Muhsin Yazıcı

Kategori -Tarih Fıkraları

“Çıkmaz oldu aylıklar”

 

“Çıkmaz oldu aylıklar” 

Abdülhamit döneminde Kıbrıs’ta halk angarya çalıştırılır gibi ücretleri ödenmezmiş. Parasızlık halkın canına tak etmiş. İçlerinden biri arkadaşlarına:

 

-“Çoluk çocuğumuza ekmek alacak paramız yok. Abdülhamit’in de bize ödeyeceği yok. Padişahın hakkından Namık Kemal gelir. Durumu ona söyleyelim.” demiş.

Bulmuşlar Namık Kemal’i. Demişler:

– “Bir senedir çalışırız. Ne para aldık, ne de pul. Açlıktan ağzımız kokmaya başladı.”

Namık Kemal:

-“Tamam. Şimdi size bir destan yazacağım. Gidip yatak odasının karşısına asacaksınız. Yatmaya giderken görecek.” demiş.

Namık Kemal almış eline kalemi. Yazmış:

-“Az mı hizmet ettik olsun bize yazıklar. Sultan Hamit’in canı gibi çıkmaz oldu aylıklar!..”

Abdülhamit yazıyı okumuş. Yazanı anlamış. Askerlerine:

-“Bana çabuk Namık Kemal’i bulup getirin!..” demiş.

Namık Kemal durumun böyle olacağını anladığından gemiye binmiş. Başka ülkeye kaçmış. Abdülhamit askerlerine emretmiş. İşçilerine olan borcunu onluğuna kuruşuna kadar ödemiş. O tarihten sonra işçiler ücretlerini günü gününe almışlar. 

Namık Kemal ile papaz

 

Namık Kemal ile papaz 

Namık Kemal bir arkadaşıyla parkta oturuyordu. Tam sohbeti koyulaştırmışlardı ki karşıdan bir papaz geldi. Sakalı da beline kadar sarkıyordu.

 

Arkadaşı:

-“Bırak atıp tutmayı şair. Bu papazın sakalını kestirebilir misin?” dedi.

-“Kestiririm”

Namık Kemal; papaza yaklaştı.

-“Afedersiniz papaz efendi. Sana bir soru soracağım. Yanıtını yarın verirsin…” dedi.

Papaz

– “Sor bakalım” deyince.

 Namık Kemal;

-“Yattığında sakalını yorganın altına mı koyarsın üstüne mi?”

Papaz her zamanki gibi evine gitti. Gece oldu. Yattı. Sakalını yorganının üstüne koydu olmadı. Altına koydu, yine olmadı. Gece gözüne bir türlü uyku girmedi. Sonunda dayanamadı. Gece kalktı. Sakalını kesti. Ertesi gün papazı kiliseye giderken gören Namık Kemal, arkadaşına: 
– Gördün mü? 
– Görmesine gördüm. Senden korkulur valla!.. 
– Neden korkulur? 
– Bereket versin papazın yalnızca sakalını kestirmek için iddiaya girmiştik. Ya başka yerini kestirmek için iddiaya girseydik!.. 

Tevfik Fikret ve delilik

 Tevfik Fikret ve delilik

Tevfik Fikret Mazhar Osman’la sohbet etmektedir. 

Tevfik Fikret:
Hırçınım, asabiyim, sinirliler grubundanım; bende de hastalık var mı?
Mazhar Osman:
— Sizde “iffeti maraziye” var. Bu kadar namuslu, bu kadar doğru olmak da bir rahatsızlık. Böyle olmayınca da Tevfîk Fikret” olunmaz.

Şans

 

Şans 

Bir filozofa sormuşlar:

 

– “Şansa inanır mısınız?”

Filozof:

-“Evet… Yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım?..” 

Veteriner

 

Veteriner 

Bir toplantıda bir genç M. Akif’i küçük düşürmek için:

 

-“Afedersiniz, siz veteriner misiniz?” demiş.

M. Akif hiç istifini bozmadan şu yanıtıı vermiş:

-“Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?..”

Servet

Servet 

Meşhur bir filozofa:

– “Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?” diye sorulduğunda:

– “Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan!..” demiş.

Öneri

 

Öneri 

Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın yanıtı şu olur:

 

– “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın!..”

Diyojen

 

Diyojen 

Dünya nimetlerine önem vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir…

 

Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:

– “Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der.

Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:

– “Ben çekilirim!..”

İçki

 

İçki 

4. Murat içki içmeyi yasaklamış. Bektaşi yasaktan kurtulmak için denizde içer gelirmiş.

 

Bir gün 4. Murat ve veziri tebdil-i kıyafet dolaşmaya başlamışlar. Bektaşi’nin sandalına binmişler.

Bektaşi denizde içkisini içerken

-“Siz de içer misiniz?” diye sormuş.

Onlar da

– “Evet…” deyince birer kadeh vermiş.

Padişahla veziri içkiyi içtikten sonra kimliklerini açıklamışlar.

Bektaşi demiş ki;

-“Daha 1 kadeh içtiniz, biriniz 4. Murat’ım diyor, biriniz veziriyim… 2 kadeh içseniz biriniz Allah, biriniz peygamberim diyeceksiniz!..”

Evreka

 

Evreka 

Arşimed hamamda, tasın suyun üzerinde duruşundan ilham alıyor ve o anda üzerinde uğraştığı problemin çözümünü buluyor…

 

Tası eline alıp peştemalla fırlıyor sokağa ve bağırıyor;

– “Evreka! Evreka! (Buldum)”

Hamamcı Arşimed’in peşinden fırlıyor ve bağırıyor;

-“Ner’den buldun bee!.. O bizim hamamın tası!..” 

Trajedi örneği

 

Trajedi örneği 

Winston Peters bir okulu ziyaret eder. Girdiği sınıfların birisinde çocuklardan kendisine bir “trajedi” örneği vermelerini ister.

 

Küçük bir oğlan söz ister ve

-“Eğer en yakın arkadaşım sokakta oynarken bir araba gelip onu ezerse bu bir trajedi olur.” der.

-“Hayır…” der Peters, “… bu olsa olsa bir kaza olur.”

Bir diğer kız çocuğu söz alır ve “50 tane öğrenciyi taşıyan bir okul otobüsü eğer bir uçurumdan yuvarlanırsa ve çocukların ellisi de ölürse bu bir trajedi olur.”

Peters bu yanıtı da kabul etmez,

-“Bu büyük bir kayıp olur.” der.

Sınıfta bir sessizlik olur ta ki ön sırada oturan bir çocuk söz alana kadar.

 Çocuk

– “Eğer sizi taşıyan uçak bir bombayla düşürülürse bu bir trajedi olur.” der.

-“Harika…” der Peters, “…

Şimdi bir de bunun neden trajedi sayılacağını bana söyler misin?”

Çocuk,

– “Çünkü…” der, “… bu bir kaza değildir ve kesinlikle büyük bir kayıp olmayacaktır!..” 

Atası, babası

 

Atası, babası 

Fransız romancı Paul Bourget, Mark Twain’e 
– Bence, bir Amerikalı’nın canı sıkılınca, zaman geçirmek için atalarını bulmaya çalışsın, yeter… Tabi büyükbabasından öteye gidebilirse! 
Mark Twain hemen yanıtlamış; 
– Bir Fransız da, canı sıkıldığında babasının kim olduğunu araştırsın… Tabi bulabilirse!.. 

 

Mehter takımının tarihçesi

 

Mehter takımının tarihçesi 

Osmanlı’da Yeniçerilerin savaşta giydikleri ve kendilerini uzun, heybetli gösteren başlıklara ‘pust’ denirmiş ve bu pustlar Bursa civarında yapılırmış.

 

Bir gün bir sefer için 20 bin pusta ihtiyaç olmuş. Hemen Bursa’ya haber gönderilmiş. Fakat ‘pust” lafı Bursa’ya ulaşana kadar, ‘puşt’a dönüşmüş.

Bursa’daki komutan

-“Ulan ben bu kadar puştu nereden bulacağım?” derken, ne yapıp edilip 20 bin puşt bir araya getirilip, İstanbul’a doğru yola çıkarılmış.

Tabii bu haber İstanbul’a;

– “Bursa da isyan çıktı, 20 bin asker İstanbul’a doğru geliyor!” diye ulaşmış.

Hemen yeniçeriler hazırlanmış ve bu puştların üzerine yürümüş. Yolda karşılaşmışlar, yanlış anlaşılma olduğu öğrenilince herkes bir ohh çekmiş.

Yeniçerilerin kumandanı;

-“Madem buraya kadar geldiniz, takılın peşimize, İstanbul’a gidelim. Oradan da sefere çıkarız…” demiş. Yeniçeriler önde, puştlar arkalarında yola koyulmuşlar. Ancak yeniçeriler durumdan rahatsız olduklarından, her iki adımda dönüp arkaya bakmaya başlamışlar. İşte mehteran takımının iki ileri, bir geri yürüyüş tarzı buradan gelmektedir… 

Tembelhane

 

Tembelhane 

Vakti zamanında padişah bir tembelhane yaptırmış. Ülkedeki tembeller burada yedirilip içirilip, bakılırmış.

 

Tembelhane dolunca padişah bir tane daha yaptırmış fakat ikincisine de talep fazla olmuş.

Bunun üzerine vezirin aklına sahici tembellerle, yalancıları ayırmak için bir yöntem gelmiş:

-Tembelhanede yangın çıkarmışlar. Yalancı tembeller kaçışıp yangın ilerleyince içeri girmişler.

İki tembel ellerinde sigaraları yatıyormuş.

-“Ne yapıyorsunuz burada?” Tembellerden bir tanesi yanıt vermiş:

– “Sigaramı yakacağım da, ateşin bu tarafa gelmesini bekliyorum!..” 

Pay

Pay 

Doktoru Neyzen’e içkiyi kesin olarak yasaklamıştı ve birgün yolda karşılaştıklarında elindeki içki şişesini görünce kızdı; 
– Ben sana içkiyi yasaklamıştım; sen elinde içki şişesi ile nereye gidiyorsun? 
– Arkadaşıma içki içmeye gidiyorum. 
– O zaman sana ait olan kısmı yere dök ve öyle git. 
– Dökemem benim payım altta duruyor.”

Yangın

 

Yangın 

Vezir koşarak padişahın yanına gelmiş:

 

– “Sultanım, Adana yanıyor!”

Padişah omuzlarını silkmiş:

– “Boş ver, kendi kendine söner.”

Ertesi gün vezir:

– “Sultanım, Konya yanıyor!”

Padişahtan aynı tepki. Üçüncü gün vezir:

– “Sultanım, Çorum yanıyor!”

Padişah telaşlanmış;

-“Hemen söndürün!” emrini vermiş.

Vezir bu tepki farklılığını sorunca da:

– “Çabuk söndürün, memlekete dağılmasınlar!..” 

Asena

 

Asena 

Türkleri Ergenekon’dan çıkaran dişi kurt, büyük yürüyüş başlamadan boyun başına sorar; -“Peki ama benim bu iştin çıkarım ne olacak?”

 

Boy başı;

-“Efsane olacan, daha ne!.. 

Olasılık

 

Olasılık 

2. Dünya savaşında 2 Yahudi Almanlara esir olmuş. Bunlardan biri diğerine kendilerine ne yapacaklarını sorar. O da başlar anlatmaya

 

-“2 ihtimal var: ya bizi öldürürler ya da esir kampına yollarlar. Öldürürseler sorun yok kampa gidersek 2 ihtimal var: ya kurşuna diziliriz ya da gaz odasında öldürülürüz. Kurşuna dizilirsek sorun yok gaz odasına gidersek 2 ihtimal var: bizden ya sabun yaparlar ya da kâğıt. Sabun yaparlarsa sorun yok kâğıt yaparsalar 2 ihtimal var: ya gazete kâğıdı oluruz ya da tuvalet kâğıdı. Gazete kâğıdı olursak sorun yok tuvalet kâğıdı olursak… İşte o zaman boku yedik”. 

Günah/sevap

 

Günah/sevap 

Suudi Arabistan’da bir köyün hırsızı varmış… Koyunları çalıyor, kesiyor, etini fakir fukaraya dağıtıyormuş. Hem suç işliyor, hem de köyün en hayırsever delikanlısı olarak tanınıyormuş.

 

Bir gün sormuşlar: 
– Yahu ne yapar ne edersin? Senin derdin nedir? Maksadın nedir? 
– Gayet basit… Koyun çalıp günaha giriyorum. Etlerini dağıtıp sevaba giriyorum. Sevaplar günahları götürüyor. Koyunların postlarıyla kelleleri helalinden bana kalıyor. Onları satıp paşa paşa geçiniyorum… 

Yalan

 

Yalan 

Padişahın biri:

 

– “Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!” demiş.

Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana; 
– Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü. 
– Bunun neresi yalan?..

Kuş kartaldır, Arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kaptı mı götürür tabii!.. 
-Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!.. 
– Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!.. 
– Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü! 
– Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir. 
Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.

Bir gün keloğlan gelmiş; 
– Sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!.. 

Namaz

 

Namaz 

Anadolu’da ermişlik mertebesine ulaşmış dervişlerden biri her zaman ki yolculuklardan birine çıkmış.

 

Hikaye bu ya, suların üzerinde de yürüyebiliyormuş. Yolda giderken bir çobana rastlamış. Çoban küçük bir yamaca çıkıp kendini aşağı yuvarlıyor, toz toprak içinde aşağı inince, yine yukarı çıkıp kendini aşağıya bırakıyormuş.

Yanına gitmiş:

-“Çocuğum ne yapıyorsun? Kendini paralıyorsun böyle?”‘ demiş.

-“Namaz kılıyorum amca…” demiş çoban.

-“Namaz böyle kılınmaz!” demiş derviş kızgınlıkla.

-“Bana böyle öğrettiler…” demiş çoban.

Derviş çobanı yanına almış. Ona sabırla ve tek tek bütün kaideleri anlatmış. Çobanın anladığından emin olunca ayrılmış çobanın yanından. Derenin yanına gelmiş, hiç duraksamadan karşıya yürümüş. Suyun üzerinde giderken birden arkasında bir ses duymuş;

– “Amca, amca sonunda ne yapacaktık” diye suyun üzerinde koşa koşa geliyor.

Derviş çobana hayretle bakmış ve bağırmış;

-“Bildiğin gibi kıl, bildiğin gibi kıl!..” 

Susmak

 

Susmak 

Bir padişah oğlunu âlim bir hocanın talim ve terbiyesine verir. Çocuk çok iyi yetişir. Bir gün, hocası

 

-“Oğlum seni istediğim gibi yetiştirdim. Artık gidiyorum. Sana edeceğim şu nasihati tutabilirsen, hayatta daima rahat edersin. Mümkün olduğu kadar az konuş, gereksiz lafa girme, sorulmayan şeye yanıt verme!” der.

Çocuk hocasının bu önerisi üzerine hiç konuşmamayı tercih eder, o günden itibaren konuşmaz. Şehzade dilsiz oldu diye etrafa haber yayılır. Padişah oğlunun bu halinden çok endişelenir. Her çareye başvurulur. Hekimler, hocalar gelir, fayda vermez. Bir gün babası bir av partisine oğlunu götürür. Avda gezerken ormandan bir sülün öter.

-“Susun şurada sülün ötüyor…” derler.

Gidip ormanı araştırırlar, sülün uçar, vururlar. Biraz sonra bir dağın kuytusundan bir karaca bağırır.

-“Karaca bağırıyor! Karaca bağırıyor…” derler, köpekleri salıverirler. Karaca fırlar, onu da vururlar.

Şehzade bunları görünce kendini tutamayarak

-“Yarabbi şükür!” der.

Etrafındakiler

-“Şehzade konuştu! Şehzade konuştu! Padişahımıza haber verelim!..” diye bağırmaya başlarlar.

Padişah haberi alınca, oğlunu çağırır.

-“Evladım, sen konuşmuşsun öyle mi?”

Çocukta ses yok.

– “Aman oğlum ‘Yarabbi şükür’ demişsin. Yanındakiler hep duymuşlar.”

Çocukta yine ses yok. Padişah kızgın

-“Yıkın şu hayırsızı şuraya, çevirin şunun sırtını” deyip çocuğu yere yıktıktan sonra arkasına basar sopayı.

Çocuk dayanamayacak hale gelince

-“Aman babacığım, yeter artık!” diye bağırmaya başlar.

Padişah

-“Niçin bize bu azabı reva gördün? Yalandan dilsiz olmanda ne fayda vardı?” diye sorar.

Çocuk yanıt verir:

-“Babacığım bak, avda gezerken bir sülün öttü. ‘Burada sülün var’ dediler, uçurup vurdular. Sonra ‘bir karaca var’ diye köpeklere çıkartılıp öldürdüler. Susacağıma içimden gelerek bir kere şükretmek gafletinde bulundum. Bir araba dayak yedim. Susmak mı yoksa konuşmak mı gerek, siz söyleyin!..” 

Kral, müneccim ve eşek

 

Kral, müneccim ve eşek 

Eski çağlarda bir kral, hava durumunu öğrenmek amacıyla bir müneccim tutmuştu. Kral, günün birinde balığa çıkmaya karar verdi. Balık tutmak için en uygun yer, sevgilisinin oturduğu evin önündeki göl kenarıydı.

 

Kral, sevgilisine güzel görünmek için yeni elbisesini giymek istiyordu. Ancak, yağmur yağar da elbise bozulur diye düşündü ve müneccime hava durumunu sordu.

Müneccim:

-“Hayır, Majeste!” dedi.

-“Bir damla yağmur yağmayacak; merak etmeyin.”

Kral, içi rahat olarak giyindi ve yola çıktı. Bir süre sonra karşısına bir köylü çıktı. Yanında eşeği yürüyordu.

Köylü, krala selam vererek:

– “Aman majeste!” dedi.

-“Güzel elbisenizin bozulmasını istemiyorsanız, hemen saraya dönün. Çünkü müthiş bir sağanak yağmur geliyor.”

Kral:

-“Nasıl olur? Az önce müneccime sordum. Bir damla yağmur yağmayacağını söyledi” dedi.” Bu iş için keselerle altın verdiğim adama mı inanırım, yoksa sana mı?”

Kral yoluna devam etti. Fakat çok geçmeden köylünün dediği çıktı. Yağmur, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Zavallı kral sırılsıklam olmuştu. Onun bu halini gören sevgilisi de kahkahayla güldü.

Kral, saraya döner dönmez ilk olarak müneccimi kovdu, sonra da köylüyü bulup getirmeleri için emir verdi. Köylü gelince, kral onu müneccimbaşı tayin ettiğini söyledi.

Fakat köylü boynunu bükerek:

-“Ben müneccim değilim Efendimiz” dedi.

-“Yağmur yağacağı zaman eşeğim kulaklarını indirir. Bu sefer de o kadar indirmişti ki, yağmurun sağanak halinde yağacağını anladım.” 

Algılama

 

Algılama 

Birkaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin Roma’yı terk etmeleri gerektiğine karar verir. Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir tepki gelir. Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumunun önde gelen birisiyle karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını önerir.

 

Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler.

Yahudiler çaresiz kabul eder ve temsilci olarak Moiz’i seçerler. Ancak Moiz’in Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle müzakere de konuşmak yerine sadece işaret dilinin kullanılmasını teklif ederler.

Papa kabul eder.

Müzakere günü geldiğinde iki taraf yerlerini alırlar ve karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan sonra Papa elini kaldırarak 3 parmağını gösterir. Buna karşılık Moiz tek parmağını kaldırır. Papa parmaklarını sallayarak başının etrafında çevirir. Moiz ise parmağıyla yeri işaret ederek oturduğu yeri gösterir. Papa yanındaki çantadan bir parça ekmek ve şarap çıkartınca Moiz de bir elma çıkartır. Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak

-“Ben pes ediyorum, Yahudiler kalabilirler…” der.

Müzakere sonrasında Papa’nın etrafına toplanan kardinaller Papa’ya ne olduğunu sorduklarında

Papa;

-“Ben önce 3 parmağı gösterip Kutsal Üçlü’yü işaret ettim. Buna karşılık o bana tek parmağını gösterip ‘Her iki dinin de tek tanrıyı tanıdığını’ söyledi. Ben parmaklarımı başımın etrafında çevirerek tanrının bizim etrafımızda olduğunu gösterdiğimde o da oturduğu yeri işaret ederek ‘tanrının onların durduğu yerde de olduğunu’ işaret etti. Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp tanrının bizim günahlarımızı bağışladığını göstermek istediğim zaman da hemen bir elma çıkartıp bana ilk günahı hatırlattı. Herifin her şeye bir yanıtı var. Ne yapabilirdim ki?”

Aynı sırada Yahudi cemaati de Moiz’in etrafını sarmış ona nasıl başardığını soruyordu. Moiz;

-“Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün içinde burayı terk etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile ayrılmayacağımızı söyledim. Sonra bütün şehrin Yahudile ’den temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir yere gitmeyip olduğumuz yerde kalacağımızı söyledim”

-“Sonra ne oldu?” diye kalabalık heyecanla sormuş.

-“Valla, sonrasını ben de pek anlamadım. Adam biraz hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben de benimkini çıkarttım. Hepsi bu!..”

Mehter takımı

 

Mehter takımı 

Bir gün cennetin kapıları şiddetle vurulmuş. İçeriden seslenmişler:

 

-“Kim o?”

Dışarıdan gök gürültüsü gibi bir ses:

-“Biz İstanbul’u fetheden Fatih’in yiğitleriyiz!..”

İçeriden

-“Hoş geldiniz” diyerek kapılar ardına kadar açılmış ve yiğitleri buyur etmişler.

Her şey çok güzel gidiyormuş. Ta ki, 40 yıl geçinceye kadar. Bir gün kapılar yine şiddetle çalınmış içeriden sormuşlar:

-“Kim o?”

Dışarıdan gök gürültüsü gibi bir ses:

– “Biz İstanbul’u fetheden Fatih’in yiğitleriyiz!”

İçeriden:

– “Hadi len! Onlar 40 yıl önce geldi! Siz kimsiniz?”

Dışarıdan yine ses gelmiş:

-“Biz mehter takımıyız ancak geldik!..”