Muhsin Yazıcı

Emin Özdemir, Türkçeye adanmış bir yaşam: Göğüne sığmayan bulut

Her gün kullandığımız bazı sözcüklerin, örneğin “seçenek”in mucidi olduğunu öğrendiğimizde de çok etkilenmiştik. Dile yerleşmekten daha büyük bir ölümsüzlük olabilir mi? Adı gibi kendinden emin üslubuyla ama fazla da üzerinde durmadan bahsederdi böyle şeylerden. Cumhuriyet’in ilk kuşaklarının kaybolmuş nezaketi ve içselleştirilmiş tevazusunun temsilcisiydi Emin Özdemir.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne adım attığımız günlerde, adını ilk duyduğumuz hocalardan biriydi Emin Özdemir. Bunun uyandırdığı merakla girdik ilk derslerine.

İlk bakışta dikkat çekici bir fiziki özelliği olmayan, gözleri dünyaya daima bir ince alayın kısıklığında bakan bir adam…. Konuşmaya başladığı andaysa, sınıfı dolduran iki yüz elli gencecik insanın ele avuca sığmaz dikkatini mıknatıs gibi kendisine çekebilen biri! Etkileyici bir sesi ve diksiyonu vardı evet ama asıl çarpıcı olan, konuşma dilini iyi bir deneme metninin lezzeti ve berraklığına yaklaştıran hitabet gücüydü. Kaybolmaya yüz tutmuş bir şeyle tanıştırıyordu öğrencilerini: Tesadüfi hiçbir yanı bulunmayan, fiziki cazibe veya şansa yaslanmayan, emek, birikim ve akıldan örülü “karizma”.

Katı ve keskin yanları da vardı. Taş katılığı, bıçak keskinliği değildi bu. Unutulmayan anların, kıssadan hisselerin, insanı dönüp kendi muhasebesini yapmaya zorlayan film ve romanların keskinliğiydi. Sivri dilin bu kadar yakıştığı insan azdır. Öfkesinde, sevgisinde, ince alayında hedef hep öğrencisinde farkındalık yaratmak, dil sevgisi ve eleştirel düşünceyi öğrencilerine kazandırmaktı. Bunu da öyle bir adanmışlıkla yapıyordu ki… İlk kez ondan duymuş olmasak dahi Behçet Necatigil’in, Cahit Külebi’nin bazı şiirleri, Marquez’in, Sabahattin Ali’nin bazı cümleleri bugün bile onun sesiyle geliyor kulağımıza.

Tanımayanlar için kısa bir hayat hikayesi sunalım. Emin Özdemir 1931’de Erzincan, Kemaliye’nin Ençiti/Topkapı köyünde doğdu. Yokluk ve yoksunlukla geçen ilk yıllarını “benim çocukluğum yaralı bir çocukluktu,” diye anlatır. İlkokulun ardından girdiği Pamukpınar Köy Enstitüsü’nde ömrünü adayacağı tutkusu edebiyatla tanıştı. Bir süre köy öğretmenliği yaptıktan sonra kaydolduğu Gazi Eğitimi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1957 yılında mezun oldu. Ardından Columbia ve Indiana Üniversiteleri’nde metin hazırlama teknikleri konusunda eğitim gördü. Amerika yıllarını onun için en değerli kılan şeyi şu sözlerle anlatır: “dünyanın manzarasını tanıdım. Gana’yı, Nijerya’yı, Yeni Gine’yi ya da Peru’yu, şurayı, burayı bilmiyordum. Dünya atlasında yer olarak, ad olarak görüp belleğimde tuttuğum ülkelerin insanlarını Amerika’da tanıdım. Diyebilirim ki öğrendiğim kuramsal bilgilerin ötesinde Amerika’nın benim üzerimde en büyük etkisi bu oldu.”

Amerika yıllarının ardından, 1966 yılında yayımladığı “Yazma Tekniği” kitabı 30’u aşkın baskı yaptı. Aynı yıl Türk Dil Kurumu’nda çalışmaya başladı. 1983’e kadar süren bu dönemde kurumun çeşitli birim ve kademelerinde görevler üstlendi. Terim kolu başkanı olarak birçok yabancı kavrama Türkçe isimler buldu, bunların yaygınlaşmasını sağladı. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda (sonra İletişim Fakültesi) 22 yıl boyunca “Okuma ve Anlatım Teknikleri” ve “Yazınsal Türler” derslerini verdi. Dilbilim üzerine yazdığı kitapların yanı sıra denemeleri ve çocuk kitapları vardır. “Öykülerle Atasözleri”, “Yalnızlığı Seven Kırlangıç”, “Mutlu Kentin Yöneticisi” bu kitaplardan birkaçı. Ölümüne kadar çocuk kitapları yazmayı sürdürdü.

Uzun soluklu hayatının iki sarsılmaz temeli vardı. Biri dile ve edebiyata, diğeri de Cumhuriyet’e ve kurucusu Atatürk’e olan bağlılığı. Tam anlamıyla bir Cumhuriyet insanıydı. Bunlar ömrünün sonuna kadar her türlü tartışmadan, sorgulamadan sakındığı değerlerdi.

Büyük tutkusu edebiyat ve dille ilişkisi ise her türlü eleştiriye, yaratıcı düşünceye açıktı. İdeolojik sınırlar çizmeksizin hep en iyinin peşinden koşma, onun değerini ortaya koyma uğraşındaydı. Yerli geleneğe hakimiyeti tartışılmazdı ama evrenselliğe çok değer veren yenilikçi, “güncel” bir yanı vardı. Üniversite birinci sınıfta bizi göstergebilimin temel kavramlarıyla tanıştırmıştı. Yeni Amerikan edebiyatından Uzak Doğu edebiyatına her şeyi takip ediyordu. Yenide “iyi”yi ararken temel ölçütü dile saygı ve yaratıcılıktı. Bu kriterlere uyan her yapıtı ciddiye alır ve çok yönlü bir değerlendirmeye tabii tutardı.

Yıllarını Türkçenin sadeleşmesine, özüne kavuşmasına adamış bir dilbilimci olarak eski dili yoğun biçimde kullanan Ahmet Hamdi Tanpınar’a bakışı da konu iyi edebiyat olduğunda ne kadar tarafsız olabildiğinin göstergesi: “Dil örgüsüne baktığınız zaman, sözcük seçimi bakımından eski sözcük de var, yeni sözcük de. Hatta Batı’dan gelmiş sözcükleri de bulabilirsiniz. Ama öylesine harmanlar, öyle bir hamur yapar ki, okuduğunuz zaman -biraz böyle dile meraklıysanız- bir dil tadı alırsınız, Tanpınar bir dil kuyumcusu gibi davranır. Buna eleştiri dilinde, dil estetiği, dil güzelliği diyoruz.”

Tanpınar ile ilgili olarak bunları söylerken, “kendi mahallesini” eleştirmekten de geri durmaz Emin Özdemir. Kendi çocukluğundan yola çıkarak, gerçek anlamda bir köy romanı yazılmadığının altını çizer. Kuşakdaşlarının, Köy Enstitülü yazarların romanlarının dil estetiği ve kurgu açısından taşıdığı zaaf ve yetersizlikleri belirtmekten kaçınmaz. Hoşlanmadığı bir meslektaşı ile karşılaştığında diyaloglarının nasıl olduğu sorulduğunda, “benim sevmediğim adama karşı tavrım çok sıcak değildir. Elini kucaklayarak sıkmam, sadece el derisinin değmesi vardır, bir de yüzüme yansır. Birini çok sevmiyorsam gözlerine bakmaktan kaçırırım gözlerimi,” demiş. İnsan ilişkilerindeki bu netlik ve samimiyeti konu edebiyat olduğunda da sürer. Dile saygısı olmayan, yaratıcılıktan uzak metinlere karşı kızgınlığı yüzüne ve sözüne yansır.

Öğrencilik hayatımızda, dilimizin ve düşüncemizin daha iyiye, güzele evrilmesine en çok katkısı olan hocalardan biriydi Emin Özdemir. İki sene boyunca derslerini büyük bir ilgiyle takip ettik, bazen azarlanmayı da göze alarak gönüllü katılımcı olduk. Sesinizi çıkarıyorsanız arada bir azarlanmak kaçınılmazdı ama o azar da hocanın kendine özgü ilgisine dahildi!

Çok sağlam bir belleği vardı. Bir kez tanıdığı birini asla unutmaz, öğrencisinin bir ders önce söylediği sözü, oturduğu yeri bile belleğine kaydederdi. Sınavlarda ne istediğini açık biçimde kağıda döker ve ona bunu vermezseniz not kırmaktan çekinmezdi. Gerçi verseniz de çekinmezdi, notu kıttı. Yine de bir kez zihnine kaydetmişse sizi, koridorlarda gördüğünde latif biçimde selamlar, sevgisini dışa vuran bol eğretilemeli, iğnelemeli birkaç kelam ederdi. Gerçek öğretmen sıcaklığını iliklerinize kadar hissederdiniz. Sevgide notu kıt değildi.

“İnsan bir dostunun biyografisini yazarken bunu onun öcünü alır gibi yapmalıdır,” demiş Flaubert. İyi bir hoca, tüm hayata eşlik eden iyi bir dosttur da. O nedenle insan, hayatında unutulmaz etkileri olmuş bir hocanın ardından iki değil üç kez tartmak istiyor her söylediğini. Ve bunun bir karşılığı olmasa da, “giden”e de birkaç cümle yazmak istiyor doğrudan: Hayalinizin önünde bile düğmemizi ilikliyor, bize tertemiz bıraktığınız dili olabildiğince temiz kullanarak bu yazıyı ve hayatı “yazmaya” çalışıyoruz hocam. “Varsa hatamız,” mazeretimiz sizin olağanüstü sadeliğiniz karşısında giderek daha hoyrat, daha biçimsiz bir hâl alan hayat…

Bu yazıda sevgili hocamızdan alıntıladığımız tüm ifadeler Hatice Aydoğdu’nın Akılçelen Kitaplar’dan çıkan nehir söyleşi kitabından. Kitabın adı galiba Emin Özdemir’i en iyi betimleyen sözcükler: “Göğüne Sığmayan Bulut”. Göğüne sığmayan ve göğümüzü terk ettikten sonra bile anısı ve eserleriyle yağan, yeşerten, büyüten koca bir bulut…

Zehra Çelenk / İsmail Sancak

http://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2017/09/02/emin-ozdemir-gogune-sigmayan-bulut/

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.