Muhsin Yazıcı

Türkiye’de aydınlanma oldu mu?

Aydınlanma (Enlightment, İllumination) kavramı Avrupa’dan geldi. Daha önce göçer Türkler Çinli ile, Budizmle, Ortaasya ile, İslamla, Anadolu ile, Bizansla da aydınlandılar. Fakat çağdaşlaşma anlamında kültürel aydınlanmanın tek anlamı Avrupa Rönesans’ının başlattığı ‘Aydınlanma’nın neredeyse 20.Yüzyıla kadar süren, Ortaçağ sonrası tarihidir.

Sanayileşme ile birlikte dünyanın yaşam ‘mode’unu saptayan Avrupa aydınlanmasıdır. Bunun dünyaya yansıması ve gelişmesi, Avrupa emperyalizminin tarihi içinde biçimlenmiştir.

Farklı ülkelerde, o ülkenin koşullarına bağlı olarak, doğası değişir. Hala devam eden bir süreçtir. Bu toplumsal metamorfoza Japonya her ülkeden önce başladı. Sömürgelerde bir aydın sınıfı gelişmesi olarak aydınlanma bir kaç kentle sınırlı kaldı.

Türkiye 20. Yüzyılda Japonya’yı izleyen ikinci köklü değişimci ülke oldu. Fakat aydınlanma akımının temel düşünce ve felsefesine olumlu bakmakla, onu devlet sistemine entegre etmek ya da uyarlamak, toplumu bu doğrultuda örgütlemek ve kurumlaştırmak, çağdaş toplum davranışlarını topluma yayma, bugünden yarına devletin verdiği kararlarla gerçekleşmiyor.

Dünyanın bütün ülkelerinde çağdaşlaşma sürecinin ana bileşeni sanayileşme oldu. Avrupa, 500 yıllık birikimi ile aydınlanma felsefesi ile sanayileşme arasında bir denge kurmuştu. Çünkü buna, henüz bir büyük nüfus patlaması olmadan, kentleşme olgusu da katılmıştı. Aydınlanma, sanayileşme ve kentleşme olguları karşılıklı etkileşim içinde, çağdaş uygarlığı yarattılar

Bu gelişmenin arkasındaki temel felsefeyi kabul eden dünya ülkeleri için Avrupa’daki sürecin yinelenmesi olanaksızdı. Avrupa ile karşılaştırılabilecek bir gelişme, Birleşik Amerika da dahil, hiç bir ülkede olmadı. Bu da 20-21. Yüzyıldaki ekonomik ve toplumsal ahlaksal sapmaları getirdi.

Çiftlik patronu

Amerika’nın teknolojik devleşmesi ile toplumsal gelişmemişliği, dünyanın diğer ülkeleri aydınlanmadan, hızla dünyaya bulaştı. Amerikan egemenliği ve emperyalizmi ile yeni küreselleşen kapitalizm, dünyayı nesnel ve düşünsel bir kargaşaya soktu. Avrupa dünyanın kalan bölümüne ikinci sınıf insanlık olarak bakıyor. Amerikalı da kendisini çiftlik patronu olarak görüyor.

Sanayileri gelişmiş ve askeri güçleri büyük Batılıların diğer ülkelerdeki insanları ikinci sınıf olarak görmeleri, dünyanın başta gelen uygarlık sorunlarından biridir. Kuşkusuz bu davranış insanın hem genetik hem toplumsal, tarihi sorunlarından biridir. Fakat gelişmiş uygarlık kavramında yeri yoktur.

Dünya politikası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, tarih sahnesine uyuyan dev Çini çıkardı. Geleneksel dengeler değişti. Dünya sahnesi yeniden düzenleniyor.

Türkiye’nin durumunu doğru değerlendirmek uluslararası gelişimleri bilerek olur. Fakat önce bizim kendi Aydınlanma tarihini öğrenmemiz gerek.

Bizim aydınlanma tarihimiz

Osmanlı Tanzimat’tan sonra bu kavramı öğrendi. İttihat ve Terakki aşaması ve Cumhuriyetle ulaşmaya çalışılan bir amaç var. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları emperyalizme karşı yapıldı. Cumhuriyet, sosyal ve politik bir devrimdir. Bu devrimi Osmanlılar gerçekleştiremediler. Bunu bir vatanseverlik çağrısı, Mehmet Akif’in Çanakkale Şiiri türünden bir çağrı ve feryat olarak düşünmek yanlıştır. Bu Avrupa’daki ‘Aydınlanma’ düşüncesi türünden bir düşünce olmalıydı. Oysa Osmanlı aydınları, İslam Halifesinin başlarında oturduğu bir politik rejimde bunu söyleyemezlerdi.

İmparatorluğun hiçbir farklı dilli ülkesi, Osmanlı olmak ya da kalmak için bir çaba sarf etmemiştir. Osmanlı her zaman bir işgalcidir. İngilizlerin Hindistan imparatorluğu neyse, Osmanlı İmparatorluğu da Afrikalılar, Araplar, Slavlar, Yunanlılar, Ermeniler, Macarlar için öyle oldu. Bunların arasında sadece Kürtler, dilleri farklı olduğu halde, aşiret düzeyinden çıkamadıkları için İmparatorluğa en az direnen değişik dilli toplum oldu.

Osmanlı ne Fars dilinin egemen olduğu toprakları, ne Çerkes dilinin egemen olduğu toprakları, egemenlik alanına serbestçe katamadı. İran’da Türkçe konuşan büyük halk gruplarının varlığı olmasına karşın bunu yapamadı.

Dil birleştirir ve ülke yapar

Dünyanın bütün büyük ülkeleri, bir dilin birleştirdiği ülkelerdir. buna coğrafya da yardımcı olur. İngitere, Japonya ve hatta ABD’yi bile buna örnek sayabiliriz. Çok büyük Latin grupların çoğunluk oluşturduğu Güney Amerika’da, İspanyolca’nın ikinci dil olarak kabulü gerçekleşmiştir, fakat İngilizce egemen dildir.

İtalya, coğrafyanın yarattığı bir ülkedir. İspanya da coğrafyanın tanımladığı bir ülkedir. Coğrafyanın bu olanağı sağlamadığı durumlarda, dil, bütünlüğü sağlar. Fransa, Almanya Çekoslavakya, Polonya, Finlandiya ve İskandinavya devletlerini örnekler olarak sayabiliriz. Hatta Ukrayna da bir diyalekt ülkesidir.

Anadolu Türk egemenliği de dil üzerine kurulmuştur. Mustafa Kemal’in dil devrimi, bu bilincin ve tarihi gerçeğin yansımasıdır. Osmanlı, Osman diye bir Arapça ad ve Osmanlıca diye uydurma bir dil kullanarak (Gerçi sözlüğü çok kaynaklı olmasına karşın, yine Türkçenin egemen olduğu bir garip çorbadır) imparatorluk gibi dil, din ve kültürün kozmopolitliğini kabul etmiştir. Kurtuluş Savaşının bugünkü ulusal devlete dönüşümü Dil sayesinde oldu.

Rönesans: İstanbul’a yansıması

Rönesansdan bu yana gelişmeleri bırakarak, Avrupa’da 19. Yüzyılda olan gelişmeyi anımsamak ve onun, uzaktan da olsa, İstanbul’a yansımasını bulmak gerekir.

Osmanlı sultanları medrese dışında okul açmayarak, sanatı ve felsefeyi yasaklayarak, matbaayı Avrupa’dan 300 yıl sonra kurarak, üniversiteyi 600 yıl, bilim akademisini hiç açmayarak, sanat akademisini de ancak 19 yüzyıl sonunda, açarak, Osmanlı kültür ve imparatorluğunu zincire vurdular.

Bugünkü geri kalmış toplum, yaşlılığında doğuran bir hasta kadının çocuğudur. Cumhuriyetin çabası onu yaşatabilmekten ibarettir.

Bugünkü Türkiye’nin gelişme adı altındaki büyümesi, gemi azıya almış bir at gibi, ülkeyi nereye olduğu bilinmeyen bir yöne sürüklüyor. Fakat ülkenin bunu kontrol edecek potansiyeli vardır.

Namuslu ve içtenlik olmak

‘İtalyanlar’ adlı kitabın yazarı Luigi Barzini’nin dediği gibi, bir noktada namuslu ve içtenlikli olmak vatansever olmanın tek işaretidir. Olasılıkla biz de o noktadayız. Bunu anlamak için gelişmiş ülkelerdeki ulus bilincini, her boyutu ile, Türkiye ile karşılaştırmak yeter. Bu karşılaştırma kimliğini korumak için gereklidir. Bu da toplumun, kimliği konusunda tarihten başlayan sağlıklı bir bilgi sahibi olmasına bağlıdır.

Soru şuradan başlar: Osmanlı ne zamana kadar Türktü? O özelliğini ne zaman kazandı? Bunu sağlamak için ne yapmak gerekiyordu? Bu günün koşullarında bu ne anlama gelir?

Osmanlı kültürü konusunda ‘Philosophia Ottomanica’ adlı bir kitap yazan Remzi Demir’in saydığı Osmanlı filozofları altı kişidir: 28 Mehmet Çelebi, Yanyalı Esat Efendi, İbrahim Müteferrika, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Moralı Penah Süleyman Efendi, Ali Aziz Efendi. Bugün kimsenin anımsamadığı bu kişilerin etkinliklerini, elçi, matbaacı, Marifatname diye bilim yazarı olan kişileri tarihlerde bulursunuz. Felsefe, bilim ve sanatla ilgileri yoktur.

Demir’in çalışması Osmanlı’nın Avrupa karşısında yok olmasının nesnel kanıtlardan biridir. Bu toplum daha düşünmeğe başlamadı. Felsefe olduğunu biliyoruz da, düşünen adamı üretmekte çok zorlanıyoruz.

Çağdaş dünyayı ‘Hayır’ ve ‘Evet’e indirgemiş bir toplum müzelik bir fenomendir.

Doğan Kuban


Bu yazı HBT’nin 56. sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında Tüm gönderileri gör Yazar website

admin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * olarak işaretlenmiştir.