Muhsin Yazıcı

Osmanlı Haremi A’dan Z’ye

Harem

Akkadça’dan Arapça’ya geçmiş bir kelime olan Harem, “korunan, mukad­des şey ve yer” manasına gelir. Evlerde kadınların erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdüreceği bölüme Harem denir. İslâmiyet’ten önceki dönemlerde Ortadoğu’da kurulmuş devletlerde ve İran’da Harem kurumuna rastlanır. Harem, Müslüman toplumlara mahsus bir kurum değildir, dünyanın her tarafında değişik din ve medeniyetlerde Harem’e rastlanılır.

İslâmiyet’ten sonra devlet başkanlarının saraylarında Harem, Emeviler zamanında ortaya çıktı. Abbasiler döneminde saray teşkilatının gelişmesine paralel olarak Harem de kurumlaştı. Harem teşkilatı daha sonra Selçuklular, Harezmşahlar, Memlükler gibi İslâm devletlerinde de aynı yapı üzerinde devam ederek Osmanlı İmparatorluğu’na intikal etti.

Osmanlı Haremi’nin Kuruluşu

Harem teşkilatının ilk yılları hakkında fazla bir bilgimiz bulunmuyor. Or­han Gazi devrinde devletin teşkilatlanmasına paralel olarak Harem teşkilatının ilk çekirdeği atılmış olmalıdır. Çelebi Sultan Mehmed devrinden (1413-1421) itibaren Osmanlı sarayında Harem ağalarının görülmeye başlanması Harem’in gelişiminde önemli bir noktadır. Fatih Sultan Mehmed zamanında devlet ve saray teşkilatının oluşmasına paralel olarak Harem-i Hümâyûn da teşkilatlandırıldı. III. Murad’la birlikte Harem halkının sayısı arttı ve Harem büyüdü.

Harem’in Osmanlı Sarayındaki Yeri

Harem denince akla cinsellik gelir, ancak Harem-i Hümâyûn padişahın evi ve bir eğitim kurumudur.

Osmanlı sarayı üç bölümden meydana geliyordu: Harem, Birun ve Ende­run. Harem-i Hümâyûn, Harem’le birlikte Enderun’u içerisine alır. Enderun, Osmanlı İmparatorluğu’nun erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okuldu. Harem ise kadın yöneticilerin yetiştiği bir mektepti.

Harem Teşkilatının Yapısı

Osmanlı haremi, tarih boyunca herkesin ilgisini çeken bir yer olmuştur. Haremin esrarlı havası, harem yöneticileri olan Darüssaade ağalarını (kızlarağası/harem ağası) da içine alır. Harem ağaları, devlet işlerinde önemli rol oynadıklarından dolayı, bazı tarihçiler tarafından “eli kanlı Arap” olarak gösterilmişlerdir.

Harem’in yöneticileri olan Darüssaade ağaları, yani hadım ağalar Osmanlılar’dan önceki Türk-İslâm devletlerinde, Çin’de, Mezepotompa’da Roma ve Bizans’da da vardı. Harem ağaları zenciler, yani kara ağalar veya beyaz olanlar, yani ak ağalardan seçilirdi.

Harem ağalarının hepsi hadım olduğu için kendilerine hadım ağalar da denilirdi. Sultanın hattı hümâyûnu, yani kendi el yazısıyla göreve tayin edilen Harem ağalarına, padişahın huzurunda samur kürk giydirilirdi. Padişahın sarayının dışında, devlet adamları ile zenginlerin saray ve konaklarındaki haremlerinde de zenci hadım ağaları bulunurdu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun büyümesine paralel olarak, saray teşkilatı da gelişti ve Çelebi Sultan Mehmed devrinden (1413-1421) itibaren Osmanlı sarayında Harem ağaları görülmeye başlandı. İlk dönemlerde Harem ağaları beyaz kölelerden oluşuyordu ve ak ağalar diye adlandırılıyorlardı. Akağalar, Rum ve Boşnaklar’dan seçilirdi. Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren sarayda zenci köleler istihdam edilmeye başlandı ve zamanla kara ağaların sayısı arttı.

Akağalar, sarayın kapısı Babüssaade’yi bekledikleri için Babüssaade Ağası ve Kapı Ağası diye de anılırlardı. Akağalar, ilk devirlerde Harem ağalığı göre­vini de yürütüyorlardı. Kara ağalar, Habeşî Mehmed Ağa ile birlikte 1582’den itibaren üstünlüğü ele geçirdiler ve 1623’ten imparatorluğun yıkılışına kadar Harem ağalığını ak ağalara kaptırmadılar.

III. Murad devrinde haremin büyümesine paralel olarak Darüssaade ağalarının nüfuzu ve gelirleri arttı. III. Murad, 1587’de Haremeyn evkafını Harem ağalarına verdi. III. Mehmed devrinde kara ağaların yetkileri daha da arttı. Kara ağalar, 250’den fazla oda, onlarca hamam ve avludan oluşan Harem’in yöneticisiydiler.

Harem ağaları, Osmanlı hanedanını yaşadığı yerde görev yaptıkları için padişah ve valide sultanlarla oldukça yakın ilişki içine girmişlerdi. Özellikle XVII. yüzyılda devlet otoritesinin azaldığı zamanlarda, Harem ağaları devlet yönetiminde oldukça etkili oldular ve sadrazamlık ile üst düzey makamlara istedikleri kişileri tayin ettirdiler. Sultana ulaşmak isteyenler, aracı olarak Harem ağalarını kullanıyorlardı. Devlet adamları, Darüssaade ağalarının artan etkisinden rahatsız oldukları için kara ağaları saraydan uzaklaştırmaya çalıştılar. İbşir Mustafa Paşa, 1654-1655 yılları arasındaki sadrazamlığı sırasında, Harem ağalarını saraydan sürmeye kalktı, ancak başarılı olamadı.

Harem ağaları, zengin ve güçlü kimseler oldukları için, kendilerinin üstünlüğünü, faziletlerini, iyi ahlaklarını belirtmek için birçok eser yazılmış­tır. Derviş Abdullah isimli bir saray görevlisi ise kara ağaların kötülüklerini belirtip, Osmanlı Sultanı’nı uyarmak üzere 1741’de “Risâle-i Tebardariye Fi Ahvâl-i Darüssaade” isimli bir eser kaleme almıştır. Osmanlılar’dan önceki devletlerde, Hristiyan Avrupa’da ve Osmanlılar’ın ilk zamanlarında sarayda zenci istihdam edilmediğini söyleyen Derviş Abdullah, Osmanlı tarihinin ilk zenci aleyhtarı yazarıdır.

Osmanlı yönetimi ihtiyacı olan kara hadım ağa sayısını Mısır Valisi’ne bildirirdi. Kara hadım ağalar, Doğu Afrika’da Habeşistan, Sudan, Nijerya, Mali, Çad ve Nijer tarafından, Sennar ve Darfurdan gelen köle kervanlarıyla Mısır’a getirilirdi. Mısır Valisi, merkezin talep ettiği miktarda köleyi, Mısır’a gelenler içerisinden seçerek İstanbul’a gönderirdi. Sekiz ile onbir yaşları arasındaki zenci köleler, İstanbul’a gelmeden önce ülkelerinde veya Mısır’da hadım edilirlerdi. Kölelerin erkekliğinin yok edilmesi işlemine iğdiş etme denirdi. Sadrazam Şehid Ali Paşa, bu usulü tasvip etmediğinden, 1715’te Mısır’a emir göndererek Habeşiler’in iğdiş edilmesini yasaklamış, ancak sadrazamın ölümü üzerine teşebbüsü yarım kalmıştır.

Haremde görev yapanlar, iğdiş edilmelerine rağmen tamamen erkeklik duyguları ölmezdi. Bu yüzden Emevi Halifesi Muaviye’nin eşi Fahite, sarayda sadece yaşlı hadımları istihdam ettirmişti. Hadımlar, erkeklikleri ellerinden alındığı için özellikle erkeklere bilinçaltlarında kin beslerlerdi. Osmanlı sarayına hadım alınırken, tamamen iğdiş edilmiş ve çirkin olanlar alınırdı. Hadımlar, çocuk ruhlu olup, kuşlarla ve diğer hayvanlarla oynarlar ve çok yemek yiyip, bol bol dedikodu yaparlardı.

İstanbul’a gelen hadımlar, ihtiyaca göre Topkapı Sarayı’na, Eski Saray’a ve vezirlerin saraylarına dağıtılırdı. Topkapı Sarayı’na gelen kara hadım ağa, “en aşağı ağa” olarak göreve başlardı. En aşağı ağa, Harem kapısında nöbet bekleyen kalfaların emrinde çalışırdı. Daha sonra “acemi ağa, nöbet kalfası, musandırıcı ağa, ortanca ağa, hasıllı ağa, baş kapı gulamı” kademelerinde hizmet yapardı.

Harem ağasının emrinde XVI. yüzyılın ortalarında 50 kadar görevli vardı. III. Murad’dan itibaren bu sayı artmıştır. 1903’te Osmanlı hanedanının sahip olduğu hadım köle sayısı 194’tü.

Harem ağaları, sarayın harem kısmında kendilerine ayrılan yerlerde kalır­lardı. Buralara, Kara ağalar Koğuşu ve Darüssaade ağası dairesi denirdi. Ayrıca Karağalar Mescidi denilen yerde de ibadet ederler, kara ağalar Hamamı’nda da yıkanırlardı. III. Murad devrinde Harem ağalığı vazifesi Darüssaade ağa­lığı adı altında Babüssaade ağalığından ayrılınca, Harem Ağaları Taşlığı’na Darüssaade ağası için hamamı, sofası ve yatak odası bulunan iki katlı bir yer inşa edilmişti.

Topkapı Sarayı’nda şimşirlik adı verilen yerde yaşayan şehzâdelerin hiz­metinde cariyeler ve hadım ağalar vardı. Fakat ağalar yanlarında biri olmadan şehzâdelerle görüşemezlerdi. Hadım ağalar şimşirlik binasının alt katında bulunan odalarda kalırlardı.

Darüssaade Ağası, Harem ağalarının yanısıra, yeni ve eski saraydaki bal­tacıların, Haremeyn vakfı görevlilerinin, sultan ve vezirlerinin vakıflarında çalı­şanların amiriydi. Harem ağasının en önemli görevi Harem halkını korumaktı. Ağalar, Harem’e yeni cariye temin etmek, Harem çalışanlarının maaşlarının ödenmesi, terfileri, cezalandırılmaları, saraya alınacak eşyalar, kumaşlar, mücev­herler gibi malzemelerin alımını da yaparlardı. Sultan kızlarının evlendirilmesi esnasında hükümdarın vekilliğini de yaparlardı. İstanbul’dan Haremeyn’e surre gönderilmesi de Darüssaade ağasının başkanlığında gerçekleştirilirdi. Sultan Mehmed Reşad, 1909’da tahta çıktığında Harem ağasına gönderdiği fermanda, “Harem kadınlarının kıyafetine dikkat etmesi, adaba aykırı giyenleri uyarması ve engellemesi, dışarı çıkan harem kadınlarının yanında mutlaka bir Harem ağası bulundurması, Harem’e satıcıların girmemesi” emrini vermişti.

Kızlarağasının dışındaki Harem ağaları, valide ağası, şehzâdeler ağası, valide sultan hazinedar ağası, kiler ağası, büyük oda ağası, küçük oda ağasıydı.

Darüssaade ağaları, padişahın gözünden düşene kadar görevde kalırlardı. Bunların içerisinde en uzun süre görevde kalan ve Osmanlı tarihinde oldukça etkili bir rol oynayan Hacı Beşir Ağa, III. Ahmed ve I. Mahmud’un hükümdarlığı dönemlerinde 29 yıl görev yapmıştı.

Harem ağaları, Tanzimat’tan sonra yetkilerinin çoğunu kaybettiler. Tanzimat’tan sonra Evkaf-ı Hümâyûn Nezareti’nin kurulmasıyla, Darüssaade ağasının elindeki vakıflar alındı. II. Meşrutiyet’ten sonra ise iyice etkisizleştiler. Son Harem ağası, Said Ağa idi.

Osmanlı tarihinde, hadımlardan birçok vezir, vali ve veziriazam çıkmış ve bunlar hadım ünvanıyla anılmıştır. Atik Ali Paşa, Hadım Sinan Paşa, Hadım Süleyman Paşa, Hadım Hasan Paşa, veziriazamlığa kadar yükselmiş hadım­lardandı.

Darüssaade ağaları, padişahla yakınlıklarından dolayı birçok gelire sahip­tiler. Bu yüzden Harem ağaları, birçok cami, mescid, okul gibi hayır kurumları yaptırmışlardır. Ayrıca Harem ağaları, birçok yazar ve şairi himaye etmişlerdir. Osmanlı tarihinin en önemli simalarından Gelibolulu Mustafa Âlî’nin hâmisi Ak hadım ağalardan Gazanfer Ağa idi.

Harem ağaları azledildikten sonra, genellikle Mısır’a gönderilir ve burada kendilerine “azatlık” adı altında emekli maaşı bağlanırdı. Bazı hadım ağaları, görevdeyken geleceklerini düşünerek Mısır’da araziler satın almışlardır. İstanbul’da vefat edenler, Üsküdar’da Seyyid Ahmed Deresi civarında Pilavcı Bayırı’ndaki kabristana gömülürlerdi.

Hacı Beşir Ağa

Hacı Beşir Ağa, en ünlü kızlarağasıdır. Küçük yaşta Afrika’dan zenci köle olarak İstanbul’a getirilmiş ve Kızlarağası Yapraksız Ali Ağa’nın yanına verilmişti. Beşir Ağa, Yapraksız Ali Ağa’nın yanında yetişip çeşitli görevlerde bulunduktan sonra padişah musahibi oldu. Beşir Ağa, 1705’te saray hazinedarı olmuş fakat 1713’te Kıbrıs’a sürülmüştü. Kıbrıs’tan Mısır’a, ardından da Hicaz’a sürüldü, ancak bir müddet sonra hacıların işleriyle ilgilenen şeyhülharemlik görevine tayin edildi.

Beşir Ağa, 1717’de İstanbul’a döndü ve III. Ahmed’in kızlarağası oldu. III. Ahmed, 1730’da Patrona İsyanı ile tahttan indirildikten sonra yerine geçen I. Mahmud, Beşir Ağa’yı görevinde bıraktı. Beşir Ağa, I. Mahmud üzerinde etkili olarak, dönemin devlet adamlarının tayini ve devlet işlerinin yönlendirilmesinde önemli bir rol oynadı.

Harem ağasının padişah üzerindeki nüfuzundan rahatsız olan Sadrazam Kabakulak İbrahim Paşa, I. Mahmud’a “Efendim ben Mısır’da uzun süre kaldım. Siyah Araplar’da bir akıllı görmedim. Şimdi sultanımın vekilliğini kızlarağasının aklı üzere ve onun reyiyle mi yapayım? Yapmazsam bana düşman olacak ve başıma bir iş getirecek diye vesvese ile hareket ederek, layıkıyla iş yapamayacağım” diye Beşir Ağa’yı şikâyet etmişti. I. Mahmud, sadrazamın şikâyeti üzerine Darüssaade ağasını görevden alıp, sürgüne göndermeye karar vermiş, ancak Beşir Ağa durumu haber alınca araya valide sultanı sokarak sadrazamı azlettirmişti. Bu olaydan sonra, hiç kimse bir daha Harem ağasının aleyhinde söz etmeye cesaret edemedi.

Hacı Beşir Ağa, 1746’da vefat etti ve Eyüp Sultan Türbesi’nin yanına gö­müldü. 29 yıl Harem ağalığı yapan Beşir Ağa büyük bir servet biriktirmiş ve bu servetiyle sayısız hayır eseri yaptırmıştı: Cağaloğlu’nda cami, sıbyan mektebi, medrese, kütüphane, tekke ve sebil; Eyüp’te darülhadis, çeşme ve kütüphane; Ziştovi’de medrese ve kütüphane; Kahire’de sebil ve mektep.

Harem’in, Osmanlı Yönetimindeki Etkisinin Başlaması

XVI. yüzyıla kadar Osmanlı sarayındaki kadınlar, ön planda değillerdi. Kanunî Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan ve kızı Mihrimah Sultan öne çıkan ilk saray kadınlarıdır. Hürrem Sultan’ın Kanunî’nin ilk eşi olan Mahidevran’ı Manisa’ya göndertmesi, Şehzâde Mustafa’yı öldürtmesi, Rüstem Paşa’yı veziriazam yaptırtması Harem’in bu dönemde devlet işlerinde oyna­dığı aktif role işaret eder. Kanunî’den sonra II. Selim zamanında Nurbanu Sultan ve III. Murad zamanında Safiye Sultan devlet yönetiminde aktif rol oynadı.

Cariye

Cariye kadın köle demektir. Osmanlı padişahları XVI. yüzyıldan itibaren, bir iki istisna dışında, Harem’e alınan cariyelerle evlenmişlerdir.

Osmanlı sarayının cariye ihtiyacı, Kırım Tatarları’nın Ukrayna, Rusya ve Polonya akınları sırasında ele geçirip gönderdikleri esireler, imparatorluğun özellikle kuzey bölgelerindeki yöneticilerin satın alıp hediye etmeleri veya Ku­zey Afrika’daki Türk korsanlarının ele geçirip İstanbul’a göndermeleri yoluyla temin edilirdi.

XIX. yüzyılda hanedana ve halifeye bağlılıklarını göstermek için ise Çerkez ve Kafkaslar’daki diğer Müslüman toplulukların asil aileleri kızlarını saraya gönderdiler.

Osmanlı sarayındaki cariyelerden güzelliği ve zekâsıyla öne çıkanlar padişahın gözüne girip erkek çocuk sahibi olduktan sonra valide sultanlığa kadar yükse­lebilirlerdi. Valide Sultan, yani padişah anneleri Harem’in yöneticisidir.

Cariyelerle Evlenme Geleneği

Osmanlı padişahları II. Bâyezid zamanına kadar Bizans’tan, Balkan prensliklerinden Germiyanlı, Candarlı, Karamanlı ve Dulkadirli gibi Türk beyliklerinden kız almış, ülke içerisinde köklü bir Türk ailesinin kızları ile evlenme yoluna da gidilmemişti. II. Bâyezid, Karamanoğulları’ndan Hüsnüşah ve Dulkadiroğullarından Ayşe Sultan’la evlenmişti. Sultan, ayrıca birçok cariye de almıştı. II. Bâyezid’dan sonra Anadolu’daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve Harem-i Hümâyûn’un da iyice kurumlaşması ile birlikte padişah ve şehzâdelerin sadece cariyelerle evlenmesi âdet hâline geldi.

Padişahlar, II. Osman ve Sultan Abdülmecid istisna olmak üzere, Türk kızlarıyla evlenmediler. Padişahların imparatorluktaki Türk ümerasının kız­larıyla evlenmemelerindeki faktörlerden birisi de hanedana dayanan yeni güç odağı yaratmamaktı. II. Bâyezid devrinden itibaren hükümdarların cariyelerle evlenme geleneği oluşmaya başladı.

  1. Osman’ın Padişahların Cariyelerle Evlenme Gelene­ğini Bozması

Cariyelerle evlenme âdetini ilk defa bozan II. Osman oldu. O, Şeyhülislâm Esad Efendi ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Ancak padişahın saray dışından, cariye olmayan ve hür doğmuş Türk kızlarıyla evlenmesi halk ve devlet adamları tarafından hoş karşılanmadı. O, bu davranışı ile bir geleneği yıkıyordu. Oysa Osmanlı İmparatorluğu statükocu bir devlet idi ve gelenek hâline gelmiş bir durumun değişmesine iyi gözle bakılmazdı. Bu evliliklere kızını aldığı Şeyhülislâm Esad Efendi dahi karşı çıkmıştır. Esad Efendi, Os­manlı tarihinin en önemli simalarından ve büyük bir ulema soyunun başı olan Hoca Saadeddin’in oğluydu. XVII. yüzyıl yazarlarından Ataî, bu evliliği Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin, Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmesine benzetir. Genç padişahın bu evlilikleri, hanedanın bilhassa soylu kadınlarla nikâh kıymaktan kaçınma geleneğinden şiddetli bir kopuş olmuş, ancak daha sonraki hükümdarlar tarafından devam ettirilmemiştir.

Hadım, Hadım Etmek

Hadım terimi, Arapça “hizmetkâr” manasında olan “hadim”den gelir. Saray hizmetkârlarının, özellikle de Harem’de çalışanların iğdiş edilmelerinden dolayı zamanla erkekliği giderilmiş kişiler manasında kullanılmıştır. Türkçe’de hizmetçi manasına gelen “tapığcı” kelimesi de zamanla “tavaşi” şekline dönü­şerek hadımlar için kullanılmıştır.

Hadım etme işlemi sırasında kölenin erkekliği yok edilirdi. Hadım işlemi sırasında kölelerin testisleri alındıktan sonra, erkeklik organı kesilir ve yerine idrarını çıkarabilmesi için kurşun bir çubuk takılırdı. Ancak çoğunlukla kölelerin sadece testisleri alınırdı ve bunlara hasi, yani hayaları alınmış denirdi. Bazen de kölelerin yumurtalıkları ezilirdi. Erkekliğin yok edilmesi sırasında ölenler de olurdu. Bu işlem sadece İslâm ülkelerine mahsus olmayıp, Avrupa’da da beyaz köleler İspanya’da Yahudiler tarafından iğdiş edilerek satılırlardı.

Mezepotamya’da, Antik Yunanistan, Roma, Bizans ve İran saraylarında hadımlar istihdam edilirlerdi. Mabetlerde görev yapanların da hadım edildiğine rastlanılır. Bizans’ta aileler, çocuklarının kilisede görev yapması için onları hadım ettirirlerdi.

İslâm devletlerinde saray teşkilatında Emeviler’den itibaren hadımların istihdam edildiği görülür. Abbasiler döneminde hadım görevli sayısı oldukça artmış, bir dönem 11 bin siyah ve beyaz hadım görev yapmıştır. Osmanlılar’dan önceki Türk devletleri olan Gazneliler, Büyük Selçuklular, Harezmşahlar, Eyyubiler, Memlükler, Zengiler, Türkiye Selçukluları ve Anadolu beyliklerinde hadım görevlilere rastlanılır.

Harem Sultanları

İlk dönemlerde hükümdar kızlarına hatun denirken, Fatih’ten itibaren sultan denilmeye başlanmıştır. Şehzâdelerde sultan ifadesi isimlerinden önce kullanılırken kızlarda isimlerinden sonra kullanılmaktaydı.

Şehzâdelerin sancaklara çıktıkları dönemlerde çocuk sahibi olmalarına izin verildiği için doğan kız çocukları da babalarının bulunduğu sancaklarda büyütülürdü. Topkapı Sarayı tam manası ile kurumsallaştıktan sonra ise sul­tanlar burada ikamet etmeye başladı.

Yeni doğan bir sultanın doğumunu İstanbul halkına duyurmak için toplar atılır ve şenlikler yapılırdı. Yeni doğan sultana ve annesine ayrı bir oda tahsis edilir ve çocuğun bakımı için de dadı, sütnine, kalfa ve cariyeler görevlendiri­lirdi. Sultanın ilk eğitimini annesi verir ve oyun oynamak için dışarı çıkacağı zaman yanında muhakkak dadısı bulunurdu.

Okuma çağına gelen bir sultan, padişah iradesiyle derse başlardı. Bed-i besmele ayini denilen bu derse başlama merasimine padişahlar da bizzat katılır ve bazen ilk Besmele’yi de padişah söylerdi. Dersler genelde şehzâdelik dershanesinde verilirdi.

Padişah, sultanlardan birini evlendirmek istediği zaman, şayet damat ada­yını belirlemişse, bunu sadrazama bir hattı hümâyûnla bildirirdi. Veziriazam da damat adayına haber verir ve nişan hazırlıklarına başlanırdı. Ancak damat adayı evli ise öncelikle eşinden boşanmak zorundaydı. Boşanma işlemlerinde bazen zor anların yaşandığı da oluyordu. Şayet evlendirilecek sultan padişahın kızı veya sevdiği bir yeğeni ise düğünler daha gösterişli yapılmaktaydı. Sultanla evlenen biri artık damad-ı şehriyârî yani padişah damadı sayılırdı. Padişah damatları da kendi istekleriyle sultanlardan boşanamazlardı. Boşanma ancak sultan isterse mümkündü.

  1. Ahmed devrinden itibaren sultanların bir kısmı daha çocuk denecek yaşta nikâhlandıkları için ölene kadar birden çok evlenen sultanlara da sık sık rastlanırdı. Hatta Evliya Çelebi’ye inanmak gerekirse I. Ahmed’in kızı Fatma Sultan tam on iki defa evlenmişti. Küçük yaşta nikâhlama uygulaması, II. Mahmud devrinde ergenlik çağına gelmeden sultanların nikâhlanamayacağı emriyle tarih oldu.

Sultanlara da harcamalarını karşılamak için belirli bir gelir tahsis edil­mekteydi. Yapılan araştırmalara göre Harem’de bulunan bir şehzâde ile aynı ücreti almaktaydılar. Sultanlar öldüklerinde dulsalar ve varisleri de yoksa malı padişah hazinesine aktarılmaktaydı.

Osmanlı Padişahlarının Annelerinin Milliyetleri

İlk Osmanlı padişahı Osman ile oğlu Orhan Gazi’nin anneleri Türk’tü. Üçüncü hükümdar olan I. Murad’ın annesi Nilüfer Hatun Yarhisar Tekvuru’nun kızıdır. Nilüfer isminden dolayı cariye olduğu iddiaları da vardır, ancak bu iddia bir temele dayanmamaktadır.

Yıldırım Bâyezid’in annesi Gülçiçek Hatun Rum’dur. Çelebi Mehmed’in annesinin kimliği tam olarak belli olmamakla birlikte gayrimüslim olduğu anlaşılmaktadır. II. Murad’ın annesi Emine Hatun, Dulkadiroğlu Süli Bey’in kızıdır. Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun menşei belli olmayan gayrimüslim bir ailedendir. Sırp Prensesi Mara Despina Fatih’in annesi değildir.

Franz Babinger, II. Bâyezıd’ın annesi Gülbahar Hatun’un Arnavut oldu­ğunu söyler. Yavuz’un annesi Ayşe Sultan Dulkadiroğlu ailesindendir. Kanunî Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan cariyedir. II. Selim’in annesi Hürrem Sultan, Ukraynalıdır.

III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan İtalyan’dır. Yahudi olduğu yönündeki iddialar doğru değildir. III. Mehmed’in annesi de Venedikli bir İtalyan’dır. I. Ahmed’in annesi Handan Sultan ve II. Osman’ın annesi Mahfiruz Sultan cariyedir. I. Mustafa’nın ismi bilinmeyen annesi Abaza’dır.

Osmanlı hanedanının en meşhur kadını Kösem Mahpeyker Sultan’ın Rum veya Bosnalı olduğu söylenir. Ancak kimliği tam olarak aydınlatılmamış bir cariyedir. Osmanlı tarihinin en kudretli kadınlarından IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan (Tarhan) Sultan Ukraynalıdır. II. Mustafa ve III. Ahmed’in annesi Emetullah Gülnuş Sultan, Giritli bir İtalyan’dır. I. Mahmud’un an­nesi Saliha Sultan, III. Osman’ın annesi Şehsuvar Sultan, III. Mustafa’nın annesi Mihrişah Sultan, I. Abdülhamid’in annesi Rabia Şermi Sultan, III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan ve I. Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver Kadın cariyedir.

  1. Mahmud’un annesi Nakşidil Sultan’ın Fransız kökenli olduğuna dair iddialar Fikret Sarıcaoğlu tarafından çürütülmüştür. Nakşidil Sultan muhte­melen Gürcü’dür. Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmialem Valide Sultan ile Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan Kafkasya kökenlidir.
  2. Abdülhamid’in annesi Tirimüjgan Kadın, V. Murad’ın annesi Şefketza Kadın ve Mehmed Reşad’ın annesi Gülcemal Kadın Çerkez’dir. Mehmed Vahideddin’in annesi Gülistu Kadınefendi Abaza’dır.

Osmanlı’da Kadınlar Saltanatı

XVII. yüzyılda padişahların çocuk yaşta tahta çıkmaları devlet yöneti­minde bir boşluk meydana getirdi. Bu dönemde devlet idaresinde Harem ve valide sultanlar ön plana çıktı. Bu durum da devlet yönetiminde Avrupa­lılar gibi “Kraliçe idaresi” geleneği olmayan Osmanlılar’da bir mesele hâline geldi. Avrupa’da da birçok ülkede, XVIII. yüzyılın ortalarında Avusturya’da Maria Theresia örneğinde olduğu gibi kadınların devleti yönetmesi kolay olmamıştır.

Kadınların devlet yönetimini üstlenmesini tuhaf karşılayan dönemin tarihçileri de Kösem Sultan ve Turhan Sultan’ın devlet idaresindeki rollerini tenkit ettiler. Tarihçiler, XVII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun geçirdiği sarsıntının sebepleri arasında “Kadınlar Saltanatı”nı da saydılar. Osmanlı tarihlerindeki bu bilgilerin eleştiri süzgecinden geçirilmeden kullanılması da valide sultanları devamlı entrika çeviren olumsuz portreler olarak karşımıza çıkardı. Ahmed Refik Altınay’ın “Kadınlar Saltanatı” adlı kitabı bu konuda en önemli örnektir. Leslie Pierce’in Harem üzerine yazdığı kitabı bu tablonun sanıldığı gibi olumsuz olmadığını ortaya koydu.

Bütün bu olumsuz tablo çizilirken şuna dikkat etmek gerekiyor. Hüküm­dar otoritesinin bulunmadığı bir dönemde Kösem Sultan ve Turhan Sultan’ın devlet yönetimini ele almaları Osmanlı İmparatorluğu’nu otorite boşluğun­dan bir ölçüde kurtarmıştır. Valide sultanların hanedanın devamını herşeyin üstünde tutması devletin devamını sağlamıştır. Kösem ve Turhan sultanların devlet yönetimiyle ilgili emirleri incelendiği zaman valide sultanların devlet işlerinden uzak cahil insanlar olmadığı anlaşılır.

Turhan Sultan’ın veziriazama yazdığı emirlerden, valide sultanın gemilerdeki top ve kürekçilerden, Mısır Hazinesi’nden gelen vergiye, asker maaşlarından Kırım Hanı tayinine, Eyüp’te çevreye zarar vermemesi için fişek atılmasının yasaklanmasından Üsküdar’ın eşkıyalardan temizlenmesine kadar birçok devlet işine hakkıyla vâkıf olduğu görülüyor. Turhan Sultan, emirlerinin uygulanma­sında aksaklık olduğunda ilgilileri “kılıç ortaya çıkmadan kul taifesi iş yapmaz” diye tehdit dahi etmiştir.

Harem’in En Güçlü Kadınları

Kadınlar Saltanatı denildiğinde akla ilk gelen üç kişi vardır. Bunlar Hürrem Sultan, Kösem Mahpeyker Sultan ve Turhan Sultan’dır.

HÜRREM SULTAN

Batılı tarihçiler tarafından genelde Roxelana, Roza, Rossa ve Ruziac adları ile bilinen Hürrem Sultan’ın aslen nereleri olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Hayatının bu ilk dönemi sis perdesi ile kaplı olmasına rağmen Osmanlı tari­hine damgasını vurdu. Bir savaşta esir alınarak, Harem’e alınmıştır. Harem’e alındığı zaman yaşının 14-17 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Yüzünde daima bir gülümseme havası olduğu için yeni bir isim verilirken bu özelliğinden ötürü Hürrem adı verilmiştir. Bedenen çok da güzel olmasa da zekâsı ve farklı bir çekiciliği olduğu için kısa zamanda Harem’de öne çıkmayı ve Kanunî’nin gönlünü kazanmayı başardı. Kanunî’den bir çocuk dünyaya getirdiği zaman dönemin uygulamasına göre Harem’den ayrılması gerektiği halde Hürrem Harem’den çıkarılmadı. Üstüne üstlük daha önceki padişahlar cariyelerle nikâhlanmazken, Kanunî daha sonra Hürrem’e nikâh da kıydırdı.

Hürrem’in, Kanunî’yi âdeta kendine bağlaması nedeniyle Harem’deki diğer hasekiler, özellikle Şehzâde Mustafa’nın annesi Mahidevran Kadın ile araları gün geçtikçe daha da bozuldu. Ancak durum daha da ileri gitmeden Kanunî’nin validesi Hafsa Sultan’ın devreye girmesiyle gerginlik kısa bir süre için son buldu. Hafsa Sultan’ın 1534’te vefat etmesi üzerine Harem’in tek hakimi Hürrem Sultan oldu ve ilk iş olarak da rakibesi Mahidevran’ı oğlu Şehzâde Mustafa’nın yanına göndertti. Bir Venedik elçisinin raporuna inanılacak olursa, Hürrem’i kıskanan Mahidevran onu güzelce hırpalamış, elini yüzünü yırtmıştı. Kavganın olduğu akşam Kanunî, Hürrem’i dairesine çağırtmış, ama Hürrem bu isteği reddetmişti. Bu itiraz padişahın ilgisini daha çok çekmiş ve Hürrem’i getirtmelerini emretti. Padişah’ın arzusunu fırsat bilen Hürrem, gözyaşları altında yüzündeki yara izlerini göstererek Mahidevran’ın kendini nasıl dövdüğünü padişaha anlatmıştı. Bunun üzerine Kanunî, Mahidevran’ı Harem’den uzaklaştırarak, oğlu Şehzâde Mustafa’nın yanına gönderdi. Bundan sonra Hürrem’in tek amacı vardı. Oğullarından birinin padişah olmalarını garantilemekti. Bunun için de önündeki en büyük engel Mahidevran’ın oğlu Şehzâde Mustafa’ydı. Şehzâde Mustafa’yı ortadan kaldırmak için damadı, Ve­ziriazam Rüstem Paşa ile birlikte hareket ederek, önce şehzâdeyi Kanunî’nin

gözünde şüpheli duruma düşürüp, daha sonra da babasının gözleri önünde boğulmasına neden oldular. Hürrem Sultan, ölmeden önce oğullarının biri­nin padişah olduğunu göremese de Şehzâde Mustafa’yı ortadan kaldırarak II. Selim’in padişah olmasının yolunu açmıştı.

Hürrem Sultan, oğullarının yolunu açarken kendisi için de bazı iyi işler yapmaktan geri kalmıyordu. 1536’da Aksaray’da kubbeli bir camii ile şadırvan, bunların yanında imaret medrese, darüşşifa ve mektep, Mekke ve Medine’de birer imaret yaptırdı, Edirne’ye de dışarıdan su getirtti.

Kanunî ile 1558’de Edirne’ye gittikleri zaman rahatsızlandı ve doktorların tüm müdahaleleri bir işe yaramadı. İstanbul’a getirildikten kısa bir sonra da vefat etti. Bugün Süleymaniye Camii yanındaki türbesine defnedildi.

KÖSEM SULTAN

Kösem Mahpeyker’in nereli olduğu, ilk adı ve ne zaman Harem’e getirildiği bilinmez. Ancak Harem’e girdikten sonra yüzünün tüysüz ve pürüzsüz olması nedeniyle Mahpeyker, yani Ay yüzlü adı verildi. Ama yine bu özelliğinden dolayı verilen “Kösem” lakabı daha çok kullanıldı. Kösem’in diğer bir manası da “Sürünün önünde giden, öncü lider” demektir. Kösem Mahpeyker Sultan, isminin anlamıyla bütünleşen bir hayat sürerek Osmanlı tarihinde birçok ilke öncülük etti.

1603’te 13 yaşında tahta çıkan I. Ahmed’in hükümdarlığının ilk yıllarında ilgisini, ay yüzlü Kösem Mahpeyker çekti ve ilişkilerinden sırasıyla Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Şehzâde Süleyman, Şehzâde Murad, Şehzâde Kasım ve Şehzâde İbrahim dünyaya geldi. Kösem Sultan, I. Ahmed’in hükümdarlık senelerinde siyasette pek fazla etkili olamadı.

  1. Ahmed 1617’de vefat ettikten sonra tahta kardeşi I. Mustafa çıkarıldı. Osmanlı tarihinde ilk defa bir hükümdarının yerine kardeşi padişah olmuştu. Bu ilke Kösem Sultan önayak oldu. Çünkü I. Ahmed’in yaşayan en büyük oğlu II. Osman, yani Genç Osman padişah seçilirse Kösem’in oğulları Murad ve İbrahim’in öldürülmeleri kaçınılmazdı. Zaten II. Osman’ın annesi Mahfiruz, Mahpeyker’in Harem’deki en büyük rakibesiydi. II. Osman, 1618’de tahta çıktığında annesi Mahfiruz henüz bilemediğimiz bir sebepten dolayı gözden düşüp Harem’den atılmıştı. Kösem, oğullarının hayatını tehlikeye sokacak olan en büyük rakibesinden de bu vesileyle kurtulmuştu.

Kösem Sultan, Genç Osman ve I. Mustafa’nın hükümdarlık yıllarında oğullarını öldürülmekten kurtarmayı başardı. I. Mustafa’nın tahttan indiril­mesinden sonra padişah olarak IV. Murad’ın seçilmesi Kösem’in hayatında önemli bir dönüm noktasıydı ve oğlunun padişah olmasıyla “valide” maka­mına yükselerek Eski Saray’dan, Topkapı Sarayı’na taşındı. IV. Murad küçük yaşta padişah olduğundan, Kösem Sultan iktidarı 1632’ye kadar fiilen elinde tuttu. 1632’de devlet yönetimine el koyan IV. Murad, Revan ve Bağdat sefer­leri ile tahttaki yerini sağlamlaştırdı ve annesinin devlet işlerindeki nüfuzunu ortadan kaldırdı. Sultan Murad’ın son anlarını yaşarken Şehzâde İbrahim’in öldürülmesini emretmesine rağmen Kösem Sultan’ın gayretleri sayesinde bu emir uygulanmadı. Çünkü İbrahim, Mahpeyker’in siyasî kariyerinin garanti­siydi ve Osmanlı hanedanının hayatta olan tek erkek vârisiydi. Kösem Sultan, Şehzâde İbrahim’in canını Sultan Murad’ın pençelerinden kurtarırken Osmanlı Hanedanı’nın da yok olmasını önlemişti. Ancak Sultan İbrahim, annesini endişelendirecek kadar kadınlarla ilişkiye girmeye başlayınca ana ile oğul ara­sında gerilimli günler yaşanmaya başladı. En sonunda Sultan İbrahim, Kösem Sultan’ı Harem’den kısa bir süreliğine de olsa uzaklaştırdı. Kösem Sultan, oğlunun bu davranışını affetmeyecek ve Sultan İbrahim’in tahttan indirilerek, öldürülmesine göz yumacaktı.

Kösem Sultan’ın ikbal yıldızı torunu IV. Mehmed’in tahta çıkarılmasıyla daha da parladı. IV. Mehmed’in annesi Turhan Sultan daha tecrübesiz olduğu gerekçesiyle Kösem Sultan Osmanlı tarihinde bir ilk olarak Valide-i Muazzama ünvanı ile Harem’de bırakıldı. Ancak Turhan Sultan’ın giderek siyasette etkili olmaya başlaması Kösem Sultan ile onu rakip durumuna getirdi. Kösem Sultan, Turhan Sultan’ı öldürtmek için bir düzen hazırladı. Ancak Kösem eştiği kuyuya kendisi düştü ve feci bir şekilde Osmanlı tarihinin en meşhur cellatlarından biri olan Kara Ali’nin acımasız ellerinde son nefesini verdi.

3 Eylül 1651 sabahı Kösem’in ölüsü sevenlerinin gözyaşları eşliğinde önce Eski Saray’a götürüldü. Oradan da eşi Sultan I. Ahmed’in türbesine gö­türülerek defnedildi. Böylece “Kadınlar Saltanatı” denilen dönemin en güçlü kadını olan Valide-i Muazzama Kösem Mahpeyker Sultan, Valide-i Maktule, yani “Katledilmiş Valide Sultan” olarak tarih sayfalarındaki müstesna yerini aldı. Bugün I. Ahmed’in türbesine gidenler Kösem Mahpeyker’in burada da özel bir yerinin olduğunu görürler. Çünkü burada Kösem Sultan’ın dışında ne başka bir hasekinin, ne de başka bir validenin sandukası yoktur. Yaşamında

da araları iyi olan II. Osman’ın da sandukası bu türbede yer almaktadır. Sanki annesi Harem’den çıkarılan Genç Osman’a da analık yapmaktadır. Ayrıca bu türbede Kösem’in kızları Ayşe ve Fatma’nın sandukalarıyla, IV. Murad’ın ve Sultan İbrahim’in oğulları ile kızlarının da sandukaları vardır. Burada yer al­mayan tek aile ferdi Sultan İbrahim’dir. Ayasofya haziresinde annesi, babası ve kardeşleri ile evlatlarından ayrı olarak defnedilen İbrahim cariyeleri annesine tercih etmesinin cezasını çeker gibi yalnızlığa terkedilmiştir.

HATİCE TURHAN SULTAN

1627’de Rusya’da dünyaya geldi. Daha on iki yaşındayken Tatar akıncıla­rına esir düştü ve Kör Süleyman Paşa tarafından satın alındıktan sonra Kösem Sultan’a hediye edildi. Adeta bir güzellik abidesi olan Turhan Sultan zekâsını da kullanarak önce Kösem Sultan’ın takdirini kazandı ve daha sonra da Sultan İbrahim’in gözüne girdi. Sultan İbrahim’den Şehzâde Mehmed’i dünyaya getirdi. Bu doğum sıradan bir doğum değildi. Sönmek üzere olan Osmanlı hanedanı için bir kurtuluştu. Turhan Sultan, Harem’de Kösem Sultan’ın gölgesinde kalmasına rağmen özellikle oğlu IV. Mehmed’in hükümdar olmasıyla gelin ile kaynana arasında zorlu bir mücadele başladı ve bu mücadeleden Turhan Sultan zaferle çıkmayı bildi. Artık Harem’in en büyük hakimi olmuştu. Tur­han Sultan, Köprülüler’in sadrazamlık makamına gelmesinden sonra yavaş yavaş elini siyasetten çekti ve kendini daha çok hayır işlerine adadı. İlk olarak Çanakkale Boğazı kalelerini inşa ettirdi. Daha sonra ise III. Murad’ın hanımı Safiye Sultan tarafından yapımı başlatılan ancak bir türlü tamamlanamayan Eminönü’ndeki Yeni Camii’ni tamamlattı. 1682’de vefat etti ve daha önceden yaptırdığı Yeni Camii’deki türbeye defnedildi.

Avrupalıların Haremle İlgili Görüşleri

Avrupalılar için Harem her zaman ilgi uyandıran esrarengiz ve hayalleri süsleyen bir yer olmuştur. Batılılar, haremle ilgili cinsel hayaller kurmuşlar ve yüzlerce hayali kitap kaleme almışlardır. Üst düzey devlet görevlilerinin bile girmelerinin mümkün olmadığı Harem’i Avrupalı Hristiyanlar’ın görmeleri hayal bile edilemezdi. Buna rağmen Avrupalılar, Harem’le ilgili birçok hayali bilgiyi kitaplarında anlatırlar. Örneğin, XVII. yüzyılda İngiliz Elçiliği Kâtibi Rycaut, padişahın geceyi geçireceği cariyeyi seçmek için iki sıra hâlinde dizil­miş cariyelerin arasından geçerken beğendiği güzelin önüne mendil bıraktığını söyler. Ancak bu bilgi bir fanteziden ileri gitmez. Avrupalılar’ın Harem’le ilgili yazdıkları eserlerin bir iki istisna dışında tamamı uydurmadır.

Bu istisnaların başında da Lady Montagu gelmektedir. III. Ahmed devrinde İngiltere’nin İstanbul elçisi olan Wortley Montagu’nun eşi olan ve 1717-1718 tarihleri arasında İstanbul’da bulunan Lady Montagu, Osmanlı haremine gi­rebilen nadir Avrupalılar’dandı. Mektuplarında Rycaut’un fantezisinin doğru olmadığını yazar ve daha önce bu konularda kalem oynatan Batılılar’ın nasıl hayallerini gerçek olaylarmış gibi okuyuculara aktardıklarını anlatırken hayret etmekten de kendini alamaz.

Osmanlı harem hayatı ile ilgili ilk bilgileri 18 Nisan 1717 tarihli mektubunda Edirne’deyken evini ziyarete gittiği Veziriazam Kayserili Mehmed Paşa’nın eşinin haremi hakkında yazdıkları sayesinde öğreniyoruz. Yemeğe davet edilen Lady Montagu, misafir olduğu evde harem ağası tarafından karşılanmış ve yemek hazırlanana kadar ev sahibesi hanım ile derin bir sohbete dalmıştır. Dikkatini çeken ilk şey evin gayet sade olmasıdır. Daha sonra Türk usûlü yemekler yendik­ten sonra da kahveler içilmiştir. Yemek faslından sonra evin hanımı konaktaki saz takımı ve çengiler ile misafirine unutulmaz bir müzik ziyafeti vermiştir. Kadınların ısrarı üzerine Lady Montagu kethüdanın da evine gitmiştir. Lady, gittiği bu iki evi bir kadın hassasiyeti ile mukayese eder ve sahibelerin dünya algılarının nasıl evlerine yansıdığını sanatkârâne bir şekilde bize aktarır. Yine kethüdanın evine girerken kapıda harem ağası dediği kişi tarafından karşı­lanır. Ev hanımı olan Fatma Hanım’ın güzelliği adeta Montagu’nun dilinin tutulmasına neden olur. İngiltere’de Fatma Hanım kadar bir güzel kadının bulunamayacağını iddia eder. Daha sonra da bu ikinci konakta kendisi için tertip edilen ve insanı çok etkileyen Türk dansı ve musikisinden bahsederek Osmanlı Haremi’ni anlatmaya devam ediyor.

 

KAYNAKÇA:

  1. Özaydın- N. Bozkurt-M. İpşirli-D. Esemenli, “Harem”, DİA (=Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi), XVI, 135-152.
  2. Çağatay Uluçay, Haremden Mektuplar, İstanbul 1956.
  3. Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, İstanbul 1950.
  4. Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara 1980.
  5. Ekmeleddin İhsanoğlu, “Batı Bilimi ve Osmanlı Dünyası: Bir İnceleme Örneği Olarak Modern Astronomi’nin Osmanlı’ya Girişi (1660-1860)”, Belleten, sayı: 217 (An­kara 1992)
  6. Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi, İstanbul 2009.
  7. Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), Ankara 1999.
  8. “Harem Üzerine I-II”, Milliyet, 21 Ağustos 2005.
  9. Leslie Pierce, Harem-i Hümayun, çev. Ayşe Berktay, İstanbul 1993.
  10. M. Penzer, Harem, çev. Doğan Şahin, İstanbul 2000.

http://www.beybut.com/harem/

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.