Muhsin Yazıcı

Adnan Binyazar: “Okumadan yazanlar türedi”

Usta yazar Adnan Binyazar Ahmet Yıldız’ın sorularını yanıtladı…

Ahmet Yıldız, usta yazar Adnan Binyazar’la Odatv için bir söyleşi gerçekleştirdi.

Binyazar, Ahmet Yıldız’a yeni baskı yapan kitabı “Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar”ı, Türk aydınının durumunu, Muzaffer İzgü’yü ve Emin Özdemir’i anlattı…

İşte o söyleşi:

Değerli Adnan Binyazar, yeni kitabınız Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar bir ay içinde ikinci baskı yaptı. Ne dersiniz? Halkımız okuyor mu?

Okuma kişiyi bilgilendirir, kültürlü kılar; ona dünyada olup bitenleri, insanı özünden kavrayacak duyarlıklar kazandırır. Bu bağlamda okumayıp halk kalmak işin kolayına kaçmak, okuyarak aydınlanmak sorumluluk yüklenmektir. Halkın okumaktan kaçışının, okuyanı benimsemeyişinin özünde nedeni budur. Halk, bilginin erdemine inanmadıkça, buzul dağlarından kopan buz parçaları gibi, koca bir boşluğun akıntısına kapılıp gittiğinin ayrımına varamayacaktır. İstatistiklere bakılırsa, halkın ancak yüzde 3’ü zamanını okuyarak geçiriyormuş. Neler okudukları ölçüye vurulursa, bu oran daha da aşağılara düştüğü gözlenecektir. Böyle giderse, halkın, yüzü geriye dönük iktidarlarca bir oy deposu olarak kullanıldığının bilincine varması uzun zaman alacaktır.

Oysa okuru çok toplumların yarattığı kültür, başka toplumların kültür düzeyini de yükseltir. Sanat, edebiyat, bilim;  insanlığın beynini üretken, duyarlıkları derinlikli kılmıyorsa, kendi ekseninde boş kasnak gibi döner durur. Altı yüzyıllık Osmanlı döneminde ozanlarımız, yazarlarımız Osmanlıca adı altında Farsçanın, Arapçanın kulu olmuştur. O dillerin beğenisine uygun eser veren erdemli sayılmıştır. Ancak yüzümüzü Batı’ya dönünce, kültürüyle, diliyle, beğenisiyle ulusal olanın bir değer olduğu bilincine ermişiz. Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’da, Cumhuriyet’in başlangıcından günümüze; edebiyatla, insanımıza açılan düşünce değişimini, o doğrultuda gelişimini gerçekleştiren aydınlar bir araya getirilmiş oluyor.

İradesini kullanma gücünü düşünce namusu sayan, güçlerini bu iradeden alma bilincine eren çağdaş insanı, Rönesans, Reform gibi büyük değişimler yaratmıştır. Toplumdaki köklü değişimlerin yaratıcısı, çağdaş bilince eren bu insanlardır. İnsanlık belleğinde yer alan kitaplar, resimler, “ses”i ömürlü kılan müzik yaratıları bunun tanığıdır. Bu sonuca okuma kültürüyle varıldı. Değişim tarihimizde bunun yolu Cumhuriyet’le açılmıştır. Dinsel eğitimi önde tutan eğitim anlayışıyla bunun gerçekleştirilemeyeceği Cumhuriyet’in ilk yıllarında anlaşıldığı için, Atatürk, halkına “müspet bilim”in yolunu göstermiştir.

Çağcıl ilerlemeler, geriye dönüşle yeni bir dünyanın yaratılamayacağını bilmelidir. Her gün yüzlercesi yayımlanan kitapların bilimsel, sanatsal, yazınsal düzeyi göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin, gerçekte bir kitap Rönesans’ı yaşadığının ayrımına varır. Din postuna bürünerek, başta okullar olmak üzere, kültür kurumlarını yozlaştırıp gericiliği diriltmek isteyenler toplumu nasıl bir bilgi körlüğüne ittiklerini görmelidir. Çanlar çalmaya başladı bile! Beyinlerine çağcılığın ışığı vuran bilinçli gençler, direngenlikleriyle bilgi gülleri saçan kadınlar, uzun sürmeyecek, gericiliğin içi saman dolu kuklalarını ortadan kaldırmanın bir yolunu bulacaktır.

Sorunuzda, Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’ın bir ay içinde Can Yayınları’nca ikinci baskısının yapılmasını gündeme getirmemi de istiyorsunuz. Oysa kitabın, önceden Çağdaş Yayınları ile Cumhuriyet Kitapları arasında yapılan iki baskısı daha var. Bu, dördüncü baskı oluyor. Can Yayınları’nca yeniden basılan Ozanlar, Yazarlar Kitaplar’ın, bir ay içinde ikinci kes basılması, seçkin okurlarca aranan deneme türü açısından sevindiricidir. Toplumun düşünen ansana gereksinim duyduğu bu baskıcı dönemde, bunu, ülkemizde bilinçli okur sayınsın arttığıyla da açıklayabiliriz.

Kitap 1884 doğumlu Ömer Seyfettin’den 1958 doğumlu Ahmet Erhan’a kadar geniş bir zaman diliminde ozanlarımız yazarlarımız üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. Ama sizin de belirttiğiniz gibi kimi yerde yazar kimi yerde kitabın öne çıkarıldığı görülüyor. Kitaptan biraz söz edebilir misiniz? Size bu yazıları yazdıran nedenler nelerdi?

Yerine göre, üzerinde durulan kişinin kimini yazarlığıyla, kimini kitabıyla değerlendirmek gerekiyor. Örneğin Hasan Âli Yücel, daha çok dünya klasiklerini okuma kültürüne katmasıyla, Köy Enstitülerini kurmasıyla öne çıkmıştır kültür tarihimizde. Batı dünyasının ürünü olan klasiklerin okuma kültüründe

Önemli bir yeri var. Klasikler yalnızca okuma alanlarını genişletmemiş, yayınevlerinin o düzeyde kitap basmalarına da örnek oluşturmuştur. Köy Enstitüler, eğitimin tüm Anadolu’ya yayılışının önemli adımlarındandır. Köy Enstitülerin yetiştirdiği öğrencilerle köyler öğretmene kavuşmuş, böylece bağnaz imamların yerini aydınlanmacı anlayış almıştır. Aydınlanmanın temel kaynağı bilgidir. Bilgi de kitaplarla ediniliyor. O nedenle, Hasan Âli Yücel’le ilgili yazı, “Bilgi Toplumuna Doğu” başlığıyla yer almıştır kitapta.

Nurullah Ataç kendine özgü bir eleştiri anlayışıyla deneme türünü güncelleştirmiştir. Orhan Kemal, Murtaza adlı romanıyla “Don Quijote”, “Aslan Asker Şvayk” gibi, toplumda, kendini bir yere oturtmak isteyen ilginç bir tip yaratmıştır. Orhan Kemal’i,  “Murtaza” tipiyle ele almanın, ondaki kişi canlandırmalarını vurgulamak amacıyla öne çıkardım. Mahmut Makal yalnızca Türkiye’de değil, başta Fransa, öbür ülkelerde Bizim Köy’le yankı uyandırdı. O nedenle yazımı Bizim Köy üzerinde yoğunlaştırdım. Bizim Köy, Tahsin Yücel gibi bir romancıya, yayımlanışından kırk beş yıl sonra, “Bizim Köy1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda doruktur.” Denemenin, biçimlemede yazarı özgür bırakan bir yanı var; yazar, yorumlayacağı yapıtları tümleyici bir yöntemle de, yalnızca bir yönüyle de ele alabilir. Talip Apaydın’ı da, “Toz Duman İçinde Vatan Dediler Köylüler” başlığı altında bir roman üçlemesiyle yorumladım.

Deneme türünün önemi hakkında ne söylersiniz? Roman öykü yazarlarının ve şairlerin bir başka yazar, ozan kitap hakkında yazmasının önemi nedir? Türk edebiyatında denemenin şaşılacak biçimde özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Deneme türü, kimilerince bir yazma deneyimi gibi algılanır. Oysa deneme, yazarın, bir düşünce, duyumsama yoluyla geniş açılı bir arayışa girme edimidir. Oysa Sokrates’in, Platon’un diyalogları, Montaigne’in denemeleri; bizde Nurullah Ataç’ın, Melih Cevdet Anday’ın, Sabahattin Eyuboğlu’nun, Nermi Uygur’un yazdıkları okunduğunda, denemenin, bir düşünsel yazı türü olduğu anlaşılacaktır.

Deneme, herkesin görebileceği dış olaylarla ilgilenmez, onlara şöyle bir dokunur geçer. Hedefinde, söylenmemiş olan, orta malı olmayan görüntülere, beynin dolambaçlı yollarından gidilerek ulaşılan düşünsel odaklara ulaşma çabası vardır. Montaigne’in dünyasına girdiğinizde, düşüncenin o güne değin kimsenin yürüyüp aşındırmadığı yollarında bulursunuz kendinizi. Masallara girilirken söylenen, “Bir varmış bir yokmuş” sözünün hayatı özetleyen yalınlığı, derinliği ne ise, Montaigne’in “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü de odur. Montaigne, durup dururken varmamıştır böyle bir yargıya; ilk çağların zamansızlık bölgelerine girmiş, kim bilir hangi halk bilgesinin beyninden akıp gelen bu sözü çağının insanına ulaştırmayı düşünmüştür…

Deneme de, felsefe gibi “zamansızlık” kavramı bağlamında değerlendirilmelidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, felsefesi gelişmemiş toplumlarda, deneme yazınsal bir tür bile sayılmıyor.  Don Quijote’nin, basılışından 412 yıl sonra günümüzde de değerinden bir yitirmemesi, yalnızca olay anlatımından değil, insan beyninde kuruyup kalmış yaratıcı düşünceyi her çağda ayrı bağlamda gün yüzüne çıkaran derinliğiyle ilgilidir. Yayımlandığı 2012’den bu yana, Ahmet Cemal’in otuz sekiz yılda çevirmeyi başardığı Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü’nü elimden bırakamayışımı, yalnızca Roma İmparatoru Augustus’la şair Vergilius’un yaşadıkları anlamlı olaylara bağlamıyorum. Bu büyük romanda beni çeken, onların diyaloglarındaki derinlikli düşünceler, yaratıcı imgelerle yoğunlaşan yazıldıkça alanı genişleyen evrensel anlatımdır. Ne mutluyuz ki, bunun örneği bizde de var: Romanlarını halk bilgeliğiyle beslememiş olsaydı, algı sınırlarını aşan imge gücüyle en cılız bir ot parçasını, renkleri ötüşleri dünyayı dolduran börtü böceği yeniden yaratmasaydı; dört kitaptan oluşan İnce Memed, bir eşkıya anlatısından başka bir şey olur muydu, Yaşar Kemal’in adı dünya yazınında salt olay öykülemesiyle yer alır mıydı?

“AYDIN YOK, AYDINIMSILAR VAR; YANİ CAHİLDEN DE TEHLİKELİ OLANLAR”

Edebiyatımızın bugünkü durumu entelektüel hayatı hakkında ne düşünüyorsunuz… Bir Türk aydını var mı?

Sondan başlayayım; aydın yok, aydınımsılar var; yani cahilden de tehlikeli olanlar. Günümüzde; adları, tutumları, sorumluluk yüklenme iradeleri yüksek adların dışında, entelektüellikten söz edilemez. Yaşamın hemen her alanında, bilginin yerini palavra, erdemin yerini kurnazlık, yandaşlık, çıkar hesapları almıştır. Günlük yaşamı belirleyen sözcük donanımında, gazetelerin çarpıcı başlıklarında aşağılayıcılığı daha da aşağı çeken sözcüklerden geçilmiyor. Bir gün önce bir politikacıya, bilim insanına, gazete yazarına, ya da hiçbir günahı olmayan birine şerefsiz, ahlaksız, adi diyen aynı meslekten biri, ertesi gün, o sözleri kullanan kendisi değilmiş gibi, karşısındakinin yüzüne bakmaya utanmıyor. Eğer aralarında çıkar ilişkisi varsa, dün eleştirdiğini en tantanalı betimlemelerle göklere çıkarabiliyor.

Düşüncede yozlaşma virüs gibidir, her gün kendinden daha acılı virüsler üreterek bulaşıklığını sürdürür. Tıp biliminin virüs’ün önünü aldığı gibi, değişim duygusuyla daha da gelişen sanat, edebiyat da virüslü nesnelerden kendini uzak tutmayı bilmiştir.

İnsanlığın dinsellik baskısı altında kıvrandığı dönemlerde sanatta, edebiyatta büyük gelişmeler olmuştur. Onca siyasal, dinsel baskıya karşın günümüzde sürüyor bu. Nerde o eski şiirler, romanlar, öyküler” söylemi eskiye saplanıp kalanların değişmez söylemidir. Oysa her kuşak, eskiden de beslenmekle birlikte, değişimden doğan verilere beslenerek kendi değerlerini kabul ettirme eğilimi gösterir. Sorun, ortaya koyacağı sanatsal ürünlerin değerinde yatar. Ortaya koyduğu geçmişte yapılanlarını anıştırıyorsa da, çağının değerlerini abartıp aşırıya varıyorsa da başlangıçta kimseye beğendiremez. Gerçeği zaman gösterecektir; toplumda eski değerlere çakılıp kalanlar olsa da, genç kuşaklar hep yeniden yana olmuşlardır. O nedenle, sanatın yeni akımlarla, çağı etkileyen yaratılarla sürekli gelişim göstermesinin özünde değişim gerçeği yatıyor.

Yaşlı ya da genç; şiir, roman, öykü, deneme; edebiyatın her türünde yazanlar var. Ortam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi, birkaç yayıneviyle, belli bir iki gazeteyle sınırlı değil. Çoğalan yayınevleri arasında rekabet doğmuştur. Yalnız adlı sanlı yazarlar değil, belli düzeyde olan yazarlar da yayınevlerinden büyük destek görüyor. Okur böylece nitelikli kitaplara kavuşuyor. Bu arada çok satmanın önde tutulduğu kitaplar doğal olarak düzeyi düşürüyor. Batı’nın çok satanlarına uyacağım seri imalat ürünü romanlar düzeyi daha da aşağılara çekiyor.

Edebiyatta en önemli gelişimi ise çocuk yayınlarında görüyoruz. Can Çocuk, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi, İş Bankası, Hep Kitap, Tudem gibi yayınevleri, gerek içerik, gerek dış görünüm yönlerinden nitelikli kitaplar yayımlarken, dinselliği aşılamayı amaç edinen yayınevleri ise çocuk beş on yaşlarındaki kızlara türban giydirerek namaz kıldırıyor. Bunların arasında çizgifilm kahramanlarını Umre’ye göndermeye kalkanlar da var. Bir de kahramanlarına yabancı ad vermeyi yenilik sayanlar var. Çocuk ve gençlik kitaplarını kaçınılmaz öğesi olan beğeniden yoksun bu tür yayınevleri ise, çocuklara, gençlere büyük zarar veriyor.

Bu konuya değinmişken, çocuklara yönelik önemli bir kurumlaşmadan söz etmeliyim. Cumhuriyet döneminin kültüre dayalı Halkevleri, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, onca önünün kesilmesine, onca darbeye karşın yıkılmadı. Cumhuriyet dönemi konservatuarında yetişen opera, tiyatro, müzik sanatçıları bugün de o köklü geleneği sürdürüyorlar. Adı Dil Derneği de olsa, özellikle çeviri ve felsefe kitaplarının dili ölçüt alınırsa, dilimizin bayrağı bugün de aydınlanmanın doruklarında dalgalanıyor. Halkevlerinin eylemsiz kılınmasının üzerinden altmış yedi yıl geçti ama kurumlaşması etkisini sürdürüyor. Son yıllarda aydınlanmacı belediyeler o gelenekten yararlanarak kitaplıklar, çocuklara yönelik tiyatro salonları, resim atölyeleri açıyor.

Önemli olan kurumlaşmadır. Aradan zaman geçse de kurumlaşmanın ruhu dirilir: Ankara Üniversitesi “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi”, çocukların ve gençlerin düşünsel, duyarlık, yaratıcılık, güzel duyusal gelişimini amaç edinen bir eğitim kurumdur. Merkez, bu amacını, yazarından kitabına, çocuk ve gençlik edebiyatının verilerini bir araya getiriyor. Bunu, yetiştirdiği uzmanlarla, öğretim üyesi-yazar-öğrenci kaynaşmasıyla, bir konuda yoğunlaşmayı gerektiren tezler hazırlatarak gerçekleştiriyor. Merkezin yönetmeni Prof. Dr. Sedat Sever,  bu etkileşim içinde, yazdığı kitaplarla çalışma alanını Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar genişleterek, yalnızca uzman yetiştirmekle kalmıyor, çocuk ve gençlik edebiyatına verimli, yaratıcı bir düzey de kazandırıyor.

Eleştiri ve eleştirmenle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumu sizce ne durumda?

Gerçek anlamda şiir, roman, öykü türlerine yönelik edebiyat eleştirisine üniversite tezlerinde ya da yazarlar adına düzenlenen toplantı sunumlarının ardından oluşturulan kitaplarda rastlanıyor. Günümüzde yerleşik eleştiri geleneğini sürdüren Doğan Hızlan var. Onun dışında eleştiri diye yazılanların çoğu özetleme sınırını aşamıyor. Gazetelerde, dergilerde yazılanlarda ise, güncellik göz önünde bulundurularak, daha çok, yeni kitapların tanıtımı yapılıyor. Bu kültür ortamında da öyle çok boyutlu eleştirileri okuyacak okur bulmak pek kolay değil. Önemli kitapların göz ardı edilip kolay okunurlu olanlar piyasayı sarınca eleştiriye gerek bile kalmıyor. Eleştiri anlayışında kutuplaşanlar da kendi çemberinden kurtulup sanat dünyasında neler olup bittiğini merak bile etmiyor. Para getirecek kitapların peşinde koşuşturulan bir ortamda, yine de iyi kitap basmayı ilke edinen yayınevleri de var.

Benim, yapılan eleştirinin düzeyi yönünden söyleyebileceğim şeyler oluyor ama eleştirmenlerle ilgili hiçbir sorunum yok. Yazdığım romanlar üzerine yazılanlar koca bir dosyayı doldurdu. O bir yana, kolejlerde, üniversitelerde kitaplarımla ilgili tezler bile hazırlandı. Emeği geçenlere şükran borçluyum.

Cumhuriyetimiz, devrimler ne durumda? Bir romancı aydın yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada ne oluyor?

Kimsenin Cumhuriyet devrimlerini düşündüğü yok. Acı olan ise, Anayasa’ya göre, devleti yönetenlerin görevi devrimlerin alanını daha da genişletmek olacağına, kalanlar da tarihten silinmek isteniyor. Yalnızca Ağustos ayında, en az kara sakallı, başı takkeli on yobaz, Atatürk heykellerine saldırdı. İşin acısı, sapkın suçluların yaptığı, onların akıl sağlıklarının yerinde olmayışına bağlanıyor. Oysa bunlar yalnız akılları sağlıksız değil, insan içinde dolaşan düşünce sapkını akılsızlardır.

Sorunun devamına gelince, dünyada bir şey olduğu yok. Olan, bizde! Hemen her gün kafa tutarak onlardan birini küstürürken, gerçekte bize kahkahayla güldüklerini hesaba katmıyoruz. Nisan’da Havana’daydım. Atatürk büstünün ön yüzüne “Yurtta barış, dünyada barış” sözünü okuyunca, onların, Atatürk’ü bizden daha iyi anladıklarını düşündüm. Bir onlara bakın bir de, yaptıklarıyla Atatürk’ün büstünden intikam alacak kadar alçalanlara bakın!

OKUMADAN YAZANLAR TÜREDİ

Genç yazarlara genç yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?

Son yıllarda ülkemizde bir de okumadan yazanlar türedi. Ne klasiklerden haberleri var ne de yazarlarımızın en önemli kitaplarından. Konuşmaya gelince küçük leğende koca gemi yüzdürüyorlar. Onlar çoğunlukta. İnsanımız nerdeyse her alanda çoğunluğun her alanda yanıltıcı olduğu günler yaşıyor. Buna karşın gençler arasında öyleleri var ki, aklıyla eski Yunan’dan günümüz dünyasına füze gönderiyor. O kesimin temel özelliği, var olan dünyada kendi yarattıkları dünyanın mimarı olmak: sağlam bilgi, yalın anlatım, çok seçenekli bir yorum, uyum içinde birbirini bütünlüyor.

Kimi genç yazarları okuduğumda, değerbilirliklerinden dolayı yayınevlerinin seçicilerini yürekten alkışlıyorum. Yaşlılıkta da gençliğini sürdürenleri de katarsak, dünyanın gençlerin omzunda yükseleceğine inancımız artacaktır.

Söyleşi: Ahmet Yıldız

http://odatv.com/adnan-binyazar-okumadan-yazanlar-turedi-1009171200.html

         

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.