Muhsin Yazıcı

Boratav: Emperyalist cephede kaos var

Emperyalizmin “ağababası” olan ABD zayıflamıştır. Amerika devleti, dış siyasette dağılmıştır. Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, CIA uyumsuzluğu vardır. Neo-con / Evangelist fanatizmi her üçünü de kuşatır. Bu kurumlar, karşıt akımlar birbirleriyle çatışır. Bu kargaşaya yekpare bir ”yüce akıl atfetmek”, Amerikan emperyalizminin gücünü abartıyor.

Korkut Boratav ile bu ayki söyleşimizi emperyalizm ve bağımlılık ilişkisi üzerine gerçekleştirdik. Emperyalizmin gelişimi ile birlikte bağımlılık ilişkilerinin aldığı biçim ve emperyalist cephenin bugünkü konumu üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşi anti-emperyalist mücadele çizgisinin hatlarını da çiziyor. Son dönemlerde iktidarın iki yüzlü ABD politikasından yola çıkarak gündeme taşınmaya çalışılan sözde anti-emperyalizm tartışmalarının doğru zeminde yapılması açısından da okunması gereken bir söyleşi.

Emperyalizm denince neden söz ediyoruz, oradan başlayalım.
Emperyalizmin analizi, Marx’ın kuramsal çerçevesinden hareketle 20.yüzyılın başında Lenin, Rosa Luxemburg, Buharin tarafından geliştirildi. Yeni olgular, kuramsal analizi besliyor; revizyonlara da yol açıyor.

Bu analizde, sermayenin tekelleşme eğilimi hareket noktasıdır. Tekelci sermayenin devlet üzerindeki hakimiyeti daha güçlenir. Sermayenin alt katmanları içinde finans kapital öne çıkar; üretken sermaye ile bütünleşebilir veya ondan bağımsızlaşabilir. Kapitalizmin erken aşamasında sömürgecilik, ticaretin öne çıktığı bir süreçti; özellikle hammadde ticaretini denetlemek öncelik taşıyordu. Tam veya yarı-sömürgeleşmeye yol açan siyasi kontrol gerekiyordu.

Sömürgecilik sonrası dönemde, emperyalizmin işleyişi hangi dinamikler üzerinden geliştirildi?
Emperyalizmin 19. Yüzyılın sonlarında kazandığı temel bir farklılık sermaye ihracının dış ticaretin önüne geçmesidir. Sermaye ihracının iki boyutu var. Birincisi doğrudan (üretken) yatırımdır: Madenlere, tarıma, alt-yapıya… İkincisi finans kapitalin kredilere dayalı sermaye ihracıdır; bankalara dayanır. Burjuvazinin rantiyeleşmiş katmanları, paradan para kazanma biçimini alan, borç ve hisse senetlerine dönük spekülatif sermaye hareketlerini besler. Bu dönüşümler kapitalizmin dünya çapında yaygınlaşmasının aracı olur. Dünya kapitalist sistemi de merkez ve çevreden oluşan; hiyerarşik bağımlılık ilişkilerinin egemen olduğu iki kutba ayrılır.

Bu dönüşümler, önce iki cihan savaşı ve Büyük Buhran; sonra da kapitalizmin kırk yıllık Altın Çağı nedeniyle kesintilere uğradı. “Altın Çağ” döneminde yeni bağımsızlaşan çevre ülkeleri, sosyalist blokun da katkıları ile, ekonomik bağımsızlığı güvenceye alma yöntemleri oluşturdular. Merkez sermayesinin yıkıcı rekabetine karşı korumacı duvarlar ardında ulusal sanayileri geliştirilebildi. Spekülatif finans kapitalin giriş-çıkışları engellendi. Bağlantısızlar Hareketi, siyasette de bağımsızlığı destekledi.

Peki bu savunma yöntemlerinin etkisizleşmesi nasıl gerçekleşiyor?
Neoliberal dönüşüm, 20. yüzyılın sonlarından itibaren emperyalist ilişkilerin yeni-baştan yeşermesi anlamına da geldi. Sistemin Türkiye dâhil azgelişmiş çevresinde ekonomik bağımsızlığı gözeten savunma yöntemleri adım adım etkisizleşti; tasfiye edildi. Önce dış ticarette koruma duvarları indirildi; sonra sermaye hareketleri serbestleşti. Örneğin, geçmiş dönemde sermaye birikiminde önem taşımayan borsalarda hisse senetleri ve devlet borç senetleri spekülatif finans kapitale açıldı. Geçmişte, sermaye birikiminin temel finansman kaynağı banka kredileriydi. Borsalar, kâğıttan servetler üzerinde işlem yapan kumarhanelere dönüştü.

Sermaye hareketlerinin sınırsızlaşması, üretim örgütlenmesinde ne tür dönüşümlere yol açıyor?
Geçmişte Üçüncü Dünya’da ulusal devlet veya özel sermayenin üstlendiği sanayi, giderek uluslar-ötesi sermayenin denetimine girdi. Kritik bir değişimi, dev uluslararası şirketler gerçekleştirdi. Üretim süreci parçalara ayrıldı; emek-yoğun aşamalar düşük ücreti kovalayarak farklı coğrafyalara yayıldı. Bu halkalara değer zincirleri diyoruz. Diyelim Apple’ın pazarlayacağı cihazın bazı ara aşamaları ve nihaî montajı Çin’de konuşlanıyor. Ama Çin ile Amerika arasındaki ticaret savaşı, üretimin bazı bölümlerinin Vietnam’a, Malezya’ya, Singapur’a, Hindistan’a Bangladeş’e taşınmasına da yol açabilecektir. Cihaz, nihai piyasada, örneğin Batı’da satılma aşamasına geldiğinde, yaratılan katma değer, farklı ülkelerdeki halkalara ücret farklılaşması izlenerek dağılmıştır.
Arkadaşımız Ahmet Tonak, Tricontinental Enstitüsü için, Apple üretiminde çalışan işçilerinin sömürü oranını hesaplayan bir araştırma yürüttü. Nihaî piyasada Apple’ın satış fiyatında Çin’de üretilen katma değerin içinde işçilerin payı yüzde 4 olarak hesaplandı. Yüzde 96’sı artık değer olarak sermayeye intikal ediliyor. Nihaî fiyattan tüm değişmeyen sermaye (ara-mal, girdi, nakliye, sabit sermaye stokunun amortismanı vb.) düşürüldükten sonra yapılan bir hesaplamadır. Artık-değerin paylaşımı ayrı bir süreçtir. Uluslararası şirketlerin, çevre toplumlarının işçi sınıfları üzerinde olağanüstü bir sömürü oranı söz konusudur… Serbest sermaye hareketlerinden önce düşünülemeyecek bir sömürü…

Sermayenin bu denli hareket kazanması devletle ilişkide ne tür sonuçlar ortaya çıkarıyor?
Sermaye, giderek ulusal niteliğini kaybetmiş, metropol devletlerinin dahi kontrolünden çıkmıştır. Mesela Trump, Apple’ı ABD’ye taşımayı hedeflemiş olabilir; ama çaresizdir. Apple’ın Güney coğrafyasına dağılmış olan üretim aşamalarını Amerika’ya getiremez.
Burada emperyalizmin hegemonyası ve hegemonya çatışma sorunları ortaya çıkıyor.
Emperyalizm kuramı 20.yüzyılın başında oluşurken dünyanın emperyalist güçler arasında paylaşım savaşı gündemdeydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin eşitler arası patron olduğu hegemonik bir işbirliği ortaya çıktı. Emperyalist sistem, çevresine karşı baskıcı ve yıkıcıdır; ama inşa edici özellikleri vardır. Örneğin biraz önce değindiğim meta zincirleri, bu özelliğin bir sonucudur. Çevre coğrafyasının ulusal sanayileri çökertilir; bağımlılık taşınır; ama yeni üretim birimleri, istihdam da yaratılır. Bu özellikleriyle emperyalizm işlevseldir.

Bunun çevre ülkelere yansıması nasıl gerçekleşti?
Neoliberalizm, Üçüncü Dünya’ya önce ithalata, sonra sermayeye kapılarınızı açın çağrısı ile girdi. Mesaj şuydu: “Sınırlarınızı sermaye hareketlerine açın ki kaçırdığınız fırsatları yakalayın. Amerika, Britanya, Batı Avrupa, Japonya gibi yatırıma doymuş, zengin ülkelerdeki tasarruf fazlaları gelip ülkelerinizde yatırıma dönüşsün. Artan yatırımlar büyümeyi getirir; adım adım bizlere yaklaşırsınız.’

Böylece “cennetin anahtarları” vaat edildi. Sermaye hareketlerine ülkeler açıldı, aradan kırk yıl geçti. Sonuç ne oldu? Mesela Türkiye’de sermaye birikim oranı hiç artmadı. Türkiye borçlu bir tüketim toplumuna dönüştü. Sermaye ihracının ana biçimi finans kapital, yani dış borçlanma oldu. Dış borçlanmada ya kredi alırsın veyahut spekülatif finans sermayesi senin devlet borç senetlerine para bağlar; hisse senetlerini almışsa dahi, kâğıtların değerleri artınca satarlar, bunlar için; ayrıca kâr, faiz ödemeleri için döviz transferi ile de yükümlüsün. Tümü, yabancı sermayeye yükümlülüktür; dış borçlanmadır.
Neoliberal söylemin sahteliği anlaşıldıkça emperyalizmin çevre üzerindeki gücü zayıflamaya başladı; zayıflarken saldırganlaştı. İnşa edici özelliğini de yitirdi. Muhalif güçler arttı.

Direnme, muhalefet nasıl, nerelerde kaynaklandı?
Neoliberal söylemin iflası karşısında iki farklı muhalefet güzergâhı gözlendi.
İlk blok Asya’dır. Güney Kore, Malezya, Endonezya, Tayland, 1997-1998 yıllarında o kadar ağır krizlerden ve insafsız IMF reçetelerinden geçtiler ki, sermaye hareketleri serbestliğini denetlemek gerektiğini fark ettiler. Bu ülkeler –sert ya da yumuşak yöntemlerle- kendilerini ağır krize sürükleyen dış kırılganlıklarını onardılar. Spekülatif sermaye hareketlerini denetleyen Çin ve kısmen Hindistan’dan da esinlenerek dış açıklarını yok ettiler.

İkinci tepki ise Latin Amerika’dan geldi. Latin Amerika ülkeleri için 1980’li yıllar askeri faşizmlerle getirilen neoliberal dönemdir. Bu coğrafyanın “kayıp on yılı” diye anılır. 1998’de Venezüella’dan başlayarak 2015’e kadar Latin Amerika’nın önemli bir coğrafyası sola kaydı. Emperyalizm Asya burjuvazilerinin üstlendiği ekonomik bağımsızlık deneyimlerini sineye çekti; ama Latin Amerika’da neoliberalizme muhalefeti temsil eden sol iktidarları askerî, sivil darbelerle, ağır ekonomik, siyasi baskılarla yok etmeye öncelik verdi. Benzer sol bir muhalefet Yunanistan’da çıkınca ABD’nin işlevini Almanya üstlendi.
Emperyalizmin yıkıcı özelliklerinin öne çıktığı en kanlı ve trajik yansıması Ortadoğu’dur. Laik, Batı’ya mesafeli olabilecek rejimleri şiddet yoluyla “rejim değiştirme” furyası, Brzezinski’nin Afganistan operasyonuyla başladı; Irak-Suriye- Libya-Mısır’a kadar uzanan kanlı bir yıkım tablosu ile sürdürüldü. Ne getirdi? Cihatçı şiddeti körükledi; o kadar… Emperyalizm sadece yıkmayı hedeflediği bir dönemdeyiz.

ABD’nin hegemonik konumu bir hayli zayıflamış; özellikle Orta Doğu’da Rusya karşısında gerilemiş iken
Türkiye’nin taşeronluğu dahi tutmamıştır. Bu zafiyet olmasaydı dahi, alt-emperyalist bir güç olabilmek için
Amerikan emperyalizminin dağınık odaklarından birine tam tabi olmak gerekirdi. İktidar bunu dahi beceremiyor.
Kurabildiği tek ittifak, bir odak dahi olmayan Trump’tır.

Emperyalizme karşı mücadele konusu son dönemde özellikle solda da epey karmaşık görünüyor. Buna ilişkin yorumlarınız nelerdir?
Komplo senaryoları yanıltıcıdır; hedefi şaşırtır. Emperyalizmin “ağababası” olan ABD zayıflamıştır. İnşa edici özelliğini yitirmesi zaten bunun bir yansımasıdır. Amerika devleti, dış siyasette dağılmıştır. Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, CIA uyumsuzluğu vardır. Neo-con / Evangelist fanatizmi her üçünü de kuşatır. Bu kurumlar, karşıt akımlar birbirleriyle çatışır. Bu kargaşaya yekpare bir ”yüce akıl atfetmek”, Amerikan emperyalizminin gücünü abartıyor. Eski CIA, Dışişleri, Pentagon uzmanlarının metinlerini, demeçlerini “emperyalizmin programı” gibi görmeyelim. O cephede kargaşa, kaos var.

AKPnin emperyalizmle kurduğu ilişki açısından durum nedir?
Bu dağınıklık içinde Türkiye’yi yöneten zevat, Orta Doğu’da ABD taşeronluğundan bir alt-emperyalist konuma “terfi etme” tutkusuna savruldu. ABD’nin hegemonik konumu bir hayli zayıflamış; özellikle Orta Doğu’da Rusya karşısında gerilemiş iken Türkiye’nin taşeronluğu dahi tutmamıştır. Bu zafiyet olmasaydı dahi, alt-emperyalist bir güç olabilmek için Amerikan emperyalizminin dağınık odaklarından birine tam tabi olmak gerekirdi. İktidar bunu dahi beceremiyor. Kurabildiği tek ittifak, bir odak dahi olmayan Trump’tır. ABD devletinin dağınıklığı içinde Trump, bir “serseri mayın”dır. Bu dağınıklık içinde Türkiye’yi Müslüman kardeşler programına angaje İslamcı bir alt- emperyalist odak oluşturma ihtirası sadece felaket getirmektedir; getirecektir.

***

Solun hareket noktaları

Bu ülke gerçekliği açısından sol bir siyasetin hareket noktaları neler olmalı sizce?
Bugünkü ortamda faşist yönetime karşı üçlü bir program gündemdedir. Programın birinci ögesi: hukuk devleti, insan hakları, parlamenter sisteme dönüş önceliğidir. Bu, siyasî ittifaklar açısından gerçekleşmesi en kolay hedeftir. AKP’den ayrılan “ılımlı İslamcılar”, CHP, Cumhuriyetçi sağ, Kürt hareketi, dış ve iç güç odaklarının da destekleyeceği bir öncelik… Burada ödün verme eğilimlerine karşı, demokratikleşme gündeminin en ödünsüz taleplerini sosyalist sol simgeleyebilir.

İkinci hedef cumhuriyetin kazanımlarıyla ilgilidir. Türkiye toplumunu ve devletini İslamcı doğrultuda dönüştüren, laikliği aşındıran deformasyonların tasfiyesi… Önceki ittifakın katılamayacağı bir hedef… Cumhuriyetçi tabanına rağmen CHP yönetimini dahi ikna etmek mümkün görünmüyor. Bu koşullarda aydınlanmacı taleplerin en katıksız savunucuları da, sosyalist soldur.

Üçüncüsü; neoliberalizmin tasfiyesi. Kırk yıllık bir dönüşüm güncel bir taleple düzeltilemez; uzun mücadeleyle gerçekleşebilecek bir hedeftir. Özünde emekçi sınıfların programıdır; siyaset yelpazesinde sosyalist solun öncülüğü gerekir. Merkez Sağ ile ittifaka savrulmuş, büyük sermaye ile bağlarını gözeten CHP yönetimi, Cumhuriyetçi solun bu mücadeleye katılımını da köstekleyebilir.

Ekonomide uluslararası finans kapitale teslimiyete son vermek, neo-liberalizme, bu boyutuyla emperyalizme karşı bir mücadeledir. Emperyalizme karşı mücadelenin siyasi boyutu, ABD hegemonyasının zayıfladığı ortamda NATO, AB ilişkilerinde ve Orta Doğu’da İslamcı bağlantılara ilişkin kapsamlı bir “arınma programı” gerektirir. Düşünce planında burada da sola büyük görevler düşmektedir.

Sosyalist sol, düşünce hayatında önemli bir ağırlık taşır; bazı konularda öncüdür. Temel güçlüğü, örgütlenme düzlemindeki dağınıklığıdır. Bu handikap, düşünsel ağırlığının siyasete taşınmasında zafiyete yol açmaktadır.

https://www.birgun.net/haber/boratav-emperyalist-cephede-kaos-var-271477

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

Muhsin Yazıcı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.