Muhsin Yazıcı

Osmanlı’dan bugüne göçer kalan bir şey var! / Doğan Kuban

Osmanlı’dan bugüne göçer kalan bir şey var! / Doğan Kuban

Yıllardır yaşamın benim bilmediğim boyutlara ulaştığını düşünüyorum. Birkaç gün önce Bauhaus’a gittim. Ürün zenginliği karşısında şaşırdım. Yıllardır İstanbul’un azmanlaşmasına şaşkınlıkla bakıyorum. İlkokulu, nüfusu 15 milyon olan bir ülkede okumuşken, bugün 80 milyon olan bir kargaşada ayakta kalmamıza da şaşırıyorum.  

Bauhaus, İstanbul, ya da Türkiye’de bu denli baş döndürücü bir değişikliğin sonuçlarını kestirmek olanaksız. Bu hızlı değişme bir tükenme de olabilir. Özellikle kırılgan ve görgüsüz bir tüketim toplumunda! Değişimin doğasını anlamak için günü gününe yaşayan Göçer Türk’e dönüp bakmak zorunluluğu hissettim. Bozkır Türkleri fırtına gibi yaşamış, Osmanlı İmparatorluğu’na uzanmışlar. Bu yaşamın tarihi günümüze kadar oldukça iyi biliniyor.

Son aşamanın başında, 1920-1938 arasındaki 18 yılda, Türkiye Cumhuriyeti Anadolu ve Trakya’nın, Müslüman ve Türkçe konuşan halkını barındıracak ve koruyacak bir yeni politik çatı olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’nı yapan Osmanlı ordusu Osmanlı devletinin ordusu idi. Osmanlı devleti ise kuruluş ilkesi olarak, Osman ailesinin malı idi.

Bu mülkiyet üzerinde biraz durmak gerek. Beylik İmparatorluk olunca, aşiret başının adını taşıyarak Osmanlı İmparatorluğu oldu. Gerçi Türk geleneğinde aşiret beyinin adını devlete vermek var. Anadolu’yu fetheden Türklerin kurdukları beylikleri biliyoruz. Devlet Doğu Roma’nın varisi olunca Beylik Osmanlı İmparatorluğu’na terfi etti. Türk İmparatorluğu olmadı. Genelde dünyada imparatorluk coğrafya ve ulusla adlandırılıyor. Roma, Avusturya, Alman, Çin, Rus, İngiliz.

Eriyen Türkler ve ayakta kalanlar

Türkler, bozkırda at oynattıkları zaman çok devlet kurmuşlar. Fazla maddi iz yok. Fakat dünya coğrafyasını harmanlamışlar. Fethettikleri yerleşik ülkelerde, Çin’de, Hindistan’da, İran’da, Arabistan’da erimişler.

O tarihten arta kalanı biliyoruz. Asya’daki Türkler Hristiyan Rus Çarlığı ve Sovyet egemenliğinden daha yeni kurtuldular. Tatarlar Rus idaresinde. Gelişmemiş diğer ülkelerde aydın sınıf, ülkede kalan Ruslar. En büyüğü Kazakistan, bağımsızlığına kavuştuğu zaman, nüfusun %40’ı Rus’tu.

Uygurlar, Batı Türkistan da dâhil, Çin idaresinde. Hindistan’daki Türkler Türkçe konuşmuyorlar. Pakistan’ın dili Urdu. Azerbaycan’da Türkçe konuşanlar İran kökenlidir. Ama dillerine ulusun ‘ana’sı olarak bakıyorlar. Bulgar Türkleri dillerini Slavlaştırdılar ve Hristiyan oldular.

Anadolu’yu fetheden Türkler o zamanki nüfusun onda birini geçmiyordu. Fakat Anadolu’yu Türk dilli yaptılar.

İstanbul’un fethinden önce, Sultan Orhan zamanında Müslüman esirlerden yeniçeri yapmaya başladık. Hacı Bektaş Veli’yi de onlara mürşit seçtik.

Kraliçesi (Hatun’u) olmayan tek imparatorluk

Fatih, fetihlerin Türk göçerleri tarafından yapılamayacağını ve yeni devletin Hristiyanlara da gereksinmesi olduğunu düşünerek, onları kiliseleri ile birlikte imparatorluğun vatandaşı yaptı. Anadolu ve Rumeli’de Rumlar, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar Çerkezler, Balkan Slavlarından bazı gruplar, Arnavutlar Müslüman oldu.

Osmanlı bir Müslüman devleti idi. Bir Türk devleti değildi. Devleti Osmaniye’ye Türk diyen, Avrupalı, Arap ve İranlılardır.  Türkleri etrak-ı biidrak diye tanımlayan ise İstanbul uleması idi. Osmanlı beyleri Hristiyanlardan ordu ve sultan haremi kurdu. Sadrazam yaptı. Ama Valide Sultan Hatun olmadı. Dünyada imparatoriçesi olmayan tek imparatorluk Osmanlı İmparatorluğu’dur. Bu da incelenmesi gereken önemli bir konudur. Ama bizde tarihçilerin tabusudur. 19. yüzyılda Rus Tatarları ve Azerbaycanlılar Türklük ideolojisini canlandırdılar. Osmanlıdan da birkaç kişi katıldı.

“Türkçe konuşan Türk’tür”

Dünya tarihinde ‘Türkçe konuşan Türk’tür’ diyerek ilk Türkiye devletini kuran Atatürk’tür. Cumhuriyetin kurgusu ve dili onun vizyonudur. Ona saldıranlar Türklüğe saldıranlardır. Müslüman Türkiye’yi uygar dünya çerçevesine sokan, Cumhuriyet için savaşanlardır.

Cumhuriyetin olağanüstü reform ve devrimlerinin ülkeye çağ atlattığı kesin olmakla birlikte, toplumun her köşesine eriştiğini savlamak olanaksızdır. Türkiye’de 80 milyon kişi yaşıyor. Bunların içinde Cumhuriyet dâhil, Türk tarihinin herhangi bir aşamasını bilenlerin 40-45 yaştan küçük olanlar arasında olduğunu söylemek olanaksızdır.

Fatih bir imparatorluk varisi

İlkokulda iken 15 milyon nüfus vardı. Atatürk 1938’de öldü. 2. Dünya Savaşı 1939’da başladı. 1946’da dünyanın kaderi ABD’ye teslim edilmişti. 1949’da Türkiye’nin nüfusu şimdiki İstanbul nüfusu kadardı. Bugün söylenenler 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ve Amerika’nın İslam politikasını kavrayamayan ve hesap bilmeyenlerin gevezelikleridir. Anadolu’nun da az okumuş köylüsü büyük kentler yığılınca, aydın burjuva olmadı.

Türkler Doğu Roma’nın mirasçısı oldular. Fatih bir Müslüman olarak değil, bir imparatorluk varisi olarak davrandı. Tuna’ya kadar uzanan topraklardaki bütün toplulukları, din, dil ve ırklarını gözetmeden imparatorluğun vatandaşları yaptı.

Bu bir Romalı hükümdar davranışıydı. Toplumun her alanda deneyi olan vatandaşlara gereksinimi vardı. Felsefe danışmanı Amirutzes olmuştu. İtalya’yı tekrar imparatorluk topraklarına katmak istiyordu. Ona Bazileus diyen Bizanslılar vardı. Rönesans’a açılım yapabilirdi. Kendi portresini yaptırması, tutucu geleneklere kulak asmadığını kanıtlar.

Kaçan şansı, Cumhuriyet umudu yakaladı

Fetih ile Osmanlı’ya Avrupalı olma, Türk’ün göçerlikten çıkması, Türk dilinin bir büyük kültür dili olma şansı açılmıştı. Sultan Cem, babasının yerine geçseydi belki bu gerçekleşebilirdi.

Uygarlık kapısı açılmadı. Avrupa ekonomi, bilim ve sanata eğildi. Biz asker kaldık. Uygarlıkla din karıştı. Sanat, bilim, felsefe, matematik, tıbba veda edildi.

Cumhuriyetin 15 yılı bu karanlığı aydınlatan ışıktır. 1950’den sonra Batı kuzusu Demokrat Parti’nin yabancı ortakları ışıkları kıstılar. Türkler Kore’ye gitti. 1952’de Amerikalılarla eğitim anlaşması yaptık.

Günümüzde baş döndürücü, sonsuz odaklı bir yaşamın ortasında, sırtımıza politik sistem denilen 19. yüzyıldan kalma çuvalları geçiriyoruz. Kavga gürültü içinde kimsenin anlamadığı sözde demokratik bir jargon var. Her kalıba giren bir politik esperantodan başka bir şey değil.

Bir çöl Amerika’sı isteği

Halifelik getirmek isteyen Menderes’in Küçük Amerika’sından, şimdi kapitalist kent proletaryasının sunduğu Suudi aşireti benzeri bir çöl Amerika’sına dönme isteği ortaya çıktı. Cahil için Amerika New York’ta da, Abu Dabi’de de olabilir. Bozkır göçerinden çöl göçerine terfi etmişiz.

Yazıyı bitirirken Simon-Garfunkel ikilisinin New York’ta verdikleri bir konseri dinledim. Amerika Osmanlı İmparatorluğu’ndan on beş kat daha kalabalık. Her ırk ve dinden insan barındıran ve siyahiler ile yerlilere vaktiyle yaptıkları eziyet ve katliamlardan sonra, birbirini öldürmeyen bir insan agglomerası. Müzik onları birleştiriyordu.

İçinden posamız çıkarak geçirildiğimiz yaşamsal metamorfozun farkında olmamak bir akıl durmasıdır. Toplumun millet meclisinde buluşamayan ortak beyni Bauhaus’ta mı, alışveriş merkezlerinde mi, gökdelenlerde mi yoksa gecekondularda mı buluşuyor? Yoksa trafikte mi sıkıştı? Kadıköy çarşısında, Bebek ya da Nişantaşı’ndaki genç kızlar imam hatiplerde okuyanlarla Facebook’ta mı bir araya geliyorlar? Yoksa bir araya gelemedikleri için mi ne yapacağımızı bilemiyoruz? Bu bir kıyamet basamağı olabilir.

Doğan Kuban – 25.09.2017

http://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/osmanlidan-bugune-gocer-kalan-bir-sey-var

            

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.