Muhsin Yazıcı

Kırsal halkın çağdaşlaşma süreci / Doğan Kuban

İstanbul nüfusu 1949’da 800.000 kişi olarak sayılmıştı. Henüz gecekondular yoktu. Kentin temel halkı İstanbullu ve kentli davranışlara sahip insanlardı. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetle İslam tarihinin tek laik devletini kurmayı başardığı dönem, dünya tarihi perspektifi içinde, eşsiz bir önem taşır.

600 yıl Avrupa sınırında İslam’ın zırhı ödevi görmüş bir devletin, başka örneği olmayan bu radikal değişimi dünya tarihinin de büyük dönemeçlerinden biridir. Çünkü ilk kez Hristiyan ve Müslümanlar bir uygarlık ilkesi bağlamında ortak davranacakları bir platformda buluşuyorlardı.

Tanzimat ve Meşrutiyet çabaları, toplumsal düzen bağlamında ortak bir dünya görüşünün sonuçları değildi. Fakat Osmanlı gençleri arasında, özellikle orduda, ortak bir uygarlık düşüncesini uyandırmış olmalıdır.

Çağdaş uygarlığın temel ilkesi

Kurtuluş Savaşı’nın emperyalizmle mücadele bilinci, Batıyla sürüp giden mücadelenin temellerinin, dinden çok, dünya-insan ilişkilerinin değişik yorumundan kaynaklandığını gösteriyordu. Gerçekten de, çağdaş uygarlığın dünyanın bütün ülkelerinde geçerli olan evrensel ilkelerinden birisi Laiklik’tir.

Bu, kimsenin inancından dolayı toplumsal statüsünün başkalarından farklı olmasını kabul etmeyen bir ilkedir. Kuşkusuz bütün dünya ülkelerinde kendi dininden olmayanları hor gören, düşmanlık gösteren milyonlar var. Bunlar her gün gazetelere yansıyor. Fakat çağdaş ülkeler için laiklik, uygarlığın ‘olmazsa olmaz’larından biri olarak çağdaş toplumu tanımlar.

Türkiye Komünist emperyalizme karşı, Batılı emperyalizmin yanında yer alarak, 1950’den sonra bir Batı müttefiki oldu. Bu Osmanlı geçmişine bakarak anlaşılabilecek bir tavırdır. Ne var ki, komünizm sonlandıktan sonra, Türk halkının büyük çoğunluğu emperyalizmin temelde Batı kapitalizminin doğal özelliği olduğunu anlamadı, anlayamazdı. Bu kırsal kökenli halkın dünya bilgisi ve genel cehaletinin doğal sonucu idi.

Köylülük, cehalet ve kentli kim?

Bu tutumun sayısal nedenleri var: Türk halkının %90’ı, 1950’den önce köylü idi. O günlerde nüfusu 1.000.000’a ulaşmamış İstanbul’un şimdi 20 milyona yakın, köylerden gelen nüfusu var.

Türkiye nüfusunun %75’i bugün kentlerde oturuyor. Nüfusun kentleşmesi buna deniyor. Bu bir kent planlama sözcüğüdür. Yoksa kent nüfusunun artması kentlileşme değildir. Birkaç soru bu gerçeği anlamak için yeterlidir. Örneğin kente gelenlerin kaç yıl sonra kentli gibi davrandıkları gözlemlenip sayısal saptamalar yapılabilir. Kente liseye, üniversiteye gelen genç delikanlı kente katıldığı ortamın özelliğine göre, çabuk ya da ağır kentlileşir. Okumamışın kentli sıfatını kazanması hemen hemen olanaksızdır.

Kentli, kent yaşamına bütün boyutlarıyla katılandır. Bunun içinde doğal bir bileşen olarak, okula gitmek vardır. Gerçi uzun süreden bu yana köylerde de çocukların okula gitmeleri zorunlu. Önceleri çocuklar kendi okullarına yürüyerek giderken, sonradan kötü planlama ve öğretmensizlikten okullar bazı köylerde toplandı. Bu akıl almaz uygulama Türk köylüsüne büyük bir eziyet oldu.

En büyük ihanet

Cumhuriyetin ilk döneminde köy okullarını, köy öğretmenlerin toplumsal statülerini, köy enstitülerini gören ve yaşayan bir kuşağın üyesi olarak dünyada eşi olmayan köy enstitülerini kapatan insanları Türkiye’ye en büyük kötülüğü yapanlar olarak anımsayacağım. Kesin kapanma 1952’de oldu. Bunun Komünizme karşı savaşla ilgisi vardı. Fakat değiştirme yerine yıkmayı düşünen bir ilkellikti. Köye gidecek öğretmenlerin köylülerden yetişmesi, olağanüstü bir yöntemdi.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan etkisi Türkiye’de de çok artmıştı. Bu karar Türk askerini Kore’ye gönderen düşünceye paraleldir.

Bugünkü öğretim kargaşasına kendi ayağımızla geldik. Fakat asıl sorunumuz köylünün kentli olabilmesidir.

Köyden kente gelen aile kentte kendi yörelileri ve köylülerinin yanına göçerse, evinden çıkmayan ve yaşam ortamı değişmeyen köylü kadınla, genelde niteliksiz işçi olarak çalışan ve zaten okuma yazmaları olmayan ve çocuk yapmakta devam edenlerin kente uyum sağlamaları olanaksızdır. Çocukları biraz daha şanslıdır.

Benim kişisel deneylerim, kadınların okuma yazma bilmeden kalması, kocalarının uzun yıllar içinde ilkokulu bitirmesi ve genelde gecekonduda oturup geçimlerini kocanın işçi, kadının hizmetçi olarak sağlamaları idi.

Çocuklarını en çok orta okula kadar okutabildiklerini de biliyorum. Bu durumun 1970’lere kadar sürdüğünü, böyle ailelere yardım etme olanağını bulduğum için anımsıyorum. Göç edenlerin kentin yakın çevresinde hatta içinde yaşadığını, gecekondu sorununun 1950 sonrasının ana planlama sorunu olduğunu biliyoruz.

Bu sorun ağırlıklı olarak 2000‘e kadar sürmüştür. Yankıları bu günlerde de İstanbul’un plansız gelişmesine yansımıştır. 2000’li yıllara kadar çocuklar analarından, babalarından biraz fazla okudular, fakat köylü aile köylü kaldı.

Çocukların genelde orta okula, en çok liseye kadar okumaları da, yine kişisel gözlemlerime göre, 2000’li yıllara kadar sürmüştür. Günümüzde kırsaldan gelen (köy, kasaba) çocuklar lise yerine meslek okullarını seçiyorlar. İstanbul’un çevresine doğru büyümesi genelde kırsal halkın yerleştiği büyük mahallelerin toplumsal gelişmesini etkiliyor. Bunların en ünlüsü 1980’li yıllarda Ümraniye idi. Trakya yakasında da hala ünlü kent büyüklüğünde mahalleler var. Ve bunlara her zaman sorun çıkaran bölgeler olarak bakıldı.

Kentte temel nokta: İnsana saygı

Bütün bu yerleşme süresi 50 yıl sürdü, hala da sürüyor. Bu insanları kentli yapacak olan kent yaşamı, kent ortamı ve eğitim 2000’den sonra daha hızlanmış olabilir. Fakat kent (Medine) medeniyetin olduğu yerdir. Bu İslam’da da böyle tanımlanır. Avrupa’da da Uygarlık kentte olur. Uygarlık üretimi de kentte olur. Yaşamsal ortaklığın, davranışları etkileyerek, insanların birlikte yaşamını kolaylaştırması insana saygının artmasını gerektirir. Bu çağdaş uygarlığın temel aşamasıdır.

Türk kentlerinin büyük bir hızla göç alıp büyümeleri ve bu eğilimin İstanbul’da bütün sınırları geçmesi kentlileşmeyi artırmadı. İnsanlar birbirine kaba davranıyorlar, okuma yazmaları kıt. Okulların düzeyi düştü, öğretmenler yetersiz, öğrenci çok! Bu giderek üniversiteye de sirayet etti. Türkiye’nin cahili kentte. 50 milyondan fazla insan kentlileşmekte zorlanıyor. Van’ın nerede olduğunu bilmeyen, Libya’nın nerede olduğunu bilmeyen, 29 Ekim 1923’ü bilmediğini öğrenen bir televizyoncuya “ben matematik sevmem” diyen lise öğrencisini televizyonda seyrettim. Bunların tipik örnekleri kaldırımlarda, kavşaklarda adam öldüren oto ve motosiklet sürücüleridir.

Kütüphane, resim sergisi, zengin alışveriş merkezi, konser gibi yerlere giderseniz bu kentlileri göremezsiniz. Kitap satın alıp okuyanı da göremezsiniz.

İstanbul, nüfusun 15 milyonu kentli ve uygar olma olanağına daha kavuşamadı. Hangi bilimi, hangi teknolojiyi üretecek?

Davranışlarımızla, ürettiklerimizle, öğretimin uluslararası ölçütleriyle çağdaş uygarlığın neresinde olduğumuzu sorgulamaya cesaretimiz var mı?

Soramaz ve kadere boyun eğersek daha zor dönemlere hazır olmamız gerekecek.

Bunun bir ekonomik kölelik olması şaşırtıcı değildir.

Doğan Kuban

 

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.