaktan kurtulamaz. Ortadoks – Katolik – Protestan çatışması yüzlerce yıl surmüş ve milyonlarca insanın canına mal olmuştur. Batı laiklik anlayışı ile (senin inancın sana, benim inancım bana diyerek) aşmıştır. İslam coğrafyasına bakınca mezhepler (Şiilik – Sünnilik) ya da bir dizi tarikat ve cemaat çatışmasını görürsünüz. Din adına kutsal mekanlara intihar saldırılarının ardı arkası kesilmiyor.

Prof. Yasin Ceylan bir söyeşisinde: “İnsanlık tarihinde dine inananlar ve inanmayalar arasında savaşlar pek olmamıştır. Olmuşsa da nadirdir. Çok az zaiyat vardır. En çok ölen, öldürülen dinler arasındaki savaşlardadır. Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki savaşlardan fazlası Müslüman-Müslüman, Hıristiyan-Hıristiyan mezhepler arasında olmuştur. İnanç üzerine dayanışma çoğu zaman patolojiktir. En çok Tanrı’ya inananlar birbirlerini öldürmüşlerdir ve Tanrı adına öldürmüşlerdir.”

Şimdi sormak gerek, biz nasıl bir insan istiyoruz(?), buna karar vermek gerekir. Dindar bir insan mı istiyoruz? Başarılı bir insan istiyoruz. Dindar insan başarılı insan mıdır, ahlaklı mıdır? Ahlakın temel dayanağı din midir? Dine inanmayanların ahlakı yok mudur?

Sorular, sorular, sorular…

Sorulara yanıt aramayan, soruları tartışmayan, düşünce üretemeyen hiç bir toplum sorun çözemez. İslam toplumları çoğulculuk yerine teklik kültürünü kutsuyor. Farklı olan herşeye dinden çıkmış gibi davranıyorlar.

Muhsin YAZICI – 29.08.2017

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.