Muhsin Yazıcı

Lozan İftiracılarına Yanıtlar

Bilindiği gibi, çok uzun yıllardır Türkiye gündeminden bir türlü düşmek bilmeyen Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) pek çok iddiaya maruz kalıyor. Kimi kesimler hiç tereddüt etmeksizin hezimet” olarak yaftalarken, kimileri ise “zafer” demekle yetiniyor bu meşhur antlaşma için…

Bu iddiaların arasına, pek çok kez şahit olduğumuz üzere “iftiralar” da dahil olmuyor değil. Bu yazıda, tarih biliminin şaşmaz pusulasının gösterdiği yol ile doğruyu arayacağız.

Lozan’a Giden Yol

Değerli okurlar, Lozan’a giden yolun başlangıcı olarak 1912’de başlayan Trablusgarp Savaşı’nı ve hemen akabindeki Balkan Savaşları’nı göstermek pekala mümkündür. 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı ve bu savaşın ardından imzalanan Mondros Bırakışması, son olarak ise Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız… Takdir edilecektir ki, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir millet için “savaş” demek, taşınması imkansıza yakın bir yük demektir. Bu yük karşısında Osmanlı halkı ne durumdaydı? Tüm bu acılara nasıl katlanabilmiş, tam 10 yıl aralıksız süren mücadeleye nasıl göğüs gerebilmişti? Acı bir yenilginin ardından nasıl olmuş da mucizevi bir bağımsızlık savaşı verebilmişti?

Bu sorular teker teker yanıtlandığında görülecektir ki, Lozan Barış Antlaşması 1912-1922 yılları arasındaki 10 yıllık savaşa son veren barışın adıdır. Dilerseniz, şimdi bu 10 yılın bilançosunu gözler önüne serelim: Osmanlı Devleti, içte ve dışta uğradığı hayal kırıklıklarından sonra tüm Rumeli ve Arap illerini, ve pek tabii olarak Kuzey Afrika’daki tüm topraklarını kaybetmiştir. Dünya savaşından sonra, ortada artık bir hasta adam da yoktur, kaldırılmayı bekleyen bir cenaze vardır. Paramparça olmuş Osmanlı Devleti’nin halkı, yurdun her köşesinden tehcir ve katliamla, binbir zorluk ve yoklukla anavatana göç etmek zorunda kalmıştır. Yaklaşık 5 milyon (1) Osmanlı vatandaşı; savaşlarla, katliamlarla, açlık ve yokluklarla yaşama gözlerini yummuştur. Devlet çaresiz, halk bitik… Devleti yönetmekte olanlar kurtuluşu İngilizlere yaranmakta, İtilaf Devletlerini kızdırmamakta görüyor. Aydınlar dağınık, yurt harap; sanayi yok, tarım ilkel, sağlık bozuk, iş gücü sıfıra yakın… 1918 Mondros Bırakışması’nın hükümleri, tüm millete açıkça göstermişti ki, birleşik emperyal kuvvetlerin yegane amacı Türkleri tarih sahnesinden tamamen silmektir. Bu kirli amacın farkına vararak, 1919 mayısının 19.günü Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında birleşen Anadolu, kemikleri çatırdayarak ayağa kalkmış, yedi düveli yurdumuzun bağrında bozguna uğratmış, sömürücülerin Sevr yemini yutmamıştır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Anadolu’nun artık mutlak surette, tabiri caizse 10 yıllık acıyı dindirecek acil ve kesin bir barış istediği dikkatli gözlerden kaçamayacak bir gerçek halini almaktadır. Bu anlamda, TBMM’nin Lozan’daki öncelikli amacının savaş değil, barış olduğunu söylemeliyiz. Tüm bu etmenlerin dışında, Lozan’a taraf olan devletlerin hangi düşüncelerle masaya oturduklarını da anlatmak gerekir: Unutulmamalıdır ki, Lozan Konferansı başladığında (13 Kasım 1922) İstanbul, boğazlar ve Trakya bütünüyle İtilaf kuvvetlerinin işgali altındadır. Yani İtilaf kuvvetleri, (güya) henüz yenik düşmemiştir! 9 Eylül 1922‘den beri İzmir’de bulunan Türk orduları başkomutanı, eğer barış görüşmelerinden olumlu bir netice alınamazsa, daha önce yaptığı gibi “Ordular, ikinci hedefiniz boğazlar ve Trakya’dır; ileri!” diyecektir. Bu anlamda, Türk tarafının Lozan’a muzaffer olarak gittiğini düşünebiliriz. Ancak İtilaf Devletleri öyle kurnazdır ki, kolay kolay boyun eğeceğe benzememektedirler. Öyle ki, konferansa o zamana değin Anadolu mücadelesine her fırsatta karşı çıkmış olan İstanbul hükümetini de çağırmış olmaları, bu kurnazlıklarının bariz bir göstergesidir. Onlara göre Lozan, Sevr’in yalnızca bir düzeltmesi olacak, hatta Lozan’ı da Sevr’in imzacısı olan Osmanlı heyeti imzalayacaktı! TBMM, 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırınca, İtilaf Devletlerinin bütün planları suya düşecek, Lozan’a milletin gerçek temsilcisi olan TBMM tek başına katılacaktı. İşin özeti şuydu: Türk heyeti Lozan’a mağlup Osmanlı olarak değil, muzaffer TBMM olarak gidiyordu.

İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Slovenya, Sırbistan, SSCB ve Bulgaristan‘dan oluşan Birleşik Avrupa ise, Türkleri Dünya Savaşı’nın yenik ulusu olarak görmekten vazgeçmiyordu. Konferans başladıktan bir süre sonra, bu anlaşmazlık sebebiyle Lozan görüşmeleri öyle bir noktaya varmıştı ki, taraflar konferansı yarım bırakıp gitmek zorunda kalmışlar, antlaşma ancak sekiz ayın sonunda imzalanabilmişti! Aslında mesele çok basitti : Yeni Türk devleti; uygar milletlerle eşit, fikri hür, vicdanı hür, tüm kapitülasyonlardan arınmış, tam bağımsız bir devlet olmaktan başka bir şey istemiyordu. Sorun, bunu anlamak istemeyen sömürgeci anlayıştaydı!

Lozan’a Dair Yalanlar ve Gerçekler

1) Lozan Hezimet Midir?

Bu soruyu cevaplamak için, Lozan’a gidilen süreçte hangi problemlerimizin olduğunu ve bu problemlerin kaçının Lozan’da çözümlendiğini teker teker saptayalım.

Sınırlarımız

Değerli okurlar, İtilaf kuvvetleri Mondros’un hemen ardından, çeşitli sudan sebeplerle yurdumuzun dört bir yanını işgal altına almış, tüm kara ve demiryollarına el koymuş, ekonomik bağımsızlığımızı kökünden yok edecek sınırlamalar getirmiş, basını ve ordumuzu denetim altına almıştı. Mondros’un 7 ve 24. maddeleri gereğince İtilaf Devletleri güvenliklerini tehlikede görmeleri halinde herhangi bir bölgeyi işgal edebileceklerdi, nitekim etmişlerdi de… Kısa bir süre sonra, Osmanlı Devleti’nin ÖLÜM FERMANI olan Sevr Antlaşması dayatılmaya başlanmıştı. Buna göre Osmanlı, küçük bir kara parçasına sıkışmış, tüm özgürlükleri elinden alınmış, esir bir devlet haline getiriliyordu. Bunu gururla söylemek bu millete nasip olmuştur ki, Türk milleti, Sevr denen paçavrayı, 1923’te Lozan Antlaşması ile yırtıp atmıştır! Haritalara baktıktan sonra, insaf ederek cevaplayınız: Sınırları genişleten bir hezimet antlaşması olabilir mi? (2)

Bu başlık altında, Misak-ı Milli sınırlarımızdan da söz etmek gerekir. Bilindiği gibi Misak-ı Milli sınırlarımız ile günümüz Türkiyesi’nin sınırları arasında “Musul” ve “Selanik ( Batı Trakya )” olmak üzere iki fark bulunmaktadır.

Trakya’nın Lozan Antlaşması hükümlerince tespit olunan durumu hakkındaki değerlendirmemize geçmeden önce şu hususlara değinmekte fayda görüyoruz: Yunan ordusu, 26 Ağustos 1922’de başlayan genel Türk taarruzu (Başkomutanlık Meydan Savaşı) ile büyük bir taaruza uğramış, İzmir’e kadar kovalanmış ve neticede 9 Eylül 1922 günü Türk ordusu İzmir’e ayak basmıştır. Yunanlıların bu kesin yenilgisi üzerine, İtilaf kuvvetleri pes ederek Mudanya Bırakışması‘nı imzalamak zorunda kalmışlardır. (3) Ancak, tam bu noktada gözlerden kaçan önemli bir detay var! Yunan ordusunun Anadolu’da inanılmaz bir bozguna uğrayıp işgal ettiği topraklardan çekildiği doğrudur; fakat Yunan ordusu henüz tamamen imha edilmiş değildir! Zira o tarihte Yunanlıların iki büyük ordusu bulunmaktadır. Bunlardan en kuvvetli olanı Anadolu’da Türklere karşı mücadele etmekte; diğeri ise İstanbul’u işgal etme planına uygun olarak, boğazlara çok yakın bir noktada, Selanik’te bulunmaktadır. (4) Söz konusu ordunun Anadolu’da bozguna uğramış olan ordudan daha kuvvetli olduğunu söylemek bir yanılgı olur ancak, yine de güçlü bir ordu olduğunu söylemek gerekir. Ek olarak, Selanik’te ikamet etmekte olan bu ordu, o sıralar boğazları ve İstanbul’u işgal altına almış olan İtilaf kuvvetlerince (İngiltere, Fransa, İtalya) de korunmaktaydı…

İzmir’de bulunan Türk ordusunun, olası bir taarruzunun başarılı olabilmesi için, önce boğazlarda bulunan İtilaf kuvvetlerinin ve ardından Selanik’teki Yunan ordusunun imha edilmesi gerekiyordu ki, böyle bir taarruz oldukça riskliydi. Yani, Türk ordusu işin en zor kısmını mucizevi bir dirençle sona erdirip Anadolu’yu İtilaf kuvvetlerinden temizlemiş olsa dahi, henüz Trakya’yı ve boğazları fiili hakimiyeti altına almamıştır. Bu anlamda Türkiye’nin Lozan’a, “boğazları hakimiyetine almamış fakat her an alabilir”“İzmir’i ise çoktan hakimiyetine almış” olarak gittiğini söyleyebiliriz. Aşağıda da ele alacağımız üzere Türkiye, Lozan Antlaşması ile İtilaf kuvvetleri ile fiili bir SAVAŞA GİRMEKSİZİN hem boğazları, hem İstanbul’u ve hem de Doğu Trakya’yı sınırlarına dahil etmeyi başarmıştır!

Ancak, Misak-ı Milli sınırlarımıza dahil olan Selanik için aynı şeyleri söylemek, yazık ki mümkün olamamıştır. Durumun böyle oluşunda bazı etkenlerin aktif rol oynadığı, bugün bariz şekilde karşımıza çıkıyor. Şöyle ki, öncelikle Türk milleti yeni bir savaşa daha tahammül edemeyecek kadar yorgun ve yoksuldur. Ancak bu, sebeplerden sadece biridir… Bir diğer ve asıl sebep bellidir : Bugün pek çok tarihçi, ordunun İzmir’den sonra direkt olarak boğazlara ve ardından Selanik’e taarruz etmeyişinin sebebini, Mustafa Kemal Paşa‘nın askeri dehasına bağlamaktadır. Zira ordu, zaten halihazırda hiç kimsenin tahmin edemeyeceği üstün bir gayretle, yabancı uzmanların “Türk Ordusu bu cepheyi 6 ayda yarmayı başaramaz” dediği Yunan savunma cephesini sadece 36 saatte yarıp imha etmişti! Bütün dünyanın gözü önünde, “olmaz” denilen oldurulmuştu… Eğer ordu, bu zaferinden hemen sonra Lozan’a gitmeyerek, önce boğazlara ve akabinde Selanik’te bulunan Yunan ordusuna karşı taarruza geçseydi, taarruzun bozgunla neticelenmesi halinde binbir zorluk ve fedakarlıklarla elde etmiş olduğumuz kazanımların da elimizden buhar olup uçması ihtimali de vardı ki, bu ihtimal bir milletin istiklalinin sonu demekti… (5)

Objektif bir mercekle olayları incelediğimizde görüyoruz ki, Türk ordusu gerçekçi hareket etmiş, hayal peşinde bir hırsla galeyana gelmeden yönetilmiştir. Lozan görüşmelerine gitmeyip taarruza geçmek, ya da Lozan görüşmeleri sürmekteyken görüşmeleri yarıda kesip taarruz etmek, bütün başarıların sonu olabilirdi.

Şunları da söyleyerek bu bahsi kapatalım: Türkiye; Doğu Trakya, boğazlar ve İstanbul konularında istediğini tam olarak elde etmiştir. Ancak tüm uğraşlara rağmen İsmet İnönü önderliğindeki Lozan Türk heyeti, Batı Trakya için talep etmiş olduğumuz halkoylamasını kabul ettirememiştir. Tüm neticeler göz önüne alındığında, Türkiye’nin Birleşik Avrupa’ya karşı bir ZAFER kazandığı barizdir. İngiliz heyet üyesi Sir Andrew Ryan şöyle diyor: ” Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzaladığı antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.” (6)

Musul Meselesi

Değerli okurlar, gündemimizden hiç düşmeyen bir diğer konu ise Musul… Her şeyden önce “Musul”un Türkiye için nasıl olup da bir “sorun” haline geldiğini aşamalı olarak anlatmak gerekir.

Bölgede ciddi miktarda petrol rezervinin bulunduğunun tespiti Sultan II. Abdülhamit tarafından yapılır. Sultan’ın bölgede petrol bulunduğunu öğrenir öğrenmez söz konusu arazileri “Hazine-i Hassa” denen “padişahın kişisel arazisi”sınıfına sokup bölgeyi emperyal güçlerden korumak istediğine dair yorumlar bulunmaktadır. Sultan’ın, 1890 ve 1898 yıllarında olmak üzere iki kez bölgenin kişisel arazisi olduğuna ilişkin ferman verdiğini biliyoruz. Ancak, II. Meşrutiyet ilan edilince, padişahın kişisel arazisi olmaktan çıkıp Maliye Bakanlığına bağlanan topraklar, adeta İngiliz, Fransız, Alman ve Amerikan petrol şirketlerinin kucağına düşmüş oldu! İşte bu andan itibaren Musul, aç kurtların eline düşen bir kuzu halini alıyordu… Sadece fitili ateşleyecek bir kıvılcım, bir fırsat bekleniyordu; bu kıvılcım, 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı ile aleve dönüşecekti. (7) Hasta adamın mirasına saldıran en aç akbaba İngiltere’ydi. Öyle ki, Ekim 1918’de imzalanan Mondros’tan sadece 10 gün sonra 7. maddeye dayanarak Musul’u işgal etmişlerdi. (8)

Olayların akışına tam bu noktada bir virgül koymak lazımdır. Zira toplumumuzda, Milli Mücadele sırasında M.Kemal ve TBMM’nin Musul’u çoktan gözden çıkarmış olduğuna dair yanlış bir kanı hakimdir. Bir kere, Misak-ı Milli kararlarının asli mimarı olan Mustafa Kemal, Musul’u da Misak-ı Milli’ye dahil etmeyi ihmal etmemiş, dahası İngilizlerin bu işgalini her fırsatta protesto etmişti. (9) Aşağıda belgelerle de kanıtlayacağımız üzere, Musul’u askeri anlamda ele geçirmek için her yolu denemiş, Lozan’da da konu hakkında tavizsiz bir tutum sergilenmesi yönünde katı talimatlar vermişti. Tekrar tarihi akışa dönecek olursak, 1918’de işgal edilen Musul’da 1919 yılından başlayarak bir iç karışıklığın başladığını görürüz. Sebebi apaçık :

İngiliz yazışmaları ve raporlarından anlaşıldığı üzere, Çanakkale’de İngilizlerin karşısına duvar gibi çıkan Mustafa Kemal, aynı İngilizlerin karşısına Musul’da da çıkmaya niyetlidir… İngiliz istihbaratı anlamıştır ki M.Kemal, Musul’da bulunan birtakım Kürt ve Arap aşiretlerini İngilizlere karşı isyana teşvik etmekte, TBMM ile birlikte hareket etmeleri konusunda bu aşiretlerle iletişime geçmektedir. Aynı şekilde, Mareşal Fevzi Çakmak da bu sıralar Musul ile meşguldür. (10) TBMM’nin tüm bu çabalarındaki asıl niyeti, Lozan’a Musul’u ele geçirmiş olarak gitmekti. Bunun için ise öncelikle, Musul’da konuşlanmış olan İngiliz birliklerini ve İngilizci Arap aşiretlerini bastırmak gerekiyordu. Fakat bu sırada Batı Cephesindeki durum o kadar hassastı ki, Musul için ayrı bir ordu kurmaya imkanlar yetmiyordu. Bu nedenle, Fransızlara karşı Gaziantep direnişinde büyük hizmetleri bulunan, tabiri caizse “koyu Mustafa Kemal’ci” Yarbay Şefik Özdemir Şubat 1922’de Mustafa Kemal tarafından Musul’daki direnişi örgütmlemesi için şöyle görevlendiriliyordu: (11)

Aylar süren gayretleri neticesinde direnişi örgütlemeyi başaran Şefik Özdemir Bey, Başkomutan M.Kemal’den aldığı emirle 30 Ağustos 1922’de (Büyük Taarruz’un zaferle neticelendiği gün) Derbent’te İngiliz ordusuna karşı taarruza geçmiş, ve son derece kısıtlı imkanlarına karşın İngiliz ordusunu bozguna uğratmıştı… Böylece 30 Ağustos’ta Yunan, 31 Ağustos’ta ise İngiliz ordusu yenilgiye uğratılmış, Türkiye Lozan Konferansı’na eli güçlü şekilde gitmiştir.(12)

Türkiye, Lozan’da Musul’un kime ait olacağının tespiti için bölgede bir halkoylaması yapılması gerektiğini iddia ederken, özellikle İngilizler bölgenin Irak’a ait olduğunu savunuyordu. Lozan’daki görüşmeler, özellikle Musul konusunda öyle şiddetli geçiyordu ki, görüşmelerden biri esnasında İsmet Paşa hıncından önündeki masayı devirmişti…

Neticede, İngiliz temsilcisi Lord Curzon’un ayak diremesi sebebiyle konferans, Musul konusunda anlaşma sağlanamadığından dağılmıştı. (13) (Şubat 1922) Değerli okurlar, dikkat ediniz, zira tarih tam bu noktada büyük bir kurnazlığa şahitlik edecekti! Musul yakınlarında zafer kazanıp Lozan’daki Türk heyetinin Musul konusundaki elini güçlendiren Şefik Özdemir Bey’in müfrezesi, Lozan görüşmelerinin ikinci safhası (23 Nisan 1923) başlamadan BİR GÜN ÖNCE, yani 22 Nisan 1923’te takviye edilmiş büyük bir İngiliz taarruzuyla karşı karşıya gelmiş; İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetler (RAF)’nin de bombardıman desteğiyle çok büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır… (14) Yani Türkiye, Lozan Konferansı’nın ikinci safhası başlamadan Musul konusundaki askeri avantajını kaybetmişti. Ancak buna rağmen heyet, üstün bir direnç göstermiş ve mesele LOZAN’DA ÇÖZÜLEMEYEREK ertelenmiştir! Musul’un Lozan’da güya İngilizlere peşkeş çekildiği iddiası kuyruklu bir yalandan ibarettir! Belgeleriyle de ortaya koyduğumuz gibi, Musul için büyük mücadeleler verilmiştir ancak, ilerleyen yıllarda Musul sorun olmaya devam etmiş; siyasi imkansızlıklardan ötürü Türkiye’ye dahil edilememiştir. Taha Akyol’un ifadesiyle, “Musul için yeni bir savaşı göze alınabilir bir risk olarak gören hiçbir Milli Mücadele lideri yoktur.” (15)

2) Hilafet Lozan’da Mı Kaldırıldı?

Ortaya atılan yüzlerce iddiadan biri de şu: “İsmet Paşa, Lozan’da İngiliz heyeti başkanına Türkiye’de hilafetin kaldırılacağına dair bir söz vermiş.” Şimdi, bu iddiayı hep birlikte her yönüyle ele alalım. (16)

  • Bu iddiayı ortaya atan çevreler, kanıt olarak İsmet Paşa’nın Lozan Konferansı devam etmekteyken TBMM ile olan yazışmalarını gösteriyor. “Efendim nerede?” dediğimiz zaman, “Kanun var, ortaya dökemeyiz.” diyorlar… Yalanın kokusu size kadar ulaşıyor mu? Bir hukuk devletinde hiçbir kanunun “tarihi gerçekleri saklayın” biçiminde bir hüküm içermesi mümkün değildir; nitekim Türkiye’de de böyle bir kanun yoktur. Ayrıca, İsmet Paşa ile TBMM arasındaki Lozan yazışmaları bugün bütünüyle yayımlanmış vaziyettedir. Açıp bakalım, bu telgrafların hiçbirinde İsmet Paşa’nın TBMM’ye “İngilizler halifeliği kaldırmamızı istiyor, ne yapalım?” biçiminde bir telgraf yoktur. Buna benzer bir ifade kırıntısı dahi yoktur! Ek olarak şunu da söyleyelim: Lozan Konferansı sırasında tutulan tutanaklar da bugün herkesçe erişilebilir durumdadır. Bu tutanakların da hiçbir yerinde, halifeliğin ilgasına ilişkin bir kısım bulunmuyor. Ne Türk heyeti, ne de diğer heyetler, halifeliğin h’sini dahi dile getirmemiş. (17)
  • Aslında her şeyden önce, Lozan’da halifeliğin kaldırılacağına dair söz verildiğini iddia edenler, şu soruyu yanıtlamalıdırlar: Lozan’da madem İngilizlerin sözüne uymuştuk, o halde İngilizlerin bize Lozan’dan sonra dostça davranması, bizi desteklemesi gerekmez miydi? Neden her fırsatta düşmanlığını aşikar etti öyleyse? Neden Türkiye’yi içten bölmeye çalıştı? (18)
  • Bu iddiaların dayandığı ortak noktalardan biri de şu: Güya “gizli” olan bu antlaşma, Lord Curzon ile İsmet Paşa arasında imzalanmış… Halbuki Lord Curzon, bizzat İngiliz başbakanı tarafından görüşmelerin ilk safhasında aşırı fevri davrandığı gerekçesiyle görevden alınmış, yerine Sir Horace Rumbold gelmiştir. Netice antlaşmada İngiltere adına Rumbold’un imzası vardır. Gördüğünüz gibi, iddia yalan olunca kokusu bir yerlerden mutlaka çıkıyor. (19)
  • Aynı çevreler, Lozan Antlaşması’nın 24 maddelik bir gizli kısmının olduğunu ve burada İngilizlerin her dediğinin yapılacağına ilişkin sözler verildiğini iddia ediyorlar. Öyleyse, Lozan heyetimizde bulunan ve Atatürk karşıtı açıklamalarıyla tanınan Rıza Nur neden anılarında böyle bir şeye değinmiyor? Neden hiçbir Lozan delegesinin (yabancı delegeler dahil) hatıratında buna dair bir şey yoktur? İkincisi, Lozan’ın tüm tutanakları, belgeleri, telgrafları yayımlanmıştır. Bu vesikalarda neden yoktur şu gizli hükümler? Üçüncüsü, Lozan iki devlet arasında imzalanan bir antlaşma mıdır ki, gizli hükümleri olsun? Gizli hükümler, ancak iki devlet arasına imzalanan antlaşmalarda söz konusu olabilir. Yoksa, Japonya’nın dahi imzasının olduğu, Portekiz ve ABD’nin gözlemci olarak katıldığı uluslararası bir antlaşmada gizli hükümler olabilir mi? İmzacılar arasında bulunan Portekiz’in, Japonya’nın, Slovenya’nın Türkiye’deki hilafetle ne gibi bir ilgisi olabilir? Bu kadar devletin İngilizlerin hukuk dışı bir anlaşmayla Türkiye’deki hilafetin kaldırılmasına aynı anda onay vermesi mümkün müdür? Şu da cevaplanmalıdır: Lozan’ı onaylayan hükümet koyu bir hilafet taraftarı olan Rauf Orbay’ın hükümetidir. Nasıl oldu da, hilafete olan bağlılığıyla tanına Rauf Orbay, gizli maddelerle hilafeti kaldıran bir antlaşmayı onaylayabilmişti? Ayrıca İngilizler, 1924’te hilafet lağvedildiği zaman bu kararı İslam ülkelerinden dahi daha sert bir tepkiyle protesto etmiştir. Sebep ortada… Hilafet, emperyalizmin amaçları doğrultusunda kullanılmaya çok müsait bir makamdı! Yani sonuç olarak söyleyebiliriz ki, İngilizlerin hilafetin kaldırılmasını arzu edecekleri hiçbir mantıklı sebepleri yoktur! İspatlamış olduğumuz gibi, Lozan’da hilafetin kaldırılmasına dair bir söz verildiğine ilişkin iddia, yalancının mumundan ibarettir! (20)

3) Adaları Lozan’da Mı Verdik?

Ege Denizi’nde iki gruba ayırabileceğimiz irili ufaklı pek çok ada bulunmaktadır. Bunlardan ilk grup, On İki Ada‘dır. Diğeri ise, Türkiye ve Yunanistan sınırına çok yakın noktalarda bulunan Ege adacıklarıdır. On İki Ada’nın kaybı, daha 1912’de meydana gelecektir. Zira, o sıralar Trablusgarp’ı işgal etme girişiminde bulunmasına karşın net bir başarı elde edemeyen İtalya, sömürgecilik yarışında geç kaldığı için, kendisine “taze toprak” aramaktadır. Trablusgarp’ta başarılı olamayınca Osmanlı egemenliğindeki On İki Ada’yı işgal etmiş ve aynı yıl Hasta Adamla UŞİ ANTLAŞMASI’NI imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre hasta adam, On İki Ada üzerindeki tüm haklarından İtalya lehine vazgeçiyordu. Ege’deki adacıkların kaybı ise daha acıklıdır… 1913 tarihli Londra Antlaşması ile, Ege adacıklarının kime ait olacağının tespiti BÜYÜK DEVLETLERE bırakılmış, ve bu büyük devletler, 14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması ile Ege adacıklarını bütünüyle Yunanistan Krallığı’na bırakmıştır.

1923 Lozan Antlaşması ile, Ege’de bulunan adacıklar üzerinde kaybetmiş olduğumuz hakların bir bölümünü geri aldık! Lozan’a göre, Türkiye’nin kıta sahanlığında bulunan ve kara parçasına 3 mil yakınlıkta bulunan her ada Türkiye’ye aitti. Bu sınırların dışında kalan İmroz ve Bozcaada Türkiye’ye; Semadirek, Midilli, Nekasya adaları Yunanistan’a bırakılmıştır. Bunun dışında, Yunanistan’ın kendisine bırakılan adacıklarda deniz üssü ve ya istihkam kurması yasaklanmıştır.

Gördüğümüz gibi, “Lozan’da kaybettik” denen adalar aslında çok önceden kaybedilmiş, aksine Lozan ile adaların bir bölümü geri alınmıştır!

4) Lozan’da Maden Çıkarmamız Yasaklandı Mı?

Kamuoyunda Lozan Antlaşması’nın 2023 yılında sona ereceği, ve bu zamana değin yeraltı kaynaklarımızı ( ve özellikle bor rezervlerimizi ) kullanmamızın yasaklandığı yönünde asılsız iddialar dolaşmaktadır. Lozan Antlaşması’nın “gizli maddelerinin” olmadığını yukarıda ispatlamıştık. Zira Lozan Antlaşmasının gizli hükümler barındırmasına imkan olmadığı gibi, uluslararası antlaşmaların “süreli” olması söz konusu olamaz.

2023 iddiasına benzer bir diğer iddia ise, yeraltı kaynaklarımızın araştırılmasını ve bunların işlenmesini yasakladığı ileri sürülen gizli madde… Öncelikle belirtelim ki, Lozan Antlaşması’nın hiçbir maddesinde böyle bir hüküm bulunmuyor! Bu iddiayı ortaya atanların herhangi bir tarihi bulgusu da yok… Yani kelimenin tam anlamıyla, “yerseniz”… Madem Lozan’da böyle bir hükme imza atmıştık, o halde neden 1924 tarihli Petrol Kanunu’nun 1. maddesi şöyle diyordu: ” T.C. sınırları içerisinde bütün PETROL dahil MADENLERİN işletilmesi devlete aittir.” Güya gizli bir hükmün varlığına rağmen nasıl olmuştu da Atatürk 1935’te, Maden Teknik ve Arama Enstitüsü’nü kurabilmişti? 1940’ta Batman’da tespit edilen petrol rezervi için 1948’de nasıl rafineri kurulabilmişti? Devlet bankası olan Eti Bank 1960’ta bor üretim ve işlemesine başlamıştı? Türkiye bugün de bor üretim ve işletmesine devam etmektedir üstelik… (21)

Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor; sonunda yalan, gerçek olup çıkıyordu.

George ORWELL / 1984

KAYNAKÇA

(1) : AKYOL, Taha, Bilinmeyen Lozan, İstanbul, 2014, sf.1

(2) : Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-I, 2009

(3) : KİLİ, Suna, Türk Devrim Tarihi, Tekin Yayınevi, 1983, sf. 14

(4) : ŞİMŞİR, Bilal, Lozan Günlüğü, Ankara, 2012, sf.131,147,639,641 / MEYDAN, Sinan, Panzehir, İnkılap Kitabevi, 2016 sf. 427

(5) : ÖZAKMAN, Turgut, Dersimiz:Atatürk, Bilgi Yayınevi, 2014, sf. 52

(6) : MEYDAN, Sinan, Panzehir, İnkılap Kitabevi, 2016 sf. 425

(7) : MELEK, Kemal, İngiliz Belgelerinde Musul Sorunu (1890-1926), 1983, sf.12 / TÜRKMEN, Zekeriya, Musul Meselesi, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2011, sf. 7

(8) : GÖKBİLGİN, Tayyip, Milli Mücadele Başlarken, cilt I, Ankara 1959, sf. 23 / TÜRKMEN, Zekeriya, Musul Meselesi, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2011, sf. 22 / BELEN, Fahri, Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara 1973, sf. 32

(9) : Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt I, Ankara 1989, sf. 75

(10) : ŞİMŞİR, Bilal, İngiliz Belgelerinde Atatürk, cilt II, Ankara 1975, belge nu: 61, 61-Ek, sf. 169-170

(11) : Genelkurmay Başkanlığı, ATASE Arşivi, İstiklal Klasörü: 1676, Dosya:408, F:1 / Genelkurmay Harp Tarihi Yayınları, Türk İstiklal Harbinde Güney Cephesi, sf. 267

(12) : ÜZEL, Sahir, İstiklal Savaşımız Esnasında Kürtlük Cereyanları ve Irak-Revandiz Harekatı, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Kütüphanesi, İstiklal nr.:215, sf.90 / TÜRKMEN, Zekeriya, Musul Meselesi, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2011, sf. 51

(13) : TÜRKMEN, Zekeriya, Musul Meselesi, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2011, sf. 69

(14) : 13’te a.g.e., sf. 81

(15) : AKYOL, Taha, Bilinmeyen Lozan, İstanbul, 2014, sf.22

(16) : MISIROĞLU, Kadir, Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi?, 3 cilt, Sebil Yayınları, İstanbul, 1993 / DİLİPAK, Abdurrahman, C.G. Yol, sf. 118

(17) : ŞİMŞİR, Bilal N., Lozan Telgrafları, 2 cilt, TTK, Ankara 1990,1994

(18) : ÖZAKMAN, Turgut, Vahdettin, M.Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2015, sf.590

(19) : ÖZAKMAN, Turgut, Vahdettin, M.Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2015, sf.589

(20) : MEYDAN, Sinan, Panzehir, İnkılap Kitabevi, 2016 sf. 430 vd. / ÖZAKMAN, Turgut, Vahdettin, M.Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2015, sf.588 vd. / AKŞİN, Sina, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, sf. 120 vd.

(21) : MEYDAN, Sinan, Panzehir, İnkılap Kitabevi, 2016 sf. 520 vd. / youtube.com/watch?v=6HJvq4DRhuA

Yardımcı Kaynaklar

(22) : ATEŞ, Toktamış, Türk Devrim Tarihi, Der Yayınları

(23) : ORTAYLI, İlber, Osmanlı’da Alman Nüfuzu, Kronik Yayınevi

(24) : http://sam.baskent.edu.tr/belge/Lozan_TR.pdf

(25) : ORTAYLI, İlber, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Yayınevi

(26) : DİLİPAK, Abrurrahman, Bir Başka Açıdan Kemalizm, Kaynak Yayınları

(27) : Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, 2 cilt

(28) : İNÖNÜ, İsmet, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1992, 2. cilt

(29) : KARABEKİR, Kazım, İstiklal Harbimiz, YapıKredi Yayınları

Lozan İftiracılarına Cevaplar

      

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.