Muhsin Yazıcı

Tarih Bizi Zorluyor – Attila İlhan

Meraklısı bilir, Fransızcada bir deyim vardır: “İ’lerin noktalarını koymak”; herhangi bir olayı adlı adınca yerine koymak, açıkça değerlendirmek anlamına geliyor; Regis Debray, YDD’ci  takımının ağızlarında geveledikleri olumsuz eleştirileri netleştirip, i’lerin noktalarını yerine koymuş, diyor ki:

“… ’daha az devlet, daha çok özgürlük’, ‘daha mütevazı bir devlet ve daha girişimci bireyler istiyoruz.’ Ne demekse bu! Peki, bunun adını neden ‘daha az cumhuriyet istiyoruz’ diye koymuyorsunuz? Yurttaşların özerk olarak var olmalarının, belli bir merkezi otoriteyi gerektirdiğine; ve kamusal çıkarların kendinden emin ve egemen baskı gruplarına hakim olması gereğine inanmıyor musunuz? Cumhuriyet, ne jandarma/devlet, ne işletmeci/devlet; o daha fazlası, çok daha kapsamlı bir program!”

Meselenin kilidi burada: Cumhuriyet –ki kulun ve tebaanın yerine bireyi, yani yurttaşı koymuştur- o yurttaşın, toplumunda özerk ve özgür yaşayabilmesi için, merkezi bir otorite gerektirir; ancak bu otorite sayesindedir ki yurttaş, özerkliğini ve özgürlüğünü çeşitli baskı gruplarına karşı muhafaza edebilir. Debray, sözünün arkasını şöyle getirmiş, demiş ki:

“…aynı şeyler laiklik için de geçerli, çünkü laiklik, Fransız tarihinin değişmez değeri; siyasi uygulamalar seyrekleştikçe, laiklik daha çok tarikatların, çetelerin ve kiliselerin çevresinde aranıyor; oysa, devletin gücünün azalması demek, din adamlarının ve mafyaların gücünün artması demek; bir yanda imam, papaz, mürşit bilmem ne; bir yanda para ve medya babaları…”

Laiklik, yalnız bireyin bireyselliğini, yani özerklik ve özgürlüğünü korumakla kalmıyor; aynı zamanda ulusal devletin, var olma gerekçesi; halifeyi kapı dışarı etmiş bir devrimin, güç kaynağı da, ulusal devlet! Yeni Dünya Düzeni’nin asla anlamadığı, anlamak istemediği de, işte bu; çünkü, yapıları farklı!

 Allah’a ve Amerika’ya inanmak

Regis Debray’nin ABD ile Fransa arasındaki farklılığı açıkladığı paragraflar, Fransa kelimesi yerine Türkiye kelimesi konulursa, ülkemizin ve toplumumuzun koşullarına tıpatıp uyuyor. Önce ABD’nin değerlendirilmesine bir göz atalım mı?

“…Amerikan modelinin kafasını kemirdiği siz, Amerikan politikasının dine bandırıldığını unutmuş olabilir misiniz? Orada federal devlet birleştirici bir güce sahiptir, çünkü bir teolojiye bağlanmıştır. Eğer merkezcil dinsel inancın karşı-ağırlığı tarafından dengelenmemiş olsaydı, merkezkaç eğilimli ekonomik bireycilik Amerika’yı çoktan bölüp parçalamış, herhangi bir azınlığın komşusuna karşı savaşına çoktan yol açmış olurdu. Amerikalı olmak demek, Allah’a  –ve Amerika’ya- inanmak demektir. (In God we Trust) …’Fransız istisnası’ ile alay eden siz, Fransız ulusunun, dininize karşı vücut bulmuş olduğunu, buna karşılık esin kaynağı olarak gördüğünüz Kuzey Amerika ulusunun din tarafında yaratılmış olduğunu görmezlikten gelemezsiniz… (…) Ülkemiz Hristiyan ideolojisinden uzaklaştı, günümüzde çimento olarak neyi kullanacaksınız? Sporu mu, bilimi mi, bireyciliği mi? Yandaki tapınaktan süpermarketi çıkarıp almak ve ABD’nin programını ülkemize ithal etmek demek, uzlaşma sağlanmaksızın, toplumsal eşitsizlikleri, mesihçilik olmadan mesihçiliği yayan mekanizmaları ithal etmek demektir. Ve ‘tek ve bölünmez’ cumhuriyeti dinsel, ırksal, cinsel cemaatlere, bölgelere bölünmeye itmek demektir…” (Yeni Yüzyıl, 7 Haziran 1997)

 Aradaki benzerlik çok açık

Aradaki benzerliği kuşkusuz çoktan fark ettiniz! Osmanlı İmparatorluğu gibi, çok uluslu, çok dinli bir topluluktan, Müdafaa-i Hukuk doktrini, ancak laikliğe yaslanarak, bir millet çıkarmıştır, çünkü sadece laiklik, hangi inançtan olursa olsun, insanların aynı yurt üstünde özgür ve özerk yaşamalarına imkan sağlar; nasıl Fransız Cumhuriyeti’nde, Bröton, Bask, Flaman vb. çeşitli etnik gruplar ya da Katolik, Protestan, Musevi, Müslüman vb. inançlar, ancak laiklik sayesinde ‘millet’ kavramı içinde özgür ve özerk olabiliyorlarsa; Türkiye Cumhuriyeti’nde de ancak laiklik yerleştikten sonra, Sünni, Alevi, Ortodoks, Gregoryen ya da Musevi olmak fark etmiyor; aynı yurt üstünde, aynı ulusun ‘bireyi’ ve ‘yurttaşı’ olmak hakkını, somutlaştırıyor; halife egemenliğinde, hiçbir şekilde güvence altında olmayan bu nitelik, ancak cumhuriyet döneminde merkezi otorite tarafından güvence altına alınmış oluyor. Böyle yapılanmış bir toplumda, devletin çimentosu olarak dinin kullanılması mümkün olabilir mi?

Regis Debray, mümkün olamayacağını hangi nedenlere bağlamış, şöyle bir göz atmak ister miydiniz? Hayli öğretici ve ibret verici de, ondan öneriyorum:

“…Tarih bizi zorluyor. İki yüzyıldan fazla bir süre oluyor, artık Amerikalılaşmaya niyetlenemeyiz, çünkü Fransa Cumhuriyeti, 1793’te kralın kafasını keserken, kendini tanrıdan kesinlikle ayırdı, Tanrı, devletin dışında, kişisel inançlara yerleşti. Bu, kamu güçleri açısından, artı ahlaki, ekonomik ve siyasal yükümlülükler demektir; çünkü koruyucu ilahi güçlerin yokluğunda, sosyal devlete ihtiyaç duyulur; para, yasadan daha hızlı harekete geçtiğinde, parayı yakalamak için, daha çok yasaya gerek duyulur. Ne kadar çok piyasa varsa, o kadar çok kural mevcut olmalıdır. Ne kadar çok piyasa varsa, o kadar çok kural mevcut olmalıdır. Ne kadar çok finansçı varsa, o kadar çok yargıca ve yasa koyucuya ihtiyaç duyulur…” (Yeni Yüzyıl, 7 Haziran 1997)

Türkiye Cumhuriyeti için, sizce durum çok mu farklı? Halife ülke topraklarını terk ettiği gün, din toplumsallıktan çıkıp bireyselleşmedi mi? Cumhuriyeti sosyalleştirmek ihtiyacı bu yüzden duyulmadı mı? Başlangıçta, piyasalar merkezi otoritenin kesin ve dikkatli denetimi altında değil miydi? Eğer hal böyleyse, Türkiye -bazılarının hala sandığı gibi- ‘Küçük Amerika’ olmaya  niyetlenebilir mi?

Baksanıza –büyüklerimiz ne derse desin- tarih bizi bunun aksini yapmaya zorluyor!

Attila İlhan, 6 Ekim 1997

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.