Muhsin Yazıcı

Kategori -Köy Enstütüleri

Atatürk’ün Öngörüleri Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli atılımlarından biri olan Köy Ens

Atatürk’ün Öngörüleri

Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli atılımlarından biri olan Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü..

Mustafa Kemal Atatürk’ün hedeflediği muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak atılan o büyük adımlar unutulmamalı. O enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti.

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’yü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i, İsmail Hakkı Tonguç’u ve Köy Estitüleri’nde okuyarak yurdun dört bir yanında eğitim veren öğretmenlerimizi, bu vesile ile bir kez daha saygı ile anıyoruz…

www.muhsinyazici.com

Ülkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri

Ülkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri


Son yıllarda 17 Nisan’da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünün kutlanması sevindirici. Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Devamı…

Köy Enstütüleri Mimarları

Köy Enstitülerinin Mimarları 

Hasan Âli Yücel

Hasan Âli Yücel (d. 18 Aralık 1897, İstanbul, Türkiye), (ö. 26 Şubat 1961), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri‘nin kurucusu.Hasan Ali Yücel 18 Aralık 1897‘de İstanbul’da doğdu. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyire Hanım ve eşi Gülsüm Refika Hanım’dır. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmanî, Vefa dadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli’ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi ve 19 Aralık 1922‘de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi.

Bakanlık dönemi

Hasan Âli Yücel’in bakanlık dönemi MEB’deki en parlak dönemlerden birisidir. 28 Aralık 1938‘de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı‘na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Fen Fakültesi’nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu‘nun İTÜ‘ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi‘nin kurulması), Köy Enstitüleri‘nin açılması, Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi (1946 sonuna kadar 496 yapıt çevrildi) ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi‘nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir.

Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye‘nin UNESCO‘ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 15 Haziran 1946‘da Üniversiteler Yasası çıkartılır. “Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan “sıkı bağı” önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç, “dışarıdan denetim” yerine “içeriden denetim” getirmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur.”[1]

Son yılları

5 Ağustos 1946‘da 7 yıl 7 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam‘ın evinde öldü. 2 Mart 1961‘de Cebeci Asr-i Mezarlığı‘nda toprağa verildi.Hasan Âli Yücel, şair Can Yücel‘in babasıdır. 

İsmail Hakkı Tonguç

İsmail Hakkı Tonguç (189324 Haziran 1960), eğitimbilimci, köy enstitülerinin mimarı ve dönemin İlköğretim Genel Müdürü.İsmail Hakkı Tonguç, bugünkü Bulgaristan‘ın Silistre iline bağlı Totrakan ilçesinin bugünkü adı Sokol olan Tatar Atmaca köyünde dünyaya geldi. Baba adı Hacı Veli Oğlu İdris, anne adı ise Vesile‘dir. Kendinden küçük bir kız altı erkek kardeşi vardır. Kendi köyünde dört yıllık ilkokulu ve üç yıllık rüştiyeyi bitirdi.

Oradaki öğrenimi sırasında aynı zamanda köyün değişik işlerinde çalıştı ve tarımla uğraştı.1914 yılında öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul‘a gitti, sıkıntı çekti, ardından Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Şükrü Bey tarafından leyli meccani (parasız yatılı) öğrenci olarak Kastamonu Muallim Mektebi‘ne gönderildi. 1916‘da naklen İstanbul Muallim Mektebi‘ne gelerek öğrenciliğine orada devam etti. Muallim Mektebi’nde öğrenciliği, I. Dünya Savaşı‘nın güç yaşam koşullarını dayattığı yıllara rastlamaktadır. Okulu bitirdikten sonra 1918‘de Almanya‘ya daha üst öğrenim için gönderildi.

19181919 yıllarında Almanya‘nın Karlsruhe kentindeki Ettlingen Öğretmen Okulu’nda sekiz aylık bir programa devam etti. 1919‘da Anadolu’ya dönerek, Eskişehir Muallim Mektebi‘nde Resim ve Elişi ile Beden Eğitimi öğretmeni olarak göreve başladı. 1921‘de Yunan işgalinden hemen önce Ankara‘ya atandı, 1922‘de yeniden öğrenim görmek üzere Almanya‘ya gönderildi.

1922 sonundan başlayarak 1924 Nisan’ına değin Konya Muallim Mektebi‘nde, aynı yılın güzüne değin ise Ankara Muallim Mektebi‘nde öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. Daha sonra kısa bir süre Adana Muallim Mektebi‘nde öğretmenlik yaptıktan sonra, 1925‘te beş aylığına mesleki eğitim kurumlarında incelemeler yapmak üzere yeniden Almanya‘ya gitti. 1925‘te Ankara Muallim Mektebi‘nde öğretmenlik yaptı, 11 Mart 1926‘da Maarif Vekaleti Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğü‘ne atanarak artık merkezdeki yöneticilerden biri oldu.

10 Temmuz 1926 ile 26 Ağustos 1926 tarihleri arasında, ilköğretim müfettişleri ve ilkokul öğretmenleri için Ankara’da açılan “İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu”nda, yabancı öğretim üyeleri ile birlikte çalışarak, daha sonra Köy Enstitülerinin temel ilkesi, sloganı (Osmanlıca’da “şiar”, İng. “motto”) durumuna gelecek “iş için iş içinde işle eğitim” anlayışını geliştirdi.26 Ocak 1927‘de ilkokul öğretmeni Nafia Kamil ile evlendi. Aynı yıl, Sivas‘ta ve Ankara‘da ilköğretim müfettişleri için açılan kurslarda öğretmenlik yaptı ve Ankara‘da uluslararası ders araç-gereçleri sergisini açtı.1928‘de ilk çocuğu olan Engin Tonguç, 1936‘da ikinci çocuğu Yalım Tonguç dünyaya geldi.19291933 yıllarında, diğer görevlerinin yanısıra, Gazi Eğitim Enstitüsü‘nde de etkin görevlerde bulundu. Orada hem öğretmenlik yaptı, hem de Resim-İş Bölümü’nü kurdu.

1934‘te Soyadı Kanunu‘yla Tonguç soyadını aldı. 19341935 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü‘nde vekil olarak müdürlük yaptı.3 Ağustos 1935‘te köy enstitülerini kurmasına yarayacak İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekaleten getirildi. Dönemin Kültür Bakanı Saffet Arıkan‘a, köy enstitülerinin temelini oluşturacak bir rapor sundu.1936‘da Kayseri, Çorum ve Yozgat illerini kapsayan bir geziyle, buralarda eğitmen kurslarının açılabilirliğini araştırdı. Temmuz 1936‘da da Köy Enstitüleri‘nin önceli sayılan ilk Eğitmen Kursu‘nu Eskişehir iline bağlı Mahmudiye‘de açtı.Atatürk‘ün desteği ile o dönem Türkiye‘deki okuryazar oranı %10’dan az olduğundan, okuryazar sayısını artırmak için eğitmen kurslarında altı aylık bir eğitimle, askerliğini okuma yazma bilen çavuş olarak yapmış gençler eğitmen olarak yetiştirildi ve köylerine eğitmen olarak gönderildi.1937‘de Köy Eğitmenleri Yasası çıktıktan sonra, İzmir‘de Kızılçullu‘da (bugünkü Şirinyer), Eskişehir Çifteler‘de ilk köy öğretmen okulları açıldı. 1938‘de ilköğretim kurumlarını incelemek üzere Bulgaristan‘da, Macaristan‘da ve Almanya‘da bulundu. 28 Aralık 1938‘de Hasan-Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra, vekaleten yürüttüğü İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine asaleten atandı.17 Nisan 1940‘ta Köy Enstitüleri Kanunu çıktıktan sonra açılmaya başlayan enstitülerle çok yakından ilgilendi. 1946‘da görevden alınışına değin, enstitüler için canla başla çalıştı. Öyle ki, kendi ailesiyle bile yeterince ilgilenemedi; ikinci oğlu Yalım Tonguç, 1944‘te öldü.

İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü çalışmalarından dolayı kendisini takdir ettiğhalde, seçimleri kaybetmemek için, çok desteklediği Köy Enstitüleri sevdasından vazgeçen İnönü, O’nu, 25 Eylül 1946‘da görevinden alarak, Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirdi. Ardından Türkiye’nin değişik yerlerinde sürgün olarak öğretmenlik yaptı.

1954‘te kendi isteğiyle emekli oldu.1956‘da Avrupa‘yı gezdi ve İsviçre‘deki Pestalozzi Çocuklar Köyü‘nü inceledi. 1958‘de hastalanan İsmail Hakkı Tonguç, 11 Haziran 1960‘ta çoktan kapatılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü‘ne yıllar sonra ilk kez gitti. 24 Haziran 1960‘ta yaşama gözlerini yumdu. Arkasından hakkında birçok kitap yazıldı ve adını taşıyan okullar açıldı.

Rauf İnan

Rauf İnan (d. 1905, Bingöl, Genç, ö. 29 Şubat 1996) Türk eğitimci.İlköğretim müfettişliği, Ankara Hasanoğlan ve Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü müdürlükleri, UNESCO Türkiye komitesi genel kurul ve yönetim kurulu üyelikleri Halk evleri yönetim kurulu üyelik ve başkanlıkları ve ilk ve orta öğretim öğretmenliği görevlerinde bulunmuştur.  

Rauf İnan1905 yılında Bingöl’ün Genç Sancağında doğdu. İlköğrenimini Bingöl ve Birecik’te yaptı. Urfa Sultanisinde okudu, Fransızca öğrendi. İstanbul Erkek Muallim Mektebine kaydoldu. Buradan mezun olduktan sonra Kayseri’ye Zincidere Öksüzyurdu’na öğretmen olarak atandı. Sivas’ta 1926 yılında İlköğretim Müfettişleri Kursu’na katıldı, burada Rıdvan Nafiz Bey, Kadri Bey (Yörükoğlu), Reşat Şemsettin Bey (Sirer), İsmail Hakkı Bey (Tonguç) ders vermekteydi.

25 Ağustos 1928 tarihinde yeni yazıyı öğretme seferberliğine katılır. 1928 yılında yurtdışına eğitime gönderilmek için seçilen öğretmenler arasındadır. yurtdışında Viyana‘da Pedagoji Enstitüsüne devam etti, Viyana Yüksek Halk Okulunda Kültür Felsefesi dersleri aldı, Paris’te Alians Françasie’i bitirdi ve 1931 yılında yurda döndü. Askerliğini Selimiye kışlasında öğretmen yedek subay olarak yaptığı sırada Mustafa Kemal Atatürk’ü görme fırsatını buldu.

Askerlik sonrası 1934 yılında İzmir’e ilköğretim müfettişi olarak atandı. Hasan Ali Yücel‘in milli eğitim bakanı olduğu sırada 17 Nisan 1940 tarihinde Köy enstitüleri kuruldu. Rauf İnan, Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsüne müdür olarak atandı. 1945 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü müdürlüğüne atandı. 1950’den sonra ilkokul ve ortaokullarda öğretmenlik yaptı. 1970 yılında emekli oldu. Rauf İnan, UNESCO genel kurul ve yönetim kurulu üyeliği, Halkevleri Atatürk Enstitüsü üyeliği, Halkevleri yönetim kurulu başkanlıkları yapmıştır.  

Köy Enstütüleri

 Ülkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri

İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi

Son yıllarda 17 Nisan’da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünün kutlanması sevindirici. Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı.

Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı; diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünya değerleri ile tanışıyorlardı. Bu model şimdi bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir.

Köy Enstitüleri Ne Zaman Kuruldu?

Cumhuriyeti kuran çağdaş aydın kadrolar eğitimin öncelikle köylerden başlaması gerektiğini belirleyerek, eğitimi köylere indirgemeyi benimsemişlerdir. En büyük eserleri ise Köy Enstitüleri’nin kuruluşu idi. Çok değişik ve çarpıcı bir girişim olan Köy Enstitüleri hareketi belki de dünyaya örnek bir projedir. Ne yazık ki halen önemi yeterince anlaşılamadı. Köy Enstitüleri’nin başlıca amacı kırsal alanı kalkındırmak, köylüyü eğitmek ve eğitmenlerle köylüyü üretici duruma getirmekti.

Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizde okuryazar oranı neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Özellikle kadınlarda ve köylerde durum daha da kötüdür. Bu tablo karşısında Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin ruhunu ve düşüncesini köye de ulaştıracak bir eğitsel devrim hareketini başlatırlar. Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri hareketi yalnızca köyün maddi kalkınmasını değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak köy insanını bilinçlendirmeyi, onu hiçbir kuvvetin istismar edemeyeceği modern bir kırsal yaşam biçimine kavuşturmayı amaçlar. 17 Nisan 1940’da “Köy Enstitüleri” kurulmaya başlanır.

Amaç Neydi?

Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam “birliktelik, katılım, yetki” ve “sorumluluk” eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde “Eğitim, Üretim içindedir” şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır.

Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor.

Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu.

Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk). İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.

Çağın En İleri Eğitim Modelidir

Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireylere olayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. Ancak ülkemizi bu duruma getiren soğuk savaş mantığı sahipleri, ülkemizin geleceğe yönelik yetişmiş insan yetiştirme projesini erken fark ettiler ve engelleyebildiler.

Köy Enstitüleri aslında ülkemizin içinde tam algılanmadan, dünyada yankı bulmuştu. Şakir Ezacıbaşı NTV’de yanlanan Kültür ve Kimlik programında 1950’li yıllarda Londra’da toplanan Asyalı öğrenciler konseyi toplantısında konuşan UNESCO başkanının Türkiye’nin, yani Tonguç Hocanın Köy Enstitüleri’nin önemini vurgulayan bir konuşma yaptığını belirtiyor. Toplantıda UNESCO başkanı Birleşmiş Milletlerde Köy Enstitüleri ile ilgili birçok belgenin ve dokümanın olduğunu ve örnek gösterildiğini vurgular. Tabii bu büyük projenin çıktıları olan eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik pratik işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde sosyal faaliyet artar. Köylerde tiyatro bile kurulur, köy kahvelerinde okuma odaları açılır. Bugün ülkemizin köy kökenli okumuş kişilerinin genelde bu tür eğitmenlerin bulunduğu ortamdan geldiğini göreceksiniz. Bu konuda araştırma yapmış bir okurumdan aldığım bir e-posta iletisinde, Köy Enstitüleri açıldığında zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda “Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor” denilmektedir. Ancak Köy Enstitüleri’nin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim, yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmış, çaresiz durumda görmek hepimizi rahatsız etmektedir.

14 Nisan 2005 Perşembe günü Prof. Dr. Emre Kongar’ın Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kolu’nun davetlisi olarak 3 saati aşkın süren mükemmel konferansını dinleyince olayın ne denli önemli olduğunu anladım. Sayın Kongar’ın konferansında insanlık tarihinin geçirdiği tarım, sanayi ve bilişim devrimlerinin yanında dünyadaki gelişmelere ve soğuk savaşın ülkemiz üzerindeki etkilerini dinleyince bir kez daha Köy Enstitüleri’nin niçin kapatıldığını daha iyi anladım.

Batı Bu Modelden Neden Korktu?

1940’lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem Hasan Ali Yücel’in Köy Enstitüleri’nin kurulduğu döneme denk gelmektedir ki; bu dönemde UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı, ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş anlayışı ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürüldü, toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapıldı ve her seferinde üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler zaptü-rapt altına alınmaya çalışıldı.

Köy Enstitüleri’nin temel esprisi, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırmasıydı. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu. Maalesef ülkemiz o gün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, batının baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı. Bugün bizler Köy Enstitüleri’ni okuyunca hayıflanıyoruz, ancak yakalanan fırsatların değerlendirilmemesi kaçan trene benziyor. Toplum olarak o dönemde neye sahip olduğumuzun farkında değildik. Bugün de farkında olduğumuz inancında değilim.

Köy Enstitüleri’nin Kapatılmasının Bugüne Yansıması Nedir?

O dönemde ülkemizin karşı karşıya olduğu zorlu koşullar ve dış dinamiklerin ülkemiz üzerinde kurdukları psikolojik etkinin sonucu olarak Köy Enstitüleri, soğuk savaşa kurban edilip kısa sürede kapatılarak tarihin raflarına kaldırıldı. Bunu takip eden süreçte ülkenin aydınlık geleceğinin eğitim projesi önce yatılı öğretmen okullarına, sonra yatılı okula, sonra da normal lise eğitimine zamana yayılarak bertaraf edildi. Ülkenin dinamik gençlik sağ sol ayrımı yapmadan anarşinin içine sürüklendi ve üç kez yapılan darbelerle gençlik pasif hale getirildi.
Ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gereken entelektüel kesim devletten yavaş yavaş dışlandı. Bu dönemden sonra da ülkemiz eğitimi kalite yönünden gerilemiş, ülkemiz sürekli borçlu bir duruma gelmiş, kırsaldan kentlere plansız göçler başlamış, devasa kentler etrafında kontrol edilemez büyüklükte varoşlar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak bugün yönetilemez ve kontrol edilemez bir duruma gelinmiştir. Ülkenin yetişkin insan kaynaklarını yetiştiren üniversitelerinin özerkliği çok bulunarak kısılmış, neredeyse ileri lise düzeyinde eğitim veren kurumlar durumuna sürüklenerek, bugün hepimizin bildiği tablo ile karşı karşıya gelinmiştir.
Sorumlu yok. Hesap verecek de yok.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, bazı detaylarda yapılacak eleştiriler, böyle büyük bir projenin değerini düşürmediği gibi, o günden bugüne, bir daha aynı büyüklükte bir “düşünce” ve “planlamaya” rastlamadığımızı, üzülerek ifade etmek durumundayım. Ancak olumlu tarafından bakarsak, o günün zor koşullarında bunlar başarılabildiğine göre, bugün çok daha fazlasını neden başaramayalım, diye kendi kendime soruyorum.

Köy Enstitüleri Projesi’nin günümüz koşullarına uyarlanmış probleme dayalı öğrenme modalarını başta üniversitelerimiz olmak üzere denemeye ne dersiniz!

 Bu yazı PiVOLKA’nın basılı sürümüyle aynıdır. Kaynak göstermek için:
Ortaş, İ. (2005). Ülkemizin kaçırdığı en büyük eğitim projesi: Köy enstitüleri PiVOLKA, 4(17), 3-5.