Muhsin Yazıcı

Atatürk Diktatör Müydü?

Bütün Sakıncalı Düşünür okurlarına merhaba!

Bu yazıda, yakın tarihimizin en önemli ismini, Mustafa Kemal Atatürk’ü, objektif bir bakış açısıyla ele alacağız. Bilindiği gibi, Atatürk hakkında en çok dile getirilen konulardan biri de, kendisinin bir “diktatör” olup olmadığı konusudur.

Bu konuda, yerli ve yabancı on binlerce tarihçinin kalem oynattığını göz önüne alacak olursak, girizgahını yapmakta olduğumuz konunun ne denli önemli ve tartışmaya uygun olduğunun ancak ayırdına varabiliriz. O halde, tarih biliminin gerekli kıldığı OBJEKTİFLİK ilkesinin ışığı altında, yakın tarihimize doğru gerçekçi bir geri dönüş yapmakta yarar var.

Diktatör Ne Demektir?

Diktatör kelimesi, TDK’nin de isabetle belirttiği gibi, “tüm siyasi yetkileri elinde bulunduran, zorba” olarak tanımlanır. Bu tür yöneticilere, özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısında rastlamak pekala mümkündü. Kendisinden başka hiçbir otoritenin varlığını kabul etmeyen ve sahip olduğu güç açısından, bir hükümdardan çok da farklı bir konumda bulunmayan diktatörler, egemenlikleri altındaki ülkenin üzerinde tamamen KEYFİ ve KİŞİSEL ÇIKAR GÜDEN bir yönetim kurarlar. Bu tür yöneticiler, “kuvvetler ayrılığı prensibini” ters yüz etmek suretiyle diktatör olurlar. Şöyle ki, anayasa hukuku bilimince; yasama, yürütme ve yargı organlarının tamamının yetkilerinin, yürütme organının temsilcisi konumunda olan devlet başkanında toplanması haline diktatörlük adı verilir.

Yani diktatör olan kişinin; hem kanunların çıkarılmasında tek yetki sahibi olması, hem bunları tek başına uygulaması ve hem de yasalara aykırılığın cezalandırılmasının, yani yargılama eyleminin bizzat kendisinin egemenliği altında olması gerekir. (1) Ayrıca, diktatörlükle yönetilen bir ülkede; fikir, basın, vicdan ve ifade özgürlüğü gibi temel özgürlüklerden bahsetmek bile hayalin ötesindedir. Aksine, tam anlamıyla ZORBA bir yönetimin hakimiyeti vardır. Sözün özü, tek kişinin iki dudağı arasındadır koca bir milletin geleceği, yaşamı, varlığı… Maalesef, bu durumun yakın tarihte pek çok örneğine rastladık: Adolf Hitler, Benito Mussolini, Salazar, Joseph Stalin, Franco, Çavuşesku…

Bu arada, önemle belirtmemiz gerekir ki, diktatör kelimesinin kökeni Roma devrine uzanan başka bir teknik anlamı daha bulunmaktadır. Şöyle ki, Romalılar savaş gibi olağanüstü dönemlerde kendilerine bir diktatör seçerlerdi. 6 ay için görev yapan bu diktatör, her konuda tam yetki sahibi kılınırdı. Milli Mücadele sürerken, kendisine TBMM tarafından başkomutanlık sıfatı verilen Atatürk’e, bu teknik anlamı esas alarak “diktatör” sıfatını yükleyen bazı yazarlarımız bulunsa da (2), yazımızın konusu açısından, “diktatör” kelimesinin ilk akla gelen anlamı üzerinden bir yorum geliştireceğiz.

Atatürk’ün Yetkileri Nelerdi?

Değerli okurlar, yukarıdaki paragrafta da belirtmiş olduğumuz gibi, diktatörlerin olağandışı üstün yetkilerle donatılmış olması ve kendisinden başka hiçbir otoritenin ve YETKİN güç sahibinin bulunmaması gerekir. Öyleyse, Mustafa Kemal Atatürk‘ün 1923’ten sonra, cumhurbaşkanı olarak hangi yetkilerle donatılmış olduğunu ortaya koymamız gerekmektedir. Konunun daha net anlaşılması adına, en son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Atatürk’ün yaşadığı dönemde, cumhurbaşkanının yetkilerinin hukuken son derece SINIRLI olduğunu kabul etmek gerekir. Öyle ki, Atatürk’ün cumhurbaşkanı olarak geçirdiği süre boyunca, yürürlükte olan 1924 Anayasası’na göre, “KANUNLARI VETO ETME HAKKI” bile bulunmuyordu! Uygun bulmadığı kanunları meclise yeniden görüşülmesi için iade eder, meclis aynı kanunu değişiklik yapmadan cumhurbaşkanına yeniden gönderirse, cumhurbaşkanının artık o kanunu onaylamaktan başka çaresi kalmazdı. Üstelik, cumhurbaşkanının yaptığı her işlem, başbakanın onayına bağlıydı. Yani, cumhurbaşkanı bir işlem yapar ve başbakan bunu onay vermezse, bu geçerli bir işlem olmazdı! Ayrıca belirtelim ki, mevcut anayasamızda cumhurbaşkanının sahip olduğu meclisi fesih yetkisi, o zaman için Atatürk’e bile verilmemişti… Cumhurbaşkanının en önemli işlevi, meclisten güvenoyu alabilecek bir kişiyi başbakan olarak atamaktan ibaretti. (Bu yetkilerle, özellikle Atatürk’ün cumhurbaşkanı olduğu dönemde dünyada son derece yaygın bir hale gelmiş olan diktatörlerin yetkileri arasında bir kıyaslama yapıldığında, Atatürk’ün yetkilerinin son derece meşru ve sınırlı kaldığı göze çarpan bir gerçek halini alacaktır.)

Ayrıca, “Atatürk’ün her söylediği kanundu” diyebilmemizin de objektif bir değerlendirmeyle mümkün olmadığını söylememiz bir zorunluluktur. Örnek vermek gerekirse; çok istemesine karşın, Doğu Anadolu toprakları başta olmak üzere toprak ağalığı sistemini kökünden yıkarak çiftçiyi baştan ayağa topraklandırmak amacını güden “Toprak Reformu Yasası”; Atatürk’ün ısrarlı taleplerine rağmen TBMM’den bir türlü çıkmamış, ana esasları meclisteki “toprak ağaları” tarafından sürekli reddedilmiştir. Netice itibariyle Atatürk, amacının bir kısmına ulaşabilse de, önemli bir kısmına ulaşamamıştır. Dolayısıyla, her söylediği kanun olan bir kişinin, bu yasayı da istediği gibi yürürlüğe sokabilmesi gerekirdi, öyle değil mi?

Bu konuda, şu duruma da önemle değinmek lazımdır: 1923 sonrasında, Atatürk Devrimleri adıyla andığımız bir döneme girilmiştir. Ölümüne değin sadece inkılapların gerçekleşmesiyle meşgul olmuş olan Mustafa Kemal, gündelik siyaseti neredeyse tamamen başbakanın kontrol ve yetkisi altında olan hükümete bırakmıştı. Yani, cumhurbaşkanı olan M.Kemal Atatürk’ün dışında, hem hükümet hem de bizzat başbakanın YETKİN bir güç sahibi olduğu açıkça karşımıza çıkan bir gerçektir. Bu da, bir diktatörün tabiatıyla uyuşan bir durum değildir. Diktatör, yönetimdeki tek güç odağı olmalıdır. Bununla birlikte, Milli Mücadele’nin başkomutanı olarak yurt çapında kendisine duyulan sonsuz güven, Atatürk’e daima bir “ayrıcalık” tanımıştır. Yani, gerek TBMM’den çıkan kanunların ve alınan kararların, ve gerekse tüm yurdun devrimci bir kimliğe bürünmesinin üzerinde, elbette ki Mustafa Kemal’i güçlü bir etkisinin olduğu da yadsınamaz bir gerçekliktir. Neticede, devletin başında bulunan Atatürk’ün, aynı zamanda “devrimci-inkılapçı” bir rejim kurucu olduğunu da düşünürsek, bu etkiyi olağan karşılamak gerekecektir.

Ancak unutulmamalıdır ki, diktatör olup olmadığını tartıştığımız bu kişi, bütün bir milletin varlık yokluk mücadelesinde başkomutanlık yapmış, bir avuç insanla yedi düvele karşı savaşmış, işgalcileri iç ve dış düşmanların varlığına rağmen yurdundan kovmuş bir cumhurbaşkanıdır. Bu cumhurbaşkanı, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının hemen ardından, PADİŞAH OLUP SALTANAT SÜRME İMKANI VARKEN, milli egemenliğe dayalı bir CUMHURİYET kurmuştur. 

Aynı cumhurbaşkanı, savaştan sonra yan gelip yatmak imkanı varken, milletini muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmak, ortaçağ karanlığından kurtarmak için geceli gündüzlü çalışıp arasız devrimler yapan kişidir. Üstelik tüm bunları, ileride türlü iftiralara uğrayacağını, canının dahi tehlikede olacağını bilerek, büyük bir fedakarlık ve cesaret örneği göstererek gerçekleştirmiştir.

Bildiğiniz hangi diktatör, kişisel çıkarlarını bir kenara itip bir okuma yazma seferberliği başlatmış, tüm ulusa kadın erkek ayırt etmeksizin seçme ve seçilme haklarını teslim etmiş, ulusunun emperyalist İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılara köle olmaması için boynunda bizzat padişahın çıkardığı idam fermanıyla dolaşmıştır? Hangi diktatör, SALTANAT SÜRMEK İMKANI VARKEN, türlü zorlukları göze alarak milli egemenliğe dayalı bir cumhuriyet kurar?

“18 Mart 1920’de; İstanbul’daki Meclis-i Mebusan, toplantılarını, “uygun bir zaman ve uygun bir yerde sürdürmek üzere”, “ertelemiş”(talik etmiş) ve Mustafa Kemal, “yeni seçilecek olanlar ve olağanüstü yetkilerle”, bu Meclis’i Ankara’ya davet etmişti. Fakat Meclis’in toplanması gecikince, Mustafa Kemal sinirleniyordu. Bir gün; yakın arkadaşı Yunus Nadi, “Paşam, her kerameti Meclis’ten beklemeyelim”, gibisinden bir şeyler söyleyince; Mustafa Kemal’in, ilginç bir yanıtı olmuş: (dili sadeleştiriyorum)… Ben, bilakis her kerameti, Meclis’ten bekleyenlerdenim, Nadi Bey. Öyle bir devreye yetiştik ki; burada, her iş, meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara dayanmakla; milletin genel eğilimlerinde, tercüman olmakla elde edilir… Önce Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve onun adına, Meclis’tir… Buna, iki üç şahıs karar veremez…”

KAYNAK: Toktamış Ateş, Atatürk ve Diktatörlük.

1924 Anayasası’na Atatürk’e tanınmış olan yetkilerin, bir diktatör için söz konusu olamayacak kadar sınırlı olduğunu ortaya koyduk. Ayrıca, 1924 Anayasası gibi YÜRÜTME ORGANINA DEĞİL YASAMA ORGANINA ÖNCELİK VEREN bir anayasanın, 1920 ve 1930’ların diktatörlerinin yaygın olduğu bir dönemde hazırlanmış olduğunu da önemle hatırlatarak bu başlığı kapatalım.

Atatürk Özgürlükçü Biri Miydi?

Basit bir düşünüşle kavranılacaktır ki, diktatörlüğün bulunduğu bir yönetimde demokrasiye, fikir, vicdan ve özellikle de BASIN ÖZGÜRLÜKLERİNE ye yoktur. Çünkü otorite o denli tek bir kişinin elinde toplanmıştır ki, özgürlük namına hiçbir şey bu baskıdan gözünü dahil açamayacak hale gelmiştir. Bu tür yönetimlerde, mevcut iktidarın düşüncelerinden başka hiçbir düşünce yaşama imkanı bulamayacak, o oluşum bir şekilde yok edilecektir.

SSCB Devlet Başkanı ve Diktatörü Joseph Stalin.

SSCB Devlet Başkanı Stalin bunu yapmıştır. Aynı şekilde Nazi Almanyası, İtalya, Portekiz ve İspanya da bu durumdadır. Farklı düşünceler, muhalif sesler bu ülkelerde en iyi olasılıkla nazikçe susturulmuşlardır. Yargısız infazlar neticesinde katledilenleri, türlü metotlarla sesleri kesilenleri saymayalım bile… İşte bu durumlar, hiç kuşkusuz birer diktatörlük örneği teşkil etmektedir. Şimdi, aynı durumu Atatürk Türkiyesi için değerlendirmeden önce önemle ifade edelim ki, Türkiye 29 Ekim 1923 tarihinde bir DEVRİM yaptığı için, bir devrimin özelliklerine göre bir kıyas ve değerlendirme yapılmalıdır. Öyleyse; bir devrimin, beraberinde mutlak surette bir otoriteyi de getireceğini belirtmemiz gerekecektir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha doğarken boğulmamak, yaşayabilmek için rejimi korumak amacıyla hareket etmekten başka çaresinin olmadığını da ifade etmemiz bir zorunluluktur. (3) Genç cumhuriyetin, bazen GÜÇ KULLANARAK cumhuriyet karşıtlığını yok etmeye çalıştığını söyleyebilirsek de, bunun bir devrim için çok doğal olduğunu da reddedemeyiz. Unutulmamalıdır ki, Fransız Devrimi’nde (1789-1794 arasında) yaklaşık olarak 17.000 kişi; Rus Devrimi’nde ise (1917 Ekim) milyonlarca muhalif katledilerek susturulmuştur. Bir ihtilal (devrim) için çok olağan sayılan bu gibi tatsız olaylar, Türkiye’de görülmüş dahi değildir. (4)

Atatürk’ün Bilinmeyen El Yazıları ve Konuşmaları

Yukarıdaki ek bilgiyi verdikten sonra, kıyaslamamızı sürdürebiliriz. Diktatörlüklerin, muhalif hiçbir oluşuma tahammülü olmadığından söz etmiştik. Bakınız, Atatürk bu konuda ne söylüyor: “Tek parti sisteminden yana ilk söylenebilecek mahzur, Meclis yalnız bir partinin mensuplarından olunca, o partinin iktidar mevkiinde tuttuğu hükümetin icraatının YETERİ DERECEDE MÜNAKAŞA VE TENKİT EDİLEMEMİŞ OLMASINDANDIR. Bunlardan başka sebepler de inzimam eder. Yavaş yavaş hükümet ve cumhurbaşkanı, Meclisten aldıkları yetkiyi tenkitsiz kullanmaya alışabilirler. Bu durum, adet derecesinde kökleşebilir. Çünkü tenkitsiz iş görmek, tenkit edileceğini düşünerek iş görmekten daha kolaydır. Zamanla bu durumun nasıl bir şekil alacağını kestirmek çok güçtür. Memlekette CHP ve Serbest Fırka birbirini kontrol edecek, birbirlerinin fikirleri, hareketleri hakkında efkarı umumiyeyi (hükümeti) tenvir edecektir. Yeni fırka, bu sebeple bendenizce teşvik olunuyor. (1930)” (5) Görüldüğü gibi, bir diktatörün söyleyebileceği türden sözler değildir bunlar… CHP’ye muhalefet etmek için kurulmuş olan Serbest Fırka, bizzat Atatürk’ten destek bile görmüştür. Muhalif bir oluşuma destek vererek demokratik bir ortam oluşturmak isteyen diktatör olur mu?

Keza, diktatör olup olmadığını tartıştığımız kişinin, düşünce özgürlüğü hakkında dile getirmiş olduğu şu sözleri de hatırlatalım: “BASIN ve içtima hürriyetleri olmadan ve umuma ait işler GENİŞ BİR TENKİT SAHASI BIRAKILMADAN hükümet vazifesini ifa edemez. Bu nedenle, tenkit ve münakaşa daima hürdür. Hükümeti ve Meclisi daima dikkatli bulunduran, işte bu tenkit ve münakaşa hürriyetidir. EN BÜYÜK HAKİKATLER VE TERAKKİLER, FİKİRLERİN SERBEST ORTAYA KONMASI İLE MEYDANA ÇIKAR VE YÜKSELİR.” (6)

1925 yılında yayın faaliyetine başlayan bir muhalif gazete: Son Telgraf. Kaynak: nadirkitap.com

Değerli okurlar, hatırlayacağınız üzere, bir diktatörün ülkesinde basın, fikir ve ifade özgürlüğünün bulunamayacağını belirtmiştik. Atatürk’ün hayatta olduğu sırada kendisine muhalif yayın ve propaganda yapan pek çok kitap ve gazetenin yayımının baskıyla karşılaşmadığını da ifade etmeliyiz. Bunların özellikle İstanbul basınınında bazı yıllarda çoğunlukta bile olduğunu söyleyebiliriz. Bu gazetelerin başlıcaları şunlardı: Peyam-ı Sabah, Son Telgraf (1925), Tanin (1923), Tevhid-i Efkar… Hatta, 29 Ekim günü cumhuriyet ilan edildiğinde, Atatürk’ün muhalifi olan Rauf Bey, Tanin gazetesine verdiği röportajda Mustafa Kemal’i bir diktatör olarak suçlamıştır. Ayrıca, Armstrong isimli bir İngilizin (azılı bir düşmanlıkla) kendisi hakkında türlü iftiralar barındıran “Bozkurt” adlı kitabını, bizzat onaylayarak yayıma girmesine engel olmamıştır. Zira, inandığı şey şudur: Fikir, ifade ve basın özgürlüğü, beraberinde gelişimi ve yükselmeyi de getirecektir.

Son olarak; diktatörlerin, demokrasi fikrine de açıkça karşı çıkmakta olduklarını da biliyoruz. Madem demokrasi ile diktatörler arasındaki ilişki bu şekildedir, o halde Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin yazmış olduğu şu satırlar okunmaya değerdir: “Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve en akılcı uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir. Bu nedenle, yetkileri sınırlandırılmış bile olsa, hükümdarlık biçimi DEMOKRASİYE ve milli egemenliğe uygun değildir. Artık bugün demokrasi düşüncesi, sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, birçok baskıcı hükümetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür.” (7)

Sonuç

Buraya kadar yaptığımız değerlendirmelerde, bir diktatörün yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerini kendi üzerinde toplaması gerektiğini; bununla birlikte, hüküm sürdüğü ülkede fikir, basın ve ifade özgürlüğünün hiçbir biçimde olamayacağını ve diktatörün tamamıyla keyfi ve kişisel bir yönetim sürmesi gerektiğini belirttik. Anayasal olarak Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı yetkilerinin parlamenter demokrasilerde gördüğümüz gibi “sınırlı” bir nitelik arz ettiğini, ve hatta 1924 Anayasası uyarınca cumhurbaşkanının değil, TBMM’nin yasama ve yürütme yetkisi ile donatıldığını biliyoruz. Ayrıca, bir dikta rejiminde muhalif hiçbir sese yer olmadığının da altını çizmemiz gerektiğinden, 1920-1924 arasında faaliyet göstermiş olan I.TBMM’nin MUHALİFLERLE DOLU OLMASINA RAĞMEN kapatılmayıp inatla faaliyetlerinin sürdürüldüğünü de hatırlatmalıyız. Hele ki, tartışmalara vakit ayrılamayacak kadar kritik ve acele bir süreç olan Milli Mücadele döneminde… Eğer bir diktatörün varlığı söz konusu olsaydı, en başta bu meclisin kapatılması gerekirdi. (Ek bir bilgi verelim: 1924 Anayasası TBMM’de görüşülürken, cumhurbaşkanının meclisi fesih yetkisi olmaması gerektiğini savunan iki muhalif milletvekili, Atatürk’ün girişimiyle bakan yapılmıştır. Neticede, 1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanına meclisi fesih yetkisi tanınmamıştır.)

Bu durumların dışında, bir rejim kurucusu olarak karşımıza çıkan Mustafa Kemal Atatürk’ün, genç cumhuriyetin daha doğmadan boğulmasını engellemek amacıyla ZORUNLU olarak yer yer otoriter bir tutum içinde olduğunu da biliyoruz. Örneğin, İngiliz desteğiyle cumhuriyet rejimini yıkmak için ayaklanan Şeyh Sait, Türk ordusunun ciddi kayıplar vermesi neticesinde kanlı bir şekilde durdurulmak zorunda kalınmıştır. Aynı tatsız durumu, Tunceli (Dersim İsyanı) ve Menemen’de de (Kubilay Asteğmen’in kafasının kesilerek cumhuriyete karşı isyan girişimi) görüyoruz. Kurulup faaliyete geçmelerine bizzat Atatürk’ün önayak olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın da kapatılmak zorunda kalınışında aynı neden vardır. Çünkü, söz konusu her iki parti de, kurulmalarından birkaç ay sonra tüm REJİM (CUMHURİYET) KARŞITLARINI istemsizce bünyesinde toplamaya başlamış ve cumhuriyet rejimi için büyük bir tehlike arz eder hale gelmişti. Zira saltanat, halifelik gibi kurumlar tarihe karışmıştı, toplumun bir kesimi bu değişikliği kabullenememişti. Ancak bir devrim gerçekleştiğinde, elbette eski rejim taraftarlarının artık bir karşı-devrim yapma haklarından bahsedilemeyecektir. Bu tür acı olaylar için, elbette “demokratik” diyemeyeceğimiz aşikardır. Ancak, bir rejimin kuruluş sancıları için, tarih sahnesinin görmeye çok alışık olduğu türden olaylar olduğunun da altını çizmeliyiz.

Çıkarılması gereken sonuç şudur: Atatürk, bir rejimin kurucusu ve koruyucusu olarak şüphesiz o rejim içindeki en güçlü etkiye sahip kişiydi, fakat yukarıda da ispatladığımız gibi “tek güçlü” o değildi. “Otoriter” ve “yetkin” olarak vasıflandırma yapabilmemiz mümkünse de, objektif olarak bir değerlendirme yapılacak olursa, “diktatör” dememiz pek de mümkün gözükmeyecektir.

Saygıyla.

KAYNAKÇA

(1): YÜZBAŞI, Firdes, Yarı-Başkanlık Sistemi, Adalet Yayınevi, Ankara, 2015, sf.12 / GÖZLER, Kemal, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Ekin Yayınevi, Bursa, 2016, sf.224

(2): ŞENGÖR, Celal, Dahi Diktatör, Ka Kitap, İstanbul, 2015

(3): ATEŞ, Toktamış, Türk Devrim Tarihi, Der Yayınları, İstanbul, 1993, sf.349

(4): MEYDAN, Sinan, Panzehir, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2016, sf.134 / AYBARS, Ergün, İstiklal Mahkemeleri, Ayraç Yayınları, İstanbul, sf.399

(5): İNAN, Afet, M.Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, MEB Yayınları, İstanbul, 1971, sf.41-42

(6): İNAN, Afet, M.Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, MEB Yayınları, İstanbul, 1971, sf.33/92-93 / ATATÜRK, Mustafa Kemal, Medeni Bilgiler, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2017, sf.99

(7): ATATÜRK, Mustafa Kemal, Medeni Bilgiler, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2017, sf.63/66/177/179/182

Yardımcı Kaynaklar

(8): http://www.haber7.com/yazarlar/toktamis-ates/357639-ataturk-ve-diktatorluk

(9): http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com/2015/08/ataturk-doneminde-toprak-reformu.html

(10): https://www.guncelkaynak.com/nedir/cumhuriyet-donemi-ve-sonrasi-turk-basini/

(11): http://www.academia.edu/14711107/%C4%B0ktidar-Bas%C4%B1n_ili%C5%9Fkileri_Cumhuriyet_D%C3%B6nemi

(12): https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa24.htm

(13): ORTAYLI, İlber, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Yayınevi, İstanbul, 2018

(14): ÖZAKMAN, Turgut, Vahdettin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2015

ERAY SEZER

Sakıncalı Düşünür’de siz de yazabilirsiniz! Detaylı bilgi için,

 

 

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.