Muhsin Yazıcı

Kitap düşmanlığı

Bizim memlekette kitap düşmanlığı çok yaygındır. Yakın zamana dek kitap okuma komünistlikle eşitlenirdi. Biri kitap okuyorsa onun adı komüniste çıkardı.

Kitap okuyana iyi gözle bakılmazdı. Çok okumak iyi değildir, insan okuya okuya aklını kaybeder, denirdi. Evde kitap okuyan çocuğuna anne- baba:

-“O kitabı bırak da dersine çalış.” derdi.

Hatta bazı öğretmenler de yazılıda zayıf alan öğrencilerin kitap okuduğunu gördüklerinde, öğrencinin kitap okumasına kızarlardı. Derslerinde iyi not alan, ama hiç kitap okumayan öğrenciler çok makbuldü.

Devletimiz de kitap okuyana kızardı; kızardı ne kelime, kitap okuyanı izlerdi, arkasına polis takardı. Polis mahalledeki gazete bayiine ya da kitapçıya sorardı:

-”Hangi gazeteyi okuyor? Hangi tür kitapları aldı?”

Sonra da yazardı, filan kişi sürekli filan gazete bayiinden falan gazeteyi alıyor ve şu kitapçıdan da hep şu tür kitapları alıyor. ”Okuyan kişinin gazete, kitap parasının nereden bulduğu hep merak edilirdi.“ Buna bir yerlerden para geliyor, ama nerden? Bu kadar gazeteyi, kitabı nasıl alabiliyor? İyi araştırmak lazım.” denirdi. Nedense kumar oynayan, içki içen, kazancını har vurup harman savuran insanların parayı nereden bulduğu hiç merak edilmezdi de gazete ve kitap alanların parayı nereden buldukları çok merak edilirdi.

Hiç unutmam, 12 Eylül’den bir süre sonraydı. Şehir Tiyatroları’nda oyuncu olan Vasfi Rıza Zobu’nun kendi gibi oyuncu olan yeğeni hakkında soruşturma açılmıştı. Vasfi Rıza Zobu gazetecilere yeğenini savunurken, ” Çok iyi çocuktur, kitap neyim de okumaz; neden hakkında soruşturma açtılar, anlayamadım” demişti. İlhan Selçuk köşesinde bu olayı yazdı. Ben de ondan okumuştum.

Her askeri darbede toptan, tüfekten, saçmadan, kurşundan önce kitap yasaklanırdı. Sıkıyönetim Komutanlarının kimler olduğu belli olunca, komutanların ilk işi, kendi alanlarına giren bölgede hangi yayınların yasaklandığını bildiren bildirileri yayımlamak olurdu. Hemen de arama tarama başlardı. Mahallede birinin evine baskın yapıldığında, mahalleli kendi aralarında konuşurdu: “Evinde çok sayıda yasak yayın bulunmuş, artık uzun süre çıkamaz, diyorlar.” Aramalarda “ele geçirilen” bu yasak yayınlar emniyet müdürlüklerinde ya da sıkıyönetim komutanlıklarında tabancanın, tüfeğin, mermilerin, hatta el bombalarının arasında gösterilirdi. Akşam haberlerini televizyonlardan izleyen yurttaşlar kendi çocuklarını uyarırlardı. ” Sende bu kitaplardan yok değil mi? Kitaplarının arasına iyi bak, başımız belaya girmesin.”

Aramalarda “ele geçirilen” Yaşar Kemal’in İNCE MEMED’i,

Fakir Baykurt’un ONUNCU KÖY’ü,

Sabahattin Ali’nin KUYUCAKLI YUSUF’u,

Aziz Nesin’in SAVULUIN SOSYALİZM GELİYOR’u,

Muzaffer İzgü’nün KOMÜNİST İMAM’ı,

Yabancı yazarların yazdığı

SARI TÜTÜN,

ÇELİĞE SU VERİLDİ,

VE DURGUN AKARDI DON,

ANA…

Gibi kitapları da aralarına alırlar ve her akşam seyircilerin karşısına çıkarlardı. Kitapların şiddetle yasaklandığı bu yıllarda kitap okunmazdı, ama küçük büyük herkes bu adını andığım kitapları bilirdi. Ev halkı onları gördükçe aralarında konuşurlardı:

-“Bu akşam ANA yok, fark etmemişim, KUYUCAKLI YUSUF da yok”, derlerdi.

1973 yılının Ekim ayında Siverek Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak göreve başladım. Ortaokul 3. sınıflar 6 şube. Tümünü bana verdiler. Altı saat dersin bir saatini kitap okumaya ayırdım. Yönetmelikte de Türkçe dersinin bir saati okuma saatidir, diyor. Öğrencilere roman, öykü aldırdım, Ben de kendi kitaplarımı okula götürüyorum. O bir saat derste Orhan Kemal’in KARDEŞ PAYI öyküsünü sınıfta okuyorum.

Aziz Nesin’in öykülerinden okuyorum, YEDEK PARÇA’yı çok seviyorlar. Bu öyküde Aziz Nesin biraz varlıklı bir köylünün hayvanlarından bir bölümünü satarak borç harç traktör aldığını, bu traktörle ev halkı ve konu komşu pazara, düğüne gezmeye gittiklerini, traktörle çift sürdüklerini, değirmene, ormana oduna gittiklerini anlattıktan sonra, traktörün arıza yapmaya başladığını anlatıyor. Traktörün daha borcu bitmemişken her arızada bir sürü masraf çıkardığını gülmeceli bir dille öyküledikten sonra köylünün bu işten bıkkınlığını” Orasına yama, burasına yama, canım traktör döndü mü benim şalvarıma” biçiminde uyaklı anlatıyor. Öğrenciler bu üsluba bayılıyor.

Öğrenciler başta biraz sululuk yapmak istediler ama biraz benim otoritem, daha çok da öykülerin güzelliği onları yola getirdi. Bir düzen tutturduk, gidiyoruz. Kasım ayında müfettiş geldi. Kalabalık bir kadro ile geldiler. Türkçe dersini denetleyen diğerlerinden daha yaşlı bir kişi. Dersime dinledi, çıktık biraz konuştuk. Daha sonraki gün de geldi, dinledi. Memnuniyetini bildiren cümleler söyleyince, fırsattan istifade, ”Ben dersin birinde serbest kitap okutuyorum, ne dersiniz?” dedim.

Hangi yazarların kitaplarını okuttuğumu söylemiyorum tabi. Bir nefes aldı, kafasını yukarı kaldırdı, gözlerin boşluğa dikti ve;

-“Başını belaya sokma da ne yaparsan, yap” dedi.

Bu yanıt benim derdime deva olmadı. İleride bir gün sınıfta kitap okuttuğum hem de “muzır” yayınları okuttuğum duyulacak ve şikayet edilecek, ben müfettiş’ten,

-”İstediğin kitapları oku ve okut; hiç çekinme, yeter ki bu çocuklara okuma sevgisi kazandır.” demesini beklerdim.

İlerde hakkımda soruşturma falan açılırsa da denetlemeye gelen müfettiş, bana kitap okutmamı söyledi, derim, diye düşünüyordum. Mesleğimin daha ikinci ayında öğrendim ki müfettiş de bu kitap okutma işinden çekiniyor. Sonra ben bildiğim gibi devam ettim. Okuma dersinin sonunda zil çaldığında öğrenciler okuduğum öykü kitaplarını evde okumak için sıraya giriyorlardı. Önce kitap almayan öğrenciler de kitap edinmeye başladılar ve okuma dersinin başında değiş tokuş yöntemiyle her öğrenci o hafta kendine düşen kitabı alıp evine götürdü.

Öğretmenliğimin daha sonraki yıllarında da öğrencilerime kitap okuma sevgisi aşılamaya çalıştım. Ancak bu, hiç de kolay olmadı. Neyse uzatmayalım.

Birkaç günden beri Köy Enstitüleriyle ilgili yazı yazıyorum ya. Bu kitap okuma ve okutma işi 1946 yılının Ağustos ayından sonra orada da sorun oluyor. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve diğerleri bu konuya anılarında yer veriyorlar.

Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Süleyman Edip Balkır 1946 yılının eylül ayında görevden alınır. Okula arka arkaya müfettişler gelmeye başlar. İngilizce Öğretmeni Berin Tunç okulun kitap seçme komisyonundadır. “Uygarlığın Tuğlası Arifiye Köy Enstitüsü” kitabından aktaralım.

“…Müfettişler, Panait Istrati ve Ignazio Silone gibi yazarların kitaplarını ararlar. Berin Öğretmen, bunların serbest satılan ve yasaklı olmayan kitaplar olduğunu söyleyince çok kızarlar. Dosyasına “komünisttir” notu düşerler. Bu denetimleri, öğretmenler korkuyla izlemektedir. Berin Tunç gelecekte, Cevat Kerim İncedayı aracılığıyla Sirer’e ( Reşat Şemsettin) kadar ulaşıp da ataması yapılmayınca o denetimde konan notun etkili olduğunu öğrenir ve istifa eder.”

Ülkemiz neden bu duruma geldi mi diyorsunuz? Bu soruya yanıt vermeyi sürdüreceğiz.

CENGİZ ÖKSÜZ

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.