Muhsin Yazıcı

Prof. Dr. Selçuk Şirin ile Güncel Eğitim Sorunları Üzerine

New York Üniversitesi’nde (NYU) J. K. Javits kürsü profesörü olarak onurlandırılan Prof. Dr. Selçuk R. Şirin Türkiye’nin eğitim politikaları üzerine çok sayıda çalışmaya imza atmıştır. Bu dosya konumuzda kendisiyle Türkiye’de eğitim sisteminin genel durumu, birincil sorunlar ve sebepleri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sayın Şirin, ülkemizdeki “beceri sorunu” konusunda önemli tespitler ortaya koymuş ve önerilerini paylaşmıştır.

Bu yıl yayımlanan “Bir Türkiye Hayali” kitabınızla başlayalım, hayalinizdeki Türkiye için nasıl bir eğitim öngörüyorsunuz? 

Hayalimdeki Türkiye için öngördüğüm eğitim aslında Türkiye’de zaten uygulanmış olan ve başarısını gördüğümüz eğitim modelinin tekrar güncellenip yaygınlaştırılması. Nedir bu eğitim modeli? -Yaparak yaşayarak öğrenme. Bu eğitim modeli, ülkemizde Köy Enstitüleri modelinden başlayarak daha sonra Fen Liseleri geleneği ile devam eden bir modeldi. Çocukların öğrendiği her şeyi daha sonra karşılaştıkları durumlara uyguladığı, özgürce düşünüp özgürce çözümler aradığı bir eğitimi düşünüyorum. Bu sözünü ettiğimiz eğitimi sadece ben düşünmüyorum, dünyadaki bütün ekonomik kalkınma örgütlerinin odağında artık eğitim var. Çünkü içinde bulunduğumuz yüzyılda yeni ekonomi tamamen becerikli insanların ortaya koyduğu katma değerle ortaya çıkan bir ekonomi. Yani eskiden olduğu gibi doğal kaynaklarla, coğrafyayla, tarımla değil bütün bu kaynakları işleyebilme, kullanabilme, dönüştürebilme becerilerine sahip insan gücü ile artık ekonomiler kalkınıyor. Dediğim gibi dünyayı yeniden keşfetmemize gerek yok. Başka ülkelerden iyi örnek modeller aramamıza da gerek yok. Bu söylediğim model 1940’larda ortaya konan Köy Enstitüleri modelidir.

Köy enstitülerinin Türkiye için günümüz koşullarında uygun bir model olmadığı yönündeki eleştirilere katılmıyorsunuz öyleyse?

Köy Enstitülerinin yaparak öğrenme felsefesi biliyorsunuz John Dewey’e dayanır. Bugün dünyada Finlandiya en başarılı eğitim modellerinden bir tanesi ve okullarının temel felsefesi yaparak yaşayarak öğrenmedir. Bu bütün başarılı eğitim örneklerinde böyledir. Çünkü çocuklara siz bir öğrenme fırsatı ve ortamı yaratırsanız onlar zaten yollarını bulur. Dolayısıyla Köy Enstitülerinin modası geçmemiştir, aksine şu an dünyanın geldiği nokta orasıdır.

“Nasıl bir eğitim?” sorusunun cevabı “Nasıl bir ekonomi?” sorusuna verilecek cevabı da etkiliyor. O halde aynı soruyu bir de ekonomi için soracak olursak, Türkiye için nasıl bir ekonomi öngörüyorsunuz?

Türkiye ekonomik olarak uzunca bir süredir bir durgunluk yaşıyor. Yani bir kapana sıkışıp kaldık biz ve yaklaşık 10 bin dolarlık milli geliri 10 yıldır aşamıyoruz. Bu kapandan çıkmamızın formülünü dünyadaki diğer örneklerden biliyoruz. Bu sadece Türkiye’nin içinde bulunduğu bir durum değil. Kore de buradaydı. Dünyanın gelişmiş bütün ülkeleri ekonomilerini belli bir seviyeye kadar doğal kaynaklarla coğrafyayla tarımla getirdiler. İşte o geldiğimiz nokta 10 bin dolar. Yani biz buraya inşaatla, tarımla, turizmle geldik, geleneksel manada üretim tarzlarıyla geldik. Ancak biz artık bu geldiğimiz noktada 10 bin dolardan 20 bin dolara aynı yollarla gidemeyiz. Nitekim o eski usul ekonomide ısrar ettiğimiz için 10 bin dolarda 10 yıldır takılıp kaldık. Ondan önceki 10 yılda 3-4 bin dolar seviyesinden 10 bin dolar seviyesine gelmiştik hatırlarsanız. Dolayısıyla bizim Türkiye’de yeni bir kalkınma hikayesi yazmamız için yapmamız gereken şey katma değeri yüksek bir ekonomi modeline geçmek. Onun da yolu ve formülü çok net ve tek; becerili insanlar yetiştirmek. Yani bu da nedir, kişinin aklı ve tasarımı birleştirmesidir. Sanat da var bunun içinde. İnsanın bilim ve sanatı yaptığı her işin içine işlemesi gerekir. Kişi domates üretiyorsa, domates üretirken de bilimi kullanacak. Domatesi salçaya ya da başka ürünlere dönüştürürken de tasarımı kullanacak. Ben Bir Türkiye Hayali kitabımda uzun uzun fındık örneği üzerinden bu konuyu anlatmıştım. Türkiye’de biz fındığı hammadde olarak üretiyoruz, dünyada fındığın tekeli bizde; %70-80 oranında fındığı biz üretiyoruz ve kıymetli bir ürün. Ama fındıktan bizim elde ettiğimiz gelir yıllık 3 milyar dolar bile değil. Bütün dünyaya fındık satıyoruz düşünün.

Mesele hammadde değil…

Elbette, bizim o fındığı alıp o sözünü ettiğimiz anlamda bilim, sanat yani tasarım ile katma değer yaratarak ortaya koyan bir İtalyan firması var; Nutellayı üreten firmanın yıllık geliri 10 milyar doları geçiyor. 500 kişi çalışıyor bu firmada ve 10 milyar dolarlık bir değer yaratıyor bir fındık üzerinden. Bizde milyonlarca insan bir yıl boyunca çalışıp ancak 3 milyar dolarlık bir değer ortaya koyuyor. İşte bu aradaki fark katma değeri yüksek ekonomiden kaynaklanıyor. Turizm için de aynı şey geçerli, tarım için de aynı şey geçerli yani öyle bir domates yapmanız lazım ki pazara girdiğinde bir haftada değil iki haftada çürüyecek. Aklınıza gelebilecek bütün ürünler için söylüyorum bunu. Öyle bir değer ortaya konacak ki bilim insanları, sanatçılar, tasarımcılar da bu süreçlerin içinde olacak. Burada altını çizmek istediğim nokta şu, biz eğer 10 bin dolarlık ekonomiden 20 bin dolara doğru bir hikaye yazacaksak bu hikayeyi sadece ve sadece eğitim sistemimizi bu yüzyıla taşıyarak ve bu sistemde yetişen gençlerimizi özgür bırakarak gerçekleştirebiliriz.

Yani aslında ülkelerde nitelikli bir eğitim olmadan katma değerden de söz edemiyoruz…

Evet, bu 21. yüzyılın gerçeği. 19. yüzyılda böyle bir gerçekten söz edemezdik. Yani 19. yüzyıl biliyorsunuz hammaddenin önemli olduğu bir yüzyıl. 20. yüzyılda coğrafya önemliydi. Ama 21. yüzyıla geldiğimizde, Estonya diye bir ülke var küçük bir ülke ama koskoca değer yaratıyor, Finlandiya keza öyle. Ben Karslıyım, bizim oralar soğuk diye biz oraları terk ettiğimizi söyleriz. Ama Finlandiya Kars’tan çok çok daha soğuk, hiçbir doğal kaynağı yok. Ama bilimle, tasarımla, eğitimle ve kişi başına düşen milli gelirle dünyanın en güçlü ekonomilerinden birini yarattı ve insanlar için cazip bir yer. Güney Kore yine aynı şekilde…

Ekonomiyle eğitimin sizin de sözünü ettiğiniz gibi güçlü bir şekilde ilişkili olduğu çağda insanlara beceri kazandırmanın ülkeler için önemi büyük, bunu yazılarınızda sıklıkla ele alıyor, temel becerilere ve yetişkin becerilerine vurgu yapıyorsunuz. Bu bağlamda, temel becerileri ve yetişkin becerilerindeki Türkiye’nin mevcut durumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Ben bu konuda birkaç tane rapor yazdım. Bizim kurucu üyesi olduğumuz bir kuruluş var; OECD. OECD bütün üye ülkelerde hatta sadece üye ülkeler değil dünya ekonomisinin %80-85’ine yön veren ülkelerde her üç yılda bir 15 yaşındaki gençlerin beceri düzeyini ölçüyor. Buna biz PISA diyoruz, artık herkesin bildiği bir testtir bu. Burada fen, matematik ve okuma anlama becerileri ölçülüyor. Bir de OECD’nin PIAAC diye başka bir testi var. Onunla da yetişkin becerileri ölçülüyor. Önce PISA’daki duruma bakalım. Bu değerlendirmede ölçülen şey bizim testlerde ölçüldüğü gibi ezberlenmiş bilgi değil. Burada ölçülen var olan bilgiyi sorunların çözümüne uygulamak. Yani bu testteki soruların çözümünde başarılı olmak analiz ve sentez süreci gerektiriyor. Ve PISA’da açık uçlu sorular da var. Bu değerlendirmelere biz 3’er yıllık aralarla 15 yıldır katılıyoruz. Bu değerlendirmelerin ülkeler için iyi tarafı hem kendi durumunuzu kendi içinizde yıllara göre görebiliyorsunuz hem de rekabet ettiğiniz diğer ülkelere göre kıyaslama imkanı buluyorsunuz. Bu değerlendirmede ortaya konan genel duruma baktığımızda maalesef Türkiye için çok karamsar bir tablo söz konusu. PISA’da ilk 30-40 ülke arasında gidip geliyorduk. Ama en son 2015’de gerçekleştirilen ve sonuçları yeni açıklanan PISA’da 15 yaşındaki çocuklarımız dünyada artık ilk 50 ülke arasında yok. Bizim çocuklarımız Türkçe’de okuduğunu anlamada, matematikte ve fen bilgisinde dünyadaki en güçlü en başarılı 50 ülke çocukları arasında bulunmuyor. Bu sonuçları uzun uzun düşünmemiz lazım… Tabi, rekabet etmek istiyorsak ve dünyada belli bir noktaya gelmek istiyorsak. Ekonomik büyüklük olarak G20 ülkesiyiz diyoruz. Bizim o G20 içinde kalabilmemiz için çocuklarımızı gençlerimizi çok iyi eğitmemiz lazım. Diğer ülkeler için de bu önemli ama bizim ülkemiz için çok önemli olmasının bir sebebi de nüfusumuzun yarısı 30 yaşın altında. Yani çok genç bir nüfus. Biz bu genç nüfusu hakkıyla dünya ile rekabet edebilecek şekilde becerilere sahip gençler olarak yetişkinliğe taşıyamazsak bu yüzyıldaki yarışı da kaybetmiş olacağız. Bu kadar basit.

Bu arada yetişkin becerileri ile ilgili sonuçları da kitabımda uzun uzun paylaşmıştım. Orada da durum tam bir felaket. Hatta gençlerin sonucundan daha da kötü. İleri derecede okuduğunu anlayan yetişkinlerin oranı yüzde 1 bile değil. Bu konuda tekrar PISA’ya dönersek, beni endişelendiren noktalardan birisi de ortalama olarak biz ilk 50 arasında yokuz ve şöyle düşünülebilir; tamam Türkiye’de ortalama düşük ama çok iyi okullarımız var ve bunlar iyi çocuklar yetiştiriyor. Fakat orada da oranlara baktığımızda mesela ileri derecede fen bilgisi, bu çok önemli çünkü teknolojiye dayalı yeni bir ekonomi kuruluyor diyoruz. Yani katma değeri yüksek ekonominin dayandığı iki şeyden biri bilim ve diğer sanat. PISA’da bilim bağlamı fen bilgisi testi ile ölçülüyor. Orada ileri derecede fen bilgisine sahip çocuklarımızın oranı yüzde 1 bile değil. Dolayısıyla bu sonuçlar Türkiye için çanların çaldığını gösteriyor.

Peki, bu sonuçlarla çizdiğiniz tablonun ortaya koyduğu bir gerçek olarak, Türk eğitim sistemi neden temel becerilere ve ekonominin talep ettiği düzeyde becerilere sahip bireyler yetiştiremiyor? Burada rol oynayan faktörler neler?

Bizim eğitim sistemimizde insanlarımıza beceri kazandıramamamızın temel nedeni yapılan reformların veriye dayalı olmaması. Dünyada reform deyince akla gelen ilk sektör eğitim. Eğitimde reform kadar hayatın doğasına uygun başka bir şey yoktur. Çünkü hayat değişiyor, biz de eğitimciler olarak bu değişen hayata hazır bireyler yetiştirmek istiyoruz. Dolayısıyla hayat değiştikçe eğitimde reform olmalıdır. Fakat bu reformu neye göre yapıyorsunuz? Yani sabah kalktım aklıma şu esti, bunu uygulayalım diyerek de reform yapmayı tercih edebilirsiniz. Ya da kapsamlı bir araştırma yaparak ortaya çıkan, tespit edilen sorunlara çözüm için kapıları açalım herkesle istişare edelim ve ortak aklı işletelim diyerek de reform yapmayı tercih edebilirsiniz. Türkiye’de genelde reformlar ilk söylediğim şekilde yapılıyor. Nereden geldiği çok bilinmeyen, bilimsel bir sorun tespiti, ihtiyaç analizi yapılmayan, çözüm geliştirme noktasında kapıların kapalı olduğu ve kapalı kapılar ardında kararların alındığı bir reform biçimimiz var. Böyle olduğu için de Türkiye’de iki üç yılda bir eğitimin rotası sürekli değişiyor. Her gelen Milli Eğitim Bakanı kendi çözümüyle geliyor. Ve adeta sihirli bir değnekle aklından geçen reformu devreye sokarak sorunları düzelteceğini söylüyor. Sıkıntı şu ki, 20 yılda 10 tane Milli Eğitim Bakanı geldi. Ortalama iki seneye bir bakan düşüyor. Dolayısıyla iki yılda bir eğitimde reformdan söz ediyoruz. Böyle olduğunda da dünyada ilk 30-40 ülke arasındayken, şu an ilk 50 ülke arasında yokuz. Yani geriliyoruz, bu sadece başka ülkelere göre değil yıllar itibariyle kendi içimizde de geriliyoruz.

Diğer taraftan, eğitime harcanan bütçeye bakıyorsunuz, harcanan para artıyor, okullaşma oranları artıyor, okul binalarının kalitesi fiziksel imkanları iyileşiyor. Tüm bunlarda iyiye giden bir durum söz konusuyken başarının niçin düştüğünü vergi veren herkesin sorgulaması lazım. Yani Türkiye’de eğitim niçin böyle dediğimizde bunun yanıtı nasıl reform yaptığımız ile açıklanabilir. Türkiye veriye dayalı reform yapmak zorunda. Bu anlamda bizim yine kendi kültürümüzde tarihimizde var olan, şu an dünyada başarılı sistemlerin uyguladığı bir reform yapma biçimi var. Biz buna Şura geleneği diyoruz; Milli Eğitim Şurası. Bu çok önemli. Şura geleneğinde şu vardır; herkese kapı açıktır. Uzmanlar, ebeveynler, öğretmenler, akademisyenler gelirler, sorunun bütün boyutları masaya yatırılır ve herkes aklından geçen çözümü ortaya koyar. O çözümlerden öne çıkanlar benimsenir, pilot uygulama ile belirli bölgelerde uygulanır ve bunun neticesinde başarılı olan model ülkeye yayılır. Şura geleneğini Mustafa Kemal kurtuluş savaşı koşullarında bile işletmiştir. O koşullarda bile Şura toplanmıştır. Türkiye’nin Şura geleneğini özüne sadık kalarak, yani insanların fikirlerini özgürce ifade etmelerine izin vererek devam ettirmesi gerekir. Herkese kapılar açılmalı. Bu istişare geleneği İslam’da da var, Orta Asya’da da var. Bu istişare geleneğini hakkıyla işletirsek Türkiye’nin şu an sahip olduğu bütün sorunların çözümünün kendi içinde zaten mevcut olduğunu görürüz.

Günümüz koşullarında eğitim ve ekonomi ilişkisinin oldukça güçlü ve birbirini dönüştüren bir etkileşim içinde olduklarından söz ettik. Bu konuda, ekonominin eğitimin yönünü tayin ettiği ve eğitimi ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağını yetiştirme hedefi doğrultusunda dönüştürdüğü vurgulanıyor. Bu etkileşimin doğası bizi ne gibi sonuçlarla karşı karşıya bırakacak?

Ekonominin eğitime yön verdiğine ilişkin ifadedeki kaygıyı ben paylaşmıyorum. Yani ekonomi eğitime yön vermiyor. Ekonomi dediğiniz şey hayattan bir şey. Sonuçta ekonomi nedir, insanların sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için sınırlı varlıkları devreye sokmak. Yani biz Türkiye’de insanların yaşam kalitesini arttırmak istiyor muyuz? İstiyorsak bunun ölçeği ekonomidir. Dolayısıyla yurttaşların ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak, onların yaşam kalitesini arttırmak eğitimin başlıca fonksiyonudur. İnsanların hayatına anlam katmak da vardır bunun içinde. Türkiye’nin şu an bulunduğu ortamda eğitim meselelerini tartışacaksak; eğitim yaşam kalitesini artırmak için, insanların hayatına anlam katmak için vardır. Ekonomiyi burada yaşam kalitesinin bir ölçeği olarak alıyorum. Bu anlamda biz eğer eğitim kurumlarını insanların yaşam kalitesini arttırmak için geliştiriyorsak ve buna yön veren ekonomi ise bu noktada ben bir sıkıntı görmüyorum. OECD bize bir sıralama ve düzey sunuyor ve bir tartışma platformu oluşturuyor. Bunun dışında tartışma platformları da vardır elbette. Örneğin eğitimi devletin kendi ideolojisini kazandıracağı bir aygıt olarak da tartışabilirsiniz. Bu ideolojiler değiştikçe eğitimin kazandıracakları da değişir. Bu benim perspektifime uyan bir çerçeve değil.

Peki, yine sözü politika boyutuna ve Türkiye’de eğitim reformuna getirecek olursak Türkiye “eğitim reformu” adı altında çeşitli değişikliklerle karşı karşıya kaldı ancak bu dönüşümler kalıcı olmadıkları gibi nihai çıktılar da istenen düzeye ulaştırılamadı. Uzun vadeli ve sürdürülebilir politikalar oluşturulamamasının altında yatan temel sebepler sizce neler? Ya da soruyu tersinden soracak olursak bunun için neye ihtiyacımız var?

Bu az önceki soruyla şu anlamda ilişkili; Türkiye’de okullar devletin kendi ideolojik aygıtı olarak algılanmış uzunca bir süre. Yani Cumhuriyet döneminden günümüze kadar bu durum böyle. Dolayısıyla, devlet kendi ideolojisini yurttaşlarına kazandırmak için kullanmış okulları. Gelen her iktidar da biraz okullara böyle bakıyor. Bu durumda da Türkiye’de iktidarlar değiştikçe resmi ideoloji değiştikçe okullar bir nevi bu sıkı siyasal çatışmanın bir zemini olmuştur. Bu yüzden ben eğitime bu tartışmanın dışında yaklaşıyorum. Çünkü bu tartışma ile alabileceğimiz bir mesafe yok. Benim odağımda çocuklarımızın gelecekte nasıl bir hayat yaşayacağı, dünyadaki rekabet içerisinde nerede olacağı var. Ekonominin bu kadar global olmadığı bir çağda bu belki o kadar da önemli değildi. Türkiye 1920’lerde 40’larda hatta 60’larda kendi içine yoğunlaşarak ilerleyebilirdi ama şu an geldiğimiz noktada artık biz dünya ile yarışıyoruz, fındık örneğini de o yüzden verdim. Biz kendi içine kapalı bir ekonomi değiliz. Biz bunu kabul etmez de çocuklarımıza gerekli becerileri kazandıramazsak onlar dünyada maraba olmaya devam edecekler. Yani çocuklarımızın dünyada nerede kimlerle yarışacağını bizim eğitim politikalarında verdiğimiz kararlar belirliyor. Dünyada senin ülke içi ideolojine bakılmıyor, senin ortaya koyduğun ürünün pazarda bir karşılığı var mı yok mu buna bakılıyor.

Son olarak, Türkiye’de çocukların başarılı olup olmadığı ya da beceri kazanmaları tartışmalarının yanında son açıklanan PISA’nın çocukların iyi olma halleri raporunda mutlu da olmadıklarını görüyoruz.

Bu söylediğiniz rapor da OECD’nin bir raporu. Dolayısıyla eğitime ekonomi yön veriyor yaklaşımının yetersizliğini de ortaya koyuyor bu durum. Yani PISA testleri içinde eleştirel düşünce beceri testleri de var. Burada çocukların özgür düşünceye ne kadar sahip olduklarına da ölçülüyor. Aynı zamanda sorgulama, analiz-sentez, problem çözme yeteneklerine bakılıyor. Aynı şekilde çocukların okullardaki mutluluk seviyesi de ölçülüyor bu testlerde. Dolayısıyla sizin dünyada ekonomik anlamda rekabet edebilmeniz için mutlu da olmanız lazım. Yani bunların hepsi bir bütünün parçası.

Selçuk Şirin ile Güncel Eğitim Sorunları Üzerine

            

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.