Muhsin Yazıcı

Bilimsel araştırma yokluğu

İnsanların araştırma yeteneği konusunda farklarının temel nedeninin yetiştikleri ortam ve öğretim olduğunu biliyoruz. Bu sığlık coğrafi ve tarihi koşullarla bir dereceye kadar açıklanabilir.

Her düşünen insanın, toplumsal konumu, eğitimi, bilgisi ve duyarlılığı oranında çevresine doğru bildiğini anlatması önce akıl sonra vatandaşlık sonra da geleceğin yolunu aydınlatacak basit bir uygar insan çabasıdır.

Gözlem yeteneği, insanın sosyal yaşantısı ile ilgilidir. Göçerlerin uzun süreli, periyodik gözlem yapması, yerleşmiş olan toplumlara göre çok sınırlıdır. Kaldı ki buna ilişkin bir bulgu da yoktur. Göçer av ve sürü peşinde otlaktan otlağa dolaşırken yapacağı gözlem, diğer yaratıklar gibi, kendinin ve sürüsünün karınlarını doyurmasıyla ilgilidir.

Avrasya bozkırlarının en geç göçerleri olarak, Türklerin gelişmiş bir gözlem yetenekleri ve böyle bir gereksinmeleri de olamazdı.

Dünya tarihinde Avrasya ve Okyanusya’nın göçerleri, Avustralya, Amazon ve Afrika tropikleri gibi bölgelerin yaşamı var. En hızlı yer değiştirenler Avrasya bozkırı göçerleridir. Coğrafi olarak bu neredeyse Pasifikle, Atlantik arasında bir alandır. Bu bozkıra yaşayanların coğrafi konumun bir özelliği de insanlığın Hindistan’dan Mısır’a ve deniz kıyılarında gelişen yerleşmiş kültür alanlarının sınırında olmasıdır. Bu nedenle eski yerleşmiş uygarlık merkezleri ile ilişkileri olmuştur. Çin’den, Budist Orta Asya ve Hindistan’dan, İran ve Yunan dünyasında etkilenmişlerdir.

En önemli erken Türk tarihçi

Asya göçer gruplarının en büyüğü olan Türklerin kurdukları kısa ömürlü devletlerinin tarihinde dünya kültür tarihine bıraktıkları bir düşünce yapıtı bilinmiyor. Rutger Üniversitesi Türk Tarihi Profesörü Peter B. Golden, Macar dil ve tarihçileri eğitiminde, özellikle bizim de çok iyi tanıdığımız Tibor Halasi-Kun’un yetiştirdiği, olasılıkla en önemli erken Türk tarihi uzmanıdır.

1992’de yayınlanan ‘An Introduction to the History of Turkic Peoples’ adlı, belki de bu konuda yazılmış en bilimsel ve güzel araştırmasının girişinde, kitabını hazırlarken kendisine yardım edenlerin adlarını sayar. Aralarında sadece Türkiye’de tanıdığı Hasan Eren vardır. Bu bizim kültürümüz açısından önemli bir olaydır. 1990’lı yıllarda Türkiye’de –Milliyetçi geçinenlerin kulaklarına da küpe olsun- Bir Türk halkları tarihi yazan Amerikalı tarihçinin adını saydığı Türk uzman. sadece Zeki Velidi Togandır.

O da Türkiye’de yetişmemiştir.

Dünya çapında İslam Tarihi uzmanı bir Türk de yoktur. Bir Avrupa tarihi uzmanı da yoktur. Halil İnalcık gibi Osmanlı tarihini iyi bilen tarihçiler yetişti. Fakat onun klasik Osmanlı tarihi 1603 yılında sona erer. Ulusunu seven bilinçli bir bilim adamının, daha ötesini yazmağa gönlü razı olmamıştır.

Bu olağanüstü olayı Osmanlı tarihinin bir fiyasko olarak bitmesinin kanıtı olarak görürüm. Bu fiyaskonun nedeni, Osmanlı İmparatorluğunun adına yakışır bir kültür ve uygarlık yaratamamasıdır. Bu da iktidarın, ilk çekişmelerden sonra, sistem olarak, hiç değişmeden, ‘tanrısal bir hak’ olarak, Osmanlı sülalesinde kalmış olmasıdır. Bu idari sistemin sonucu olarak, iktidar sahibi, halkı kul olarak görmüş, fethedilen ülke halklarını da amaçları için kullanmıştır.

Uzmanlıkları köle işçi olarak kullandı

Osmanlı diğer Türk devletleri gibi, İran’da İranlıları, Türkiye’de Hıristiyan ve Yahudileri, uzmanlaştıkları bütün alanlarda köle işçi olarak kullanmıştır. Buna, sosyolojik anlamda simbiyotik yaşam deniyor. Bizans ya da Balkan halkları geleneklerini böylece sürdürmüşlerdir. İnşaat, seramik, denizcilik, tarım, yerliler tarafından yapılmıştır. Yüzyıllar boyunca sayısız değişiklik olmuş, yerliler Müslüman olmuş, Türklere yerli teknikleri öğretmişlerdir.

Fakat genellikle zanaatların çoğunluğunu yerli halk yapmıştır. Süleymaniye inşaat defterlerinde, yapılardaki işin büyük çoğunluğunun Müslüman olmadığı görülür.

En büyük etkinlikleri savaş ve inşaat olan Osmanlı sultanlarının mimarları, Müslüman bile olsalar, çoğunlukla Hıristiyan kökenlidir. Osmanlının zanaatı, denizciliği, mimarlığı, yeniçeri ordusu, haremi Hıristiyan kökenli devşirmedir. Bu tarihi, bugün bütün ayrıntıları ile biliyoruz. Bu davranışın Türk’ün yaratıcı olup olmaması ile ilgisi yoktur. Ama, yaratıcılığı ve bilimsel düşünceyi kuruttuğunu görüyoruz.

Bu göçer geçmişin, yerleşik dönemde de geçerli bir yöntem olarak, egemen olduğu toplumlarda halkın bilgi ve teknik birikimini kullanması yöntemidir. Buna ortaklık demek de zordur. Çünkü Türk kökenliler sadece bir azınlıktır.

İstanbul’un en ünlü anıtları Sinan’ındır. 18 ve 19. yüzyılın en önemli sultan yapıları, camiler dahil, Hıristiyan mimarlarıdır. Beyoğlu’nun en ünlü yapılarını Hıristiyanlar tasarlamıştır. 19. yüzyılın adı tanınan Kemalettin ve Vedat Beylerden başka Türk mimarı yoktur. Onlar da yurt dışında okumuşlardır. Bundan elli yıl öncesine kadar pek çok inşaat mesleği Türk ve Müslüman olmayanların elindeydi. Değişik kökenli halkların karışmasından oluşan bugünkü Türk toplumu ulus olarak kendini tanımladığı 20. yüzyıla kadar geleneksel meslekler Müslüman olmayan halkın tekelinde idi.

Hiç bir Osmanlı’nın adı yok

Fatihin bir aralık İtalya’yı ele geçirme projesi ve kendisini Roma İmparatorlarının izleyicisi olarak görmesi ve Gentile Bellini’ye bir portresini yaptırması gibi olaylar tesadüf değildir. Fakat, özellikle Şehzade Cem’in taht kavgası sırasında, Osmanlı’nın Rönesans’a kesin tepkisi, bilimsel gelişmenin bizim tarihimizin dışında kalmasına, daha doğrusu bizim Batının bilimsel gelişmesinin ortak olamamamıza neden olmuştur.

Eğer dünya bilim tarihinde bir tane Osmanlı bulursanız, bunu hemen dünyaya ilan edin. Bayram yapılsın. Adına bir anıt dikelim! Çin, Hindistan, Mezopotamya, Mısır, Yunan gibi Osmanlı’yı da kendine özgü bir uygarlık ortamı olarak hayal edelim. Ne yazık ki böyle bir Osmanlı yetişmemiş. Bu olgu Osmanlı toplum yapısı, ve onun kültür ve uygarlığı ile ilgili bir temel, ve bugünü hazırlayan bir özelliktir.

Türklerin Avrupa dışında geçmişi var

İnsanlık tarihinin göçerlik aşamasının en büyük temsilcileri olan Osmanlı Türklerinin dinamik ve coğrafi olarak Avrupa dışında büyük bir geçmişi var. Bu dünya tarihi açısından önemli olsa da, sonunun Osmanlı toplumun tümel olarak dünyanın bilimsel gelişmesinin dışında kalmasıyla sonlanması, bugün Türkiye’de yaşayanları mutlu yapmıyor. Çağdaş uygarlığın dışına itiyor. Geleceğimizi tehlikeye sokuyor.

Bilimselleşmeyi engelleyen davranış, toplumun, genelde dünyayı anlamak için değil, kullanmak için gözlemlemesi olgusudur. Çoban ve avcı toplumların yaşamsal davranışları böyle bir gözlemi, karar almak için yeterli yapıyordu. Fakat bin yıla yakın bir yerleşme döneminden sonra bu gözlemin giderek karmaşıklaşan dünyayı anlamak için yeterli olmadığını anlamadık mı?

Osmanlılar bunu 18 yüzyılda anladılar. 18-19. Yüzyıllar, din ile sultanlık arasında, tıkanmış düşünsel yapısında, sonunda katı dini doğmaya karşı başarılamayan bir savaştır. Bir bilim akademisi kuramadan, bir Kopernik, Galileo, Newton, Francis Bacon ya da Benjamin Franklin yetiştiremeden dünya sahnesinden silindiler.

Şimdi sahnede miyiz?

Osmanlı toplumunun içine düştüğü durumu kavrayacak zekası, mizahı ve bu duruma verecek yanıtını bilenler kalmıştır:

‘Ört ki ölem!’

Doğan Kuban

*Bu yazı HBT’nin 47. sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.