Muhsin Yazıcı

Kategori -Muhsin Yazıcı Makaleleri

Çocuk Ve Gençlik Yazını – Kendimce Yazılar

 Çocuk Ve Gençlik Yazını – Kendimce Yazılar


  Türkiye’de çocuk ve gençlik yazını üzerine ciddi bir inceleme yapıldığında sonucun pek iç açıcı çıkacağını zannetmiyorum. Ne yazık ki çocuk ve gençlik yazınımız da  yazın alanımızın içinde bulunduğu hastalıktan kurtulamıyor. İdealize edilmiş bir dünyadan, her türlü mantıksızlığa ve saçmalığa, akıldışı güçlerin savunulmasına değin çeşitli etkilerin belirleyici olduğu çocuk yazını, günümüz Türkiyesi’ni belirleyen çeşitli ideolojilerin neredeyse küçük bir aynasını oluşturmakta.

Devamı…

Değişime Ne Kadar Açığız! – Kendimce Yazılar

Değişime Ne Kadar Açığız! 

Değişmemiz gerektiğini ifade etmeyenimiz yoktur. Her meslekten ve yaştan olanımız değişmemiz gerektiğinden dem vururuz.

         Değişmesi gereken nedir sorusu, gelir kafamızın içinde çengelli bir kanca gibi takılıp kalır.       

        Gerçekten değişimi istiyor muyuz?

         Değişim deyince ne anlıyoruz?

         Kim ya da kimler değişecek?

         Değişimi kim yönetecek?

         Sorular… sorular …. Sorular!

         Değişim, bir zaman dilimi içinde değişikliklerin tümü denebilmektedir. Yaşantımız içerisinde, trafik kurallarına bakış açımız değişiyor mu? Yemek yeme kültürümüz ne kadar değişip gelişiyor? Tiyatro izleme alışkanlığımızda ne gibi değişiklik oldu? Kitap okumaya karşı alışkanlığımızda bir farklılaşma var mı? Kadın erkek eşitliğinde geçmişe göre farklı düşünüyor muyuz?

         Yani bizler, bir ay, bir yıl, beş yıl önceki bizlerden ne kadar farklıyız?

         Her değişim, karşımıza doğal olarak direnme olgusunu çıkaracaktır. Aslına bakarsak direnmek insanoğlu için var olabilmenin en temel koşuludur. Hastalığa direnmek, güçlüye direnmek, zorluklara direnmek.

         Buradaki direnme, yeni şeyler öğrenmeye, alışkanlıklarımızın gelişmesi için var olması gereken davranış değişiklikleridir.

         Kurumlarda ve bireylerde yeni oluşumlara karşı doğal bir direnme oluşabilmektedir. Bu direnç kültürü ne kadar güçlüyse değişimde o kadar zor ya da sıkıntılı gerçekleşmektedir. Bireyler ve kurumlar için ilerde giderilmesi olanaksız yıkımlara neden olabilmektedir.

        En büyük direncin “Öğrenilmiş Çaresizlik” dediğimiz toplumsal alışkanlığımızdan geldiğini düşünüyorum. Yeniye, farklı olana karşı hep tepkili davranıyoruz.

         En büyük sorunlarımızdan birini köy kültüründen kent kültürüne geçişte yaşıyoruz. Eğitim ve ekonomik sorunlarını çözemeyen kişi ya da gruplar var olabilmek için eskiye sarılarak direnişe geçiyorlar. Bu da toplumsal gelişmenin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

        Değişimi kaçıran birey ve kurumlar sorunların kaynağını sürekli kendi dışında arama eğilimine girerler. Bu da gelişimin önünde oluşan en büyük dirençtir. Bu direnç bir zaman sonra olumsuz duygu ve düşüncelerin bulaşıcı hastalık gibi kurumları esir alır.

        Var olanın korunmasına girildiğinde, kaybetmenin ve gerilemenin başlangıcını oluşturuyor.

         Ve bir dizi gerekçeler ortaya koyuyoruz:

        “Burada hiçbir şey değişmez!”
        “Sizin işinizi biz mi yapalım?”
        “Biz bunları çok duyduk!”
        “Görmeden inanmam.”
        “Bunlar güzel düşünceler ama gerçek bu değil.”
        “Bize uymaz bu yollar..,”

        Değişimin dışında kalanlar, güçlerini kaybedenler, gelişim heyecanını yitirenler çevrelerine hep kuşkuyla bakarlar; değişimi sezen, yaratıcı özellikleri ve maceraya açık olanlar arasında bir çatışma kaçınılmaz hale gelir. 

       Çatışmanın kazananı her zaman bellidir: Değişimden yana olanlar kazanır.

       Değişim, kendimize ve yaşadığımız topluma yabancılaşma değildir. Kendi değerlerini ve yaşam kültürlerini koruyamayanlar değişimi gerçekleştiremezler. Yok olup giderler. Asıl değişim var olduğu yaşam biçimini ve koşullarını yeni koşullara uyarlayabilmektir.

       Kazak Ozan Abay değişimi dizelerinde şöyle ifade ediyor:

       Gün ardından doğar gün

       İlerleme değişmez

       Fikir fikri kovalar

       Yele binsen yetişmez!

       Değişim yeni şeyler söylemenin ve yapmanın gereğidir diyen, Mevlana Celaleddin Rumi bakın ne diyor:

       “Dünle birlikte gitti, cancağızım

       Ne varsa düne ait

       Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

       Yeni şeyler söyleyebilmek ve yapabilmek dileğiyle…….

       Muhsin YAZICI 

 

Dinleyebilmek – Kendimce Yazılar


      
Basit gibi gözüken şeylere dikkat etmesini öğrenmek zorundayız.  Aksi takdirde herkesin gözü önündeki önemli olayların iç yüzünü kavrama yeteneğimiz gelişmez.  Asıl konu “açık” olabilmektir. Bilinçli bir davranışın temelinde bu “açıklık” yatar.  Bunun için de gerekli sorularla konunun özüne derinliklerine inilmesi gerekir. Yani soru işaretleri, yeteri kadar derine salınmalıdır. Bir ipucunu yakalayabilmemiz için önce bu ipucunun geldiği ortamı dinlememiz gereklidir.


Devamı…

Okuma Alışkanlığımız Yok Gibi – Kendimce Yazılar


 

Okuma Alışkanlığımız Yok Gibi – Kendimce Yazılar

    Okuma alışkanlığımızı sorgulamamız gerekiyor. Kitap, gazete, dergi vb. yayınların yeterli düzeyde basılmaması ve tüketilmemesinin nedenleri üzerinde yeterince kafa yorduğumuzu zannetmiyorum.

              Anne-baba olarak çocuklarımızın okuma alışkanlığında rolümüz ve görevimiz nedir? Okul ve öğretmenler olarak rolümüz ve görevimiz nedir? Göçebe toplum özelliklerini mi aşamadık? Neden bir İran toplumu kadar okuyamıyoruz? Bulgaristan ve Azerbaycan ulusal kütüphanelerindeki kitap ve yazılı materyal sayısı bizden daha fazla.

 Neden?        

Sorular.

         Soruları çoğaltabiliriz.

         Soru sormak önemli. Daha önemlisi bu sorulara vereceğimiz yanıtlar ve açıklamalar. Neden okumuyoruz sorusunun açıklamasının bile yoğun bir kitap okuma sonucunda gerçekleşebileceğinin farkına varabilecek miyiz?

         Yoksa tavuk yumurta hikâyesine mi döneceğiz?

         Okumayı sadece bir meslek edinmek olarak mı algılıyoruz. Ya da okuma ve para kazanma ilişkisinde kurduğumuz kurgu mu yanlış. Örneğin okudular da ne oldu? Benim geldiğim yer ve kazandığım para karşında okuyanları görüyorum gibi açıklamaların, düşüncelerin ve tavırların toplum içerisinde yaygın olmasının nedenleri nelerdir?

         Okuyamama, okuma eylemi toplumsal bir genetik gibi sürüp gitmesinin ve aşılamamasının nedenleri nelerdir? Yıllarca kitapları suçlu diye masaların üzerinde neden sergiledik? Basılı, dağıtıma hazır binlerce kitabı kâğıt fabrikalarına geri gönderen bir toplum olma alışkanlığımızı sorgulayabildik mi?

         Siyasal iktidarlar, kâğıdı muhalif basın için koz olarak kullandı mı?

          Kim neden kullandı?

         Asıl önemli olan yukarda sorduğumuz sorulara vereceğimiz yanıtlardan geçiyor.

          Muhsin YAZICI     30.11.2008    Beylikdüzü

 

Eğitim Ve Duygusal Zeka – Kendimce Yazılar

 Eğitim Ve Duygusal Zeka – Kendimce Yazılar       

Eğitimin bir ayağı giderek aksamaya başladı. Ana-babalar ve öğretmenler öğrencileri yarış atı haline getirdiğinden, aksama giderek büyüyor. Çocuklarımızda/öğrencilerimizde “Duygusal Zekâ” giderek zayıflıyor ya da yeteri düzeyde gelişmesini sağlayamıyoruz. Günümüz dünyasında iletişim araçları çocuklarımızı adeta esir almaya başladı. Ya bilgisayar ya da televizyon bağımlısı haline geldiler.  

      Öğrencilerimizin/çocuklarımızın ev ve okul ortamında sosyal yönlerinin gelişmesi için yeteri düzeyde ortamlar oluşturamıyoruz. Öğrencilerimizin, paylaşma ve sorumluluk duygusunun gelişmesinde okul içerisindeki sosyal faaliyetlerin önemi burada saymakla bitmez. Evde ana-baba ve diğer bireylerin desteği de çok önemlidir. 

        Okul ve ev ortamında öğrencilerimiz/çocuklarımız çift yönlü saldırı altında kalmaktalar. Öğretmenler ve ana-babalar olarak çocuğumuza testte bir soruyu daha doğru yanıtlarsa, binlerce öğrenciyi eleyeceğini anlatmakla meşgulüz. Bazen kantarın ayarını öylesine kaçırıyoruz ki, bir zaman sonra çocuklarımızda bizim gibi düşünmeye başlıyor. Ana-babaların ve öğretmenlerin kafalarındaki kalıba çocuklarımız uymayınca panikliyoruz. Doğal olarak panik halimiz bulaşıcı bir hastalık gibi çocuklarımıza  -öğrencilerimize bulaşmakta.        

       Ana-babalar olarak 12–13 yaşlarından itibaren çocuklarımızı/öğrencilerimizi kurs-dershane arasında koşturmaya başlıyoruz. Bir toplum düşünün ki, çocuklarına çocukluğunu, gençlerine gençliğini yaşayacak zaman tanımıyor. Sonra 20–25 yaşlarında sorumsuz, ilgisiz, tepkisiz gençlikle karşılaşınca dönüp suçluyoruz.        

       Suçlu kim?       

       Galiba biz suçluyuz.       

       Biz kimiz?          

       26 yaşını tamamlamış tüm yurttaşlar olmasın.  

       Sorunlarımızı çözme kültürünü acilen geliştirmeliyiz. Nasıl sorusu çengelli bir kanca gibi duruyor.      

       Biz sorumluluğu gelişmediği sürece birileri kurtarıcı kahraman olarak görüyoruz. Çevresindeki dalkavukların sayesinde yahu meğer ben neymişim duygusuna kapılıyoruz. Ama biz sorumluluğu gelişmedikçe balon bir süre sonra patlıyor.      

       Bir süre sonra başka balonları şişirmeye başlıyoruz.                

                   Muhsin YAZICI / Eğitimci     27.11.2008 

Öğretmenler Günü Ve Hediye – Kendimce Yazılar

 

Öğretmenler Günü Ve Hediye

Öğretmenleri toplum olarak onurlandıralım derken küçük düşürmeye başladık. Sadece nutuklar atarak anacağımızı zannediyoruz. Bu yüzden “Öğretmenler Günü” eğitim emekçilerine acı vermeye başladı.

       Veliler, çocuklarının öğretmene sunacağı hediyenin/hediyelerin peşine düşmeye başladılar. Öğretmene verdikleri değer aldıkları hediye ile ölçülür oldu.

        Öğretmenler bir çanta, bir gömlek, bir kravat vb. hediyelere muhtaç olarak algılanmaya başlandı. Bu da ister istemez öğretmenlerin onurunu zedelemeye başladı. Öğretmenler ve toplum giderek kendine yabancılaşınca bu tür yapay işler eğitim ortamlarını zedeledi.

        Bir mağazada birkaç şey almış kasada sıramı beklerken ödeme yapan bir bayan, çocuğunun öğretmenine hediye olarak aldığı çantanın fiyat etiketininin alınmasını ve hediye paketi halinde paketlenmesini istedi. Kendisine nazikçe, “Öğretmenlerimize bu şekilde davranmasanız daha iyi olur.” dedim. Bana dönerek sinirli bir şekilde “Nasıl davranacağız, iyi bir çanta almaya çalışıyorum. Ben çocuğumun öğretmenine çok değer veriyorum. Siz kendi değerlendirmenizi kendinize saklayın.” dedi.

       Çocuğunun öğretmenine hediye alan o veliye sormak isterdim, öğretmenlerin aldıkları ücretler konusunda yurttaş olarak tepkiniz nedir? Kaç kişilik sınıflarda eğitim veriyorlar? Kendilerini yenilemek için olanaklar sağlanıyor mu? Okulların fiziki ortamındaki eksiklerden haberiniz var mı? Temizlik ve tebeşir parasını toplar hale geldiklerinden haberiniz var mı?

       Başöğretmenimizin bize gösterdiği yoldan asla ayrılmadan gelecek kuşakları yetiştirmenin gururu ve onuru biz öğretmenlere yetecektir

 Muhsin YAZICI / EĞİTİMCİ-Beylikdüzü

 

Çocuklarımız/Öğrencilerimiz Eğitime Başlarken

Çocuklarımız/Öğrencilerimiz Eğitime Başlarken – Muhsin YAZICI      

Okul öncesi eğitime ve birinci sınıfa başlama dönemi, hem çocuk hem de aileler açısından önemli ve zaman zaman da zor bir süreçtir.       

Gelişmiş toplumlarda eğitim yaşı 3’e kadar düşmüştür. Çocuk çok erken yaşta toplum ve aile içerisinde dengeli bir şekilde gelişme olanağına kavuşmuştur.         

Devamı…