Muhsin Yazıcı

“Akıllı insanlara gülmek, aptalların ayrıcalığıdır.” Jean de La Bruyère

Acil Telefon Rehberi

Acil Telefonlar Rehberi

Acil Telefonlar Rehberi

Yangın

110

Polis

155

Ambulans

112

Telefon Arıza

121

Zabıta

153

Alo Trafik

154

Jandarma

156

Su Arıza

185

Elektrik Arıza

186

Gaz Arıza

187

Cenaze

188

Data Arıza

124

Uyandırma Servisi

135

Telelefon Borç Sorma

163

Özel Servis Numaraları

                      

YANGIN IHBAR 110
SIHHI IMDAT 112
ALO DOKTORUM YANIMDA 113
BILINMEYEN NUMARALAR DANISMA (TENZILSIZ).. 11811
POSTA KODU DANISMA 119
ARIZA IHBAR 121
KABLO TV ARIZA 126
ÇAGRI (TENZILSIZ) 133
FONO TEL 141
ALO ZABITA 153
POLIS IMDAT 155
JANDARMA IMDAT 156
ALO SAHIL GÜVENLIK 158
TELEKOM BORÇ SORMA 163
KODLU ARAMA 168
ALO POST 169
ALO TURIZM BILGI 170
UYUSTURUCU BILGI 171
ALO TAEK (Türkiye Atom Enerji Kurumu) 172
ALO IZCI KAN BILGI MERKEZI 173
ALO EMNIYET DANISMA 174
ALO TÜKETICI 175
ALO GÜRÜLTÜ 176
ORMAN YANGINI IHBAR 177
ALO VALILIK 179
IS VE ISÇI BULMA 180
ÇEVRE BILGI 181
RUHSAL BUNALIM DANISMA 182
KADIN VE SOSYAL HIZMETLER 183
SAGLIK DANISMA 184
SU ARIZA 185
ELEKTRIK ARIZA 186
GAZ ARIZA 187
CENAZE HIZMETLERI 188
VERGI DANISMA 189

       

İl Plaka Kodları

                                               İL PLAKA KODLARI

  Adana 01   Giresun 28   Samsun 55
  Adıyaman 02   Gümüşhane 29   Siirt 56
  Afyon 03   Hakkâri 30   Sinop 57
  Ağrı 04   Hatay 31   Sivas 58
  Amasya 05   Isparta 32   Tekirdağ 59
  Ankara 06   İçel 33   Tokat 60
  Antalya 07   İstanbul 34   Trabzon 61
  Artvin 08   İzmir 35   Tunceli 62
  Aydın 09   Kars 36   Şanlıurfa 63
  Balıkesir 10   Kastamonu 37   Uşak 64
  Bilecik 11   Kayseri 38   Van 65
  Bingöl 12   Kırklareli 39   Yozgat 66
  Bitlis 13   Kırşehir 40   Zonguldak 67
  Bolu 14   Kocaeli 41   Aksaray 68
  Burdur 15   Konya 42   Bayburt 69
  Bursa 16   Kütahya 43   Karaman 70
  Çanakkale 17   Malatya 44   Kırıkkale 71
  Çankırı 18   Manisa 45   Batman 72
  Çorum 19   K.Maraş 46   Şırnak 73
  Denizli 20   Mardin 47   Bartın 74
  Diyarbakır 21   Muğla 48   Ardahan 75
  Edirne 22   Muş 49   Iğdır 76
  Elazığ 23   Nevşehir 50   Yalova 77
  Erzincan 24   Niğde 51   Karabük 78
  Erzurum 25   Ordu 52   Kilis 79
  Eskişehir 26   Rize 53   Osmaniye 80
  Gaziantep 27   Sakarya 54   Düzce 81

İl Telefon Kodları

                                      İL TELEFON KODLARI

  Adana 322   Giresun 454   Samsun 362
  Adıyaman 416   Gümüşhane 456   Siirt 484
  Afyon 272   Hakkâri 438   Sinop 368
  Ağrı 472   Hatay 326   Sivas 346
  Amasya 358   Isparta 246   Tekirdağ 282
  Ankara 312   İçel 324   Tokat 356
  Antalya 242   İstanbul 212216   Trabzon 462
  Artvin 466   İzmir 232   Tunceli 428
  Aydın 256   Kars 474   Şanlıurfa 414
  Balıkesir 266   Kastamonu 366   Uşak 276
  Bilecik 228   Kayseri 352   Van 432
  Bingöl 426   Kırklareli 318   Yozgat 354
  Bitlis 434   Kırşehir 386   Zonguldak 372
  Bolu 374   Kocaeli 262   Aksaray 382
  Burdur 248   Konya 332   Bayburt 458
  Bursa 224   Kütahya 274   Karaman 338
  Çanakkale 286   Malatya 422   Kırıkkale 288
  Çankırı 376   Manisa 236   Batman 488
  Çorum 364   K.Maraş 344   Şırnak 486
  Denizli 258   Mardin 482   Bartın 378
  Diyarbakır 412   Muğla 252   Ardahan 478
  Edirne 284   Muş 436   Iğdır 476
  Elazığ 424   Nevşehir 384   Yalova 226
  Erzincan 446   Niğde 388   Karabük 370
  Erzurum 442   Ordu 452   Kilis 348
  Eskişehir 222   Rize 464   Osmaniye 328
  Gaziantep 342   Sakarya 264   Düzce 380

Köy Enstütüleri

 Ülkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri

İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi

Son yıllarda 17 Nisan’da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünün kutlanması sevindirici. Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı.

Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı; diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünya değerleri ile tanışıyorlardı. Bu model şimdi bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir.

Köy Enstitüleri Ne Zaman Kuruldu?

Cumhuriyeti kuran çağdaş aydın kadrolar eğitimin öncelikle köylerden başlaması gerektiğini belirleyerek, eğitimi köylere indirgemeyi benimsemişlerdir. En büyük eserleri ise Köy Enstitüleri’nin kuruluşu idi. Çok değişik ve çarpıcı bir girişim olan Köy Enstitüleri hareketi belki de dünyaya örnek bir projedir. Ne yazık ki halen önemi yeterince anlaşılamadı. Köy Enstitüleri’nin başlıca amacı kırsal alanı kalkındırmak, köylüyü eğitmek ve eğitmenlerle köylüyü üretici duruma getirmekti.

Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizde okuryazar oranı neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Özellikle kadınlarda ve köylerde durum daha da kötüdür. Bu tablo karşısında Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin ruhunu ve düşüncesini köye de ulaştıracak bir eğitsel devrim hareketini başlatırlar. Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri hareketi yalnızca köyün maddi kalkınmasını değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak köy insanını bilinçlendirmeyi, onu hiçbir kuvvetin istismar edemeyeceği modern bir kırsal yaşam biçimine kavuşturmayı amaçlar. 17 Nisan 1940’da “Köy Enstitüleri” kurulmaya başlanır.

Amaç Neydi?

Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam “birliktelik, katılım, yetki” ve “sorumluluk” eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde “Eğitim, Üretim içindedir” şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır.

Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor.

Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu.

Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk). İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.

Çağın En İleri Eğitim Modelidir

Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireylere olayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. Ancak ülkemizi bu duruma getiren soğuk savaş mantığı sahipleri, ülkemizin geleceğe yönelik yetişmiş insan yetiştirme projesini erken fark ettiler ve engelleyebildiler.

Köy Enstitüleri aslında ülkemizin içinde tam algılanmadan, dünyada yankı bulmuştu. Şakir Ezacıbaşı NTV’de yanlanan Kültür ve Kimlik programında 1950’li yıllarda Londra’da toplanan Asyalı öğrenciler konseyi toplantısında konuşan UNESCO başkanının Türkiye’nin, yani Tonguç Hocanın Köy Enstitüleri’nin önemini vurgulayan bir konuşma yaptığını belirtiyor. Toplantıda UNESCO başkanı Birleşmiş Milletlerde Köy Enstitüleri ile ilgili birçok belgenin ve dokümanın olduğunu ve örnek gösterildiğini vurgular. Tabii bu büyük projenin çıktıları olan eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik pratik işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde sosyal faaliyet artar. Köylerde tiyatro bile kurulur, köy kahvelerinde okuma odaları açılır. Bugün ülkemizin köy kökenli okumuş kişilerinin genelde bu tür eğitmenlerin bulunduğu ortamdan geldiğini göreceksiniz. Bu konuda araştırma yapmış bir okurumdan aldığım bir e-posta iletisinde, Köy Enstitüleri açıldığında zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda “Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor” denilmektedir. Ancak Köy Enstitüleri’nin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim, yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmış, çaresiz durumda görmek hepimizi rahatsız etmektedir.

14 Nisan 2005 Perşembe günü Prof. Dr. Emre Kongar’ın Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kolu’nun davetlisi olarak 3 saati aşkın süren mükemmel konferansını dinleyince olayın ne denli önemli olduğunu anladım. Sayın Kongar’ın konferansında insanlık tarihinin geçirdiği tarım, sanayi ve bilişim devrimlerinin yanında dünyadaki gelişmelere ve soğuk savaşın ülkemiz üzerindeki etkilerini dinleyince bir kez daha Köy Enstitüleri’nin niçin kapatıldığını daha iyi anladım.

Batı Bu Modelden Neden Korktu?

1940’lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem Hasan Ali Yücel’in Köy Enstitüleri’nin kurulduğu döneme denk gelmektedir ki; bu dönemde UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı, ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş anlayışı ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürüldü, toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapıldı ve her seferinde üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler zaptü-rapt altına alınmaya çalışıldı.

Köy Enstitüleri’nin temel esprisi, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırmasıydı. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu. Maalesef ülkemiz o gün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, batının baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı. Bugün bizler Köy Enstitüleri’ni okuyunca hayıflanıyoruz, ancak yakalanan fırsatların değerlendirilmemesi kaçan trene benziyor. Toplum olarak o dönemde neye sahip olduğumuzun farkında değildik. Bugün de farkında olduğumuz inancında değilim.

Köy Enstitüleri’nin Kapatılmasının Bugüne Yansıması Nedir?

O dönemde ülkemizin karşı karşıya olduğu zorlu koşullar ve dış dinamiklerin ülkemiz üzerinde kurdukları psikolojik etkinin sonucu olarak Köy Enstitüleri, soğuk savaşa kurban edilip kısa sürede kapatılarak tarihin raflarına kaldırıldı. Bunu takip eden süreçte ülkenin aydınlık geleceğinin eğitim projesi önce yatılı öğretmen okullarına, sonra yatılı okula, sonra da normal lise eğitimine zamana yayılarak bertaraf edildi. Ülkenin dinamik gençlik sağ sol ayrımı yapmadan anarşinin içine sürüklendi ve üç kez yapılan darbelerle gençlik pasif hale getirildi.
Ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gereken entelektüel kesim devletten yavaş yavaş dışlandı. Bu dönemden sonra da ülkemiz eğitimi kalite yönünden gerilemiş, ülkemiz sürekli borçlu bir duruma gelmiş, kırsaldan kentlere plansız göçler başlamış, devasa kentler etrafında kontrol edilemez büyüklükte varoşlar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak bugün yönetilemez ve kontrol edilemez bir duruma gelinmiştir. Ülkenin yetişkin insan kaynaklarını yetiştiren üniversitelerinin özerkliği çok bulunarak kısılmış, neredeyse ileri lise düzeyinde eğitim veren kurumlar durumuna sürüklenerek, bugün hepimizin bildiği tablo ile karşı karşıya gelinmiştir.
Sorumlu yok. Hesap verecek de yok.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, bazı detaylarda yapılacak eleştiriler, böyle büyük bir projenin değerini düşürmediği gibi, o günden bugüne, bir daha aynı büyüklükte bir “düşünce” ve “planlamaya” rastlamadığımızı, üzülerek ifade etmek durumundayım. Ancak olumlu tarafından bakarsak, o günün zor koşullarında bunlar başarılabildiğine göre, bugün çok daha fazlasını neden başaramayalım, diye kendi kendime soruyorum.

Köy Enstitüleri Projesi’nin günümüz koşullarına uyarlanmış probleme dayalı öğrenme modalarını başta üniversitelerimiz olmak üzere denemeye ne dersiniz!

 Bu yazı PiVOLKA’nın basılı sürümüyle aynıdır. Kaynak göstermek için:
Ortaş, İ. (2005). Ülkemizin kaçırdığı en büyük eğitim projesi: Köy enstitüleri PiVOLKA, 4(17), 3-5.

Selim Sabit Efendi (1829-1910)

Selim Sabit Efendi (1829-1910)

 

          1829’da Vize’de  doğdu. Medreseden icazet aldıktan sonra 1853’te Dar-ül Muallimin’i bitirdi. Altı yıl Paris’te kalarak Türk öğrencileri için açılan Mekteb-i Osmanî ile Muradyan Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Ayrıca matematik, fizik ve kimya dersleri gördü. Yurda döndükten sonra gümrükte ve Nafia Nezareti’nde memurluğa başladı. Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) ikinci müdürlüğü, Maarif Meclisi üyeliği ve reisliği, Encümen-i Teftiş ve Muayene reisliği yaptı. Abdülhamid yönetimine karşı davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle emekli edildi. Sonra Dar-ül Muallimin’de psikoloji ve metodoloji öğretmeni oldu. İlk alfabeyi hazırladı. Dilbilgisi kuralları, mantık, söz söyleme sanatı, matematik ve coğrafya konularındaki ders kitapları uzun süre okullarda okutuldu. O, çağdaş anlamda ilk eğitim bilimcimizdir. Onun Türk eğitim tarihinde büyük yer  tutmasının başlıca şu nedenlerden ileri gelir;

 

            1. İlköğretimde giriştiği yenileşme çabaları:

 

            Osmanlılarda 1870’lerden itibaren ilköğretimin geleneksel uygulamalardan kurtulup eğitim biliminin verilerine göre geliştirilmesinde Selim Sabit Efendinin önemli bir payı vardır. O, ilköğretim için Tarih, Coğrafya, Matematik, Türkçe, Alfabe kitapları yazmış, okullara kara tahta, tebeşir, öğrenci sırası, harita… Sokmakta öncü olmuş, yeni bir okuma öğretme yöntemi geliştirip uygulamıştır. Eğitim tarihimizde, o yıllarda girişilen bu yenileşme çabalarına “usûl-i cedîd” hareketi denir. İşte, Selim Sabit Efendi, bu hareket içinde yazdığı Kısa Osmanlı Tarihi kitabında ilk kez “deprem” hakkında tarihî bir bilgi vermiştir.

 

            2. İlkokul öğretmenlerine meslekî bakımdan yol gösteren bir eğitim kitabı yazması:     

                 Selim Sabit Efendi ilkokul öğretmenleri için Rehnümâ-yı Muallimîn başlığı altında bir kılavuz kitap yazmıştır (1870). O bu eserinde öğretmenlere meslekî ve pedagojik önemli tavsiyelerde bulunur. Bu konuda çok kısa olarak, onun yalnızca öğrenci disiplini konusundaki şu iki tavsiyesi üzerinde duralım:            “Öğretmen, cezaya lâyık öğrenciye hemen değil, hiddeti geçince ceza uygulamalıdır.”Burada, öğretmenin, soğukkanlı olarak daha uygun ve ılımlı bir cezaya başvuracağı vurgulanmaktadır.             “Bir sınıf ya da şube öğrencileri, yapanı bilinmeyen bir kabahatten dolayı tümüyle cezalandırılamazlar.”

            Eğitim tarihimizde, günümüzden 132 yıl önce Selim Sabit Efendinin getirdiği bu ilkeyi, günümüzde bile öğretmen ve okul yöneticilerimizden bilmeyen ve uygulamayanlar az değildir. Bu nedenle, onların bu ilke üzerinde düşünüp dersler çıkarmaya ihtiyaçları vardır!  Ona göre öğretmen yumuşak huylu, şefkatli, sabırlı, geniş yürekli, âdil olmalı, kin ve düşmanlık beslememeli, hatır gönül, iltimas kabul etmemeli, güzel ahlâklı olmalıdır. O, öğretmen adayı öğrencilerine şöyle seslenirdi: “Şimdiden kendi kendinizi inceleyin, ölçün.

       Eğer bu nitelikler sizde yoksa şimdiden meslekten çekilin. Çünkü gelecekte vatan çocukları sizden zarar görecekleri gibi, siz de usanırsınız ve ömrünüz üzüntü ile geçer.” Yine ona göre, öğretmen, davranışları ve ahlâkı ile öğrencisini büyülemelidir. Öğrenci, öğretmeninde hiç kusur bulmamalıdır. Böyle olursa öğretmenin başarısı kesindir. En büyük, en saygıdeğer öğretmen, öğrenciye okulu bir cennet, dersi mutluluk hâline getiren, en fena öğretmen de okulu cehennem ve kendisini zebani (cehennemin bekçisi) hâline koyandır!

 

            3. Öğretmen adayı öğrencilerini medrese zihniyetinden kurtarmaya çalışması:

 

            Selim Sabit Efendi, öğretmen okullarındaki derslerinde öğrencilerine şöyle seslenirdi: “Bağnazlığı bırakalım, milletimizi yükseltmek için dünyanın neresinde ne gibi yüce, değerli araçlar, bilgiler varsa yararlanalım. Bilimin ülkesi olmaz. Nerede yararlı bir bilim varsa öğrenelim. Zaten, ‘Bilgi Müslüman’ın kaybettiği şeydir, onu nerede bulsa alır.’ Hadisi de böyle emretmiyor mu? Öyleyse, öğretmen olunca, halktaki bağnazca düşünceleri bilgece kaldırmaya çalışmak sizin ikinci göreviniz olmalıdır.”

 

            Selim Sabit Efendinin Kısa Osmanlı Tarihi ders kitabında “deprem” konusu: 

          

            Tanzimat döneminde basılan bazı jeoloji kitaplarında deprem konusu kuşkusuz bir ölçüde yer almaktadır. Ancak, ilkokullar için yazılmış bir tarih kitabında, “deprem” konusu muhtemelen ilk kez Selim Sabit Efendinin Kısa Osmanlı Tarihi başlıklı eserinde yer almıştır. İlk kez 11 Eylül 1874 tarihli olarak İstanbul’da Muhtasar Tarih-i Osmanî başlığı altında yayımlanan 38 sayfalık bu küçük eser, sonraki yıllarda en az dört kez basılmıştır.

       Selim Sabit Efendi, 8. Padişah II. Bayezid ve döneminden bahsederken şöyle yazar (bugünkü dille): “Yönetiminin son zamanlarında İstanbul’da şiddetli bir deprem olmuş, 109 cami ile 1.070 adet ev yıkılmış ve 5.000 kadar insan ölmüştür.”Başka kaynaklardan da araştırdığımız bu deprem, 10 Eylül 1509’daki “Küçük Kıyamet” denen İstanbul depremidir. Selim Sabit Efendi, 1509 depremi ile ilgili bu kısa tarihî bilgiyi vermekle yetinmekte, depremlerin nedenleri ya da depremden korunma yolları vs. gibi konulara girmemektedir. Bu son derece doğaldır, çünkü onun “Osmanlı Tarihi” kitabı yazdığı unutulmamalıdır.

Türkiyenin Dağları

                                        TÜRKİYE’NİN DAĞLARI  


Türkiye’de dağlar çok geniş bir alan kaplar.

Dağ: Çevresine göre 500m. Ve daha yüksek kabarıklıklardır. Bazıları tek bulunurken bazıları da sıradağlar şeklindedir.

Oluşumlarına göre dağlar ikiye ayrılır.

1-Orojenik Hareketlerle Oluşan Dağlar:

Orojenez dağ oluşumu demektir. Yan basınçla sıkışan yerkabuğu plakaları kıvrılarak ya da kırılarak engebe kazanır ve sıradağlar oluşur. Ülkemizde orojenez iki şekilde görülür.

  • Kıvrılma ile
  • Kırılma ile

       A)    Kıvrım Dağları: Orojenez sonucu esnek tabakalar kıvrılarak yükselir ve sıradağlar oluşturur. Ülkemizdeki dağlar Alp-Himalaya orojenezi sonucu oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları bu şekilde oluşmuştur.

Kıvrılma sonucu yüksekte kalan kubbemsi kısımlara Antiklinal, alçakta kalan çanaksı yapıya ise Senklinal denir. Bu oluşumda da bazen kırılmalar dolayısıyla senklinaller boyunca fay hatları oluşabilir. Ülkemizi K.Anadolu

B)    Kırık Dağları: Orojenez sonucu sert tabakalar kıvrılmaz kırılır. Böylece yükselen kısımlar (Horst) sıradağları oluştururken, Alçalan kısımlar Çöküntü ovalarını (Graben) oluştururlar. Horst ve Grabenler arasında ise kırıklar (Fay Hatları) bulunur. Bu yüzden buralar hem deprem alanlarıdır hem de kaplıca kaynaklarının sık görüldüğü yerlerdir. Ege bölgesinde kıyıya dik uzanan dağlar bu şekilde oluşmuşlardır

2- Volkanizma ile Oluşan Dağlar

Yerin derinliklerindeki magmanın yerkabuğunun zayıf ve çatlak kısımlarından yer üstüne çıkmasıyla oluşan genelde tek dağlardan ibaret olan dağlardır.
Volkanik sahalar mineralce zengindir. O yüzden tarım arazileri de çok verimlidir. Ayrıca maden bakımından da zengin alanlardır

Türkiye’deki volkanik dağlar

·         Marmara Bölgesi Uludağ

·         G.Doğu Anadolu Bölgesi Karacadağ

·         Karadeniz Bölgesi Köroğlu Dağları

·         Akdeniz Bölgesi Hassa Bölgesi (Hatay)

·         Ege Bölgesi Kula Tepeleri (En genç)

·         Doğu Anadolu Bölgesi Ağrı Tendürek Nemrut, Süphan Dağları

·        İç Anadolu Bölgesi Erciyes, Melendiz Hasandağ Karadağ, Karacadağ

TÜRKİYE’DEKİ DAĞLARIN DAĞILIŞI

Kuzey Anadolu Dağları: Karadeniz kıyısı boyunca uzanan sıradağların kapladığı alana Kuzey Anadolu Dağları denir.

  • Doğuda Rize Dağları (Kaçkar Tepesi 3937m)
  • Ortada Canik dağları,
  • Batıda İsfendiyar Dağları vardır.

2.sırada yine doğudan,

  • Mescit,
  • Kop,
  • Ilgaz ve
  • Köroğlu dağları bulunur.

 Özellikleri

  • Alp-Himalaya sisteminin kuzey kanadını oluşturur.
  • Kocaeli Yarımadasından Gürcistan’a kadar uzanır.
  • Bu uzanış boyunca dağlar Batı Karadeniz’de yükselir Orta Karadeniz’de 1000 metrelere alçalır D.Karadeniz’de ise tekrar yükselerek 3000 metrenin üstüne çıkar
  • K.Anadolu Dağları kıyıya paralel uzanırlar.
  • Bu yüzden bol yağış alan kıyı kesimde fındık, çay gibi mono kültür ürünler yetiştirilir.
  • Ayrıca ormanlarında sık olmasını sağlar.

 Güney Anadolu Dağları: Alp sisteminin güney koludur. Toros Dağları da denir.

  • Girit ve Rodos Adalarından başlar İran’a kadar uzanır.
  • Batı, Orta ve Güneydoğu Toroslar olarak üç bölüme ayrılırlar. Batı Toroslar Antalya Körfezi’nin iki yanında uzanırlar.
  • Göller Bölgesi’ni içine alırlar.
  • Orta Toroslar ise Adana yöresini batı, kuzey ve doğudan çevirirler.
  • Güneydoğu Toroslar da İskenderun Körfezi’nden başlar bir yay çizerek Van Gölü’nün güneyinden Hakkâri’ye ulaşırlar.
  • Bu dağlar özellikle Taşeli Yarımadası karstik arazilerden oluşmuştur.
  • Bir sürü karstik şekle rastlanır

  Batı Anadolu Dağları: Kıyılarda ve iç batı kısımda olarak iki bölümde ele alabiliriz.

  • Madra,
  • Yunt,
  • Aydın,
  • Menteşe dağları kıyıda,
  • Türkmen ve Emir dağları,
  • Murat Dağ iç kısımlardadır.

 Özellikleri

  • Marmara Bölgesi’nde dağlar azdır.
  • Daha çok verimli ovalar vardır. Kaz dağları, Uludağ, Yıldız dağları ve Tekirdağ en bilinenleridir.
  • Kırıklı yapıda olduklarından horstlar şeklinde oluşmuşlardır.
  • Aralarında ise Grabenler yani çöküntü ovaları uzanır.
  • Denize dik uzandıkları için;
  • İç kısımlara ulaşımı zorlaştırmazlar.
  • Kıyıların çok girintili çıkıntılı olmasını sağlamıştır.
  • İklimin iç kısımlara kadar girebilmesini sağlamış. Bu da tarımı olumlu etkilemiştir

  İç Anadolu Dağları: İç kısımlar daha çok yüksek yaylalarla çevrilidir. Burada tek dağlar, volkanlar ve yüksek ovalar vardır.

  • Elmadağ,
  • Akdağlar,
  • Tecer,
  • Erciyas,
  • Karacadağ, en belli başlılarıdır.
  • Cihanbeyli, Bozok, Obruk, Uzun yayla İç Anadolu’nun büyük platolarıdır.

Doğu Anadolu Dağları: Burası yurdumuzun en yüksek ve engebeli bölgesidir. Ortalama yükseklik 2000 metreyi geçer. Tek dağlar, sıradağlar, sönmüş volkanlar ve yüksek ovalar vardır.

  • Munzur Dağları,
  • Palandöken ve Bingöl Dağları,
  • Allahüekber dağları,
  • Erzurum-Kars platosu bölgeyi kaplar.
  • Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı ve Küçük Ağrı buradadır. Yükseklikleri 5137-5165 metreyi bulur.
  • Tendürek,
  • Süphan Nemrut ünlü sönmüş volkanlardır.

Dağların Ekonomiye Etkileri
Olumlu Etkileri

  • Kıyı kesimleri iç bölgelerden ayırarak kıyıların yağışlı iç kısımları karasal olmasını sağlamış Bu durum mevsim çeşitliliğine neden olmuştur.
  • Bu durumda tarımsal ürün çeşitliliğine imkan sağlar.
  • K.A.D.’da gür ormanlar oluşmuştur.
  • Dağlar akarsuların su deposudur.
  • Yaban hayatının yaşama alanlarıdır.
  • Yer altı kaynaklarının temel depo alanlarıdır.
  • Avcılık, Dağ Sporları ve Kış Turizmine olanak sağlarlar.
  • Yaylacılık faaliyetleri ile hayvancılığı destekler.

Olumsuz Etkileri

  • Ulaşımı zorlaştırır. Yol yapım maliyetlerini arttırır.
  • Heyelanların fazla olduğu yerlerde can ve mal kayıplarına neden olurlar.
  • Tarım ve Yerleşme alanlarının sınırlanmasına neden olur.

 

Türkiyenin Ovaları

 

TÜRKİYE’NİN OVALARI 

 OVA: Vadilerle parçalanmamış çevrelerine göre alçakta olan geniş düzlüklere ova denir. Ülkemizde ovalar iki gruba ayrılır. Kıyılarda delta ovaları ve iç kesimlerdeki ovalar.

1-KIYI OVALARI:

Kıyı ovaların oluşmasında akarsuların taşıdığı alüvyonların miktarı, kıyılardaki akıntı ve dalga faaliyetleri ve kıyıların derinliği etkili olmuştur.

Bafra Ovası: Kızılırmak oluşturmuştur. Çok verimli bir ovadır. Deltada kıyı gölleri bulunur. En büyüğü Balık gölüdür.

Çarşamba Ovası: Yeşilırmak’ın taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur.

Sakarya Ovası: Delta ovasında ziyade bir taban seviyesi ovası özelliği taşır.

Meriç Deltası: Küçük bir oluk içende oluşmuş olup Meriç nehrinin getirdiği alüvyonlarla meydana gelmiştir.

Gediz Ovası: Gediz nehri oluşturmuştur. İzmir Körfezi’nin dolma tehlikesi durumunda nehrin yatağı değiştirilmiştir.

Küçük Menderes Ovası: Faylanma sonucu çöken sahalara zamanla alüvyonların dolmasıyla oluşmuştur.

Büyük Menderes Ovası: Büyük Menderes ırmağının getirdiği alüvyonla oluşmuştur. Ovada Çamiçi gölü yer almaktadır.

Çukurova: Seyhan ve Ceyhan nehri oluşturmuştur. Türkiye’nin en büyük delta ovasıdır.

2-İÇ BÖLGELERDEKİ OVALAR:

 iç bölgelerdeki ovalarımızın büyük bir bölümü, tektonik çanaklar içinde göl ve akarsu depolarının birikmesi sonucu meydana gelmiştir. İç bölgelerde yer alan ovalar, fay kuşaklarındaki çöküntü sahaları boyunca görülür. 

Doğu Anadolu Fay Kuşağındaki Ovalar:

Muş ovası: karasu ve Murat nehirleri, menderesler çizerek akarlar
Bingöl ovası, Murat nehri tarafından oluşturulmuştur.

Elazığ ve Uluova: Bu ovalar bir yerleşme ve tarım alanıdır.
Antakya-K.Maraş Ovası: Nur Dağı doğusunda bir graben içinde yer alır.

Amik ovası: Asi nehrinin oluşturduğu bir çöküntü ovasıdır.

Kuzeydoğu Anadolu’da çökme sonucu oluşmuş olukların içerisinde geniş ovalar bulunur. Bunlar:

Göle ovası: Daha çok çayır ve bataklıklar yaygındır.

Ardahan ovası: Ovayı, Kura nehri sular.

Erzurum ovası: Türkiye’nin en yüksek ovalarından biridir (2000m)

Pasinler-Horasan Ovası: Aras nehrinin oluşturduğu bir ovadır.
Iğdır ovası: Etrafı dağlarla çevrilidir. Yüksekliği azdır. Sebze meyve ve yetiştirilir.

Kuzey Anadolu Fay Kuşağındaki Ovaları

Bu kuşak üzerinde doğu da Erzincan ile batıda İzmit Körfezi arasında Suşehri, Erbaa, Niksar, Taşova, Lâdik Merzifon, Suluova, Tosya, Kargı, Kurşunlu, Çerkeş, Vezirköprü, Taşköprü, Bolu, Düzce, Adapazarı ve Sapanca olukları bulun ur.

İç Anadolu ovaları: İç Anadolu’da eski bir göl tabanı durumunda bulunan ve Türkiye’nin en büyük ovası olan Konya Ovası önemli yer kaplar.
 

Akşehir-Eber Ovası: Kuzeyde Emirdağları ile güneyde Sultan Dağları arasında bitişik halde bulunur. Bu ovalar üzerinde aynı zamanda göllerde bulunur. Ayrıca, Kayseri ve Develi ovaları, Aksaray ovası, Ankara’da Akıncı ovası ve Çubuk ovası ve Eskişehir ovası bulunur.

Güney Doğu Anadolu Ovaları:
Türkiye’nin en büyük ovalarından biri olan ve Urfa’nın Suriye sınırında Altınbaşak, (Ceylanpınar) ovası bulunur. Ayrıca burada G. A. P kapsamında bulunan ovalar (Suruç, B. Antep, Kilis) geniş yer kaplar.

Batı Anadolu Ovaları: Denizden başlayarak 200m yüksekliği kadar ulaşan ve kuzeyden güneye sıralanan Bakırçay, Gediz, K. ve B. Menderes ovaları bulunur. Ayrıca iç kısımlarda Bornova, Simav, Sandıklı, Afyon, Bursa, İnegöl, Karacabey ve Balıkesir, ovaları yer alır.

OVALARIN ÖNEMİ :
1- Ovalar tarım ürünlerinin yetiştirildiği çok sayıda yerleşmelerin bulunduğu ve ulaşımın kolaylıkla sağlandığı sahalardır.
2- Ovalarımız önemli tarım sahalarıdır.
3- Ovalarımız önemli kentlerin kurulduğu sahalardır.
4- Ulaşım kolaylığı ve ucuz maliyetle konut ve sanayi tesisi inşaatı ovaları cazip hale getirmektedir.
  

Türkiyenin Akarsuları

TÜRKİYE’NİN AKARSULARI

 

 

 

 

Genel Özellikler;

  • Akarsularımızın boyları kısadır. (Türkiye’nin bir yarımada olması ve dağların uzanış biçiminden dolayı)
  • Akış hızları (debileri) fazladır. (Dağların fazla olmasından dolayı)
  • Rejimleri (Mevsimlere göre akımı) düzensizdir. (Karadeniz bölgesi akarsuları hariç)
  • Ulaşım için elverişli değildirler. (h-Hızlı aktıkları ve düzensiz rejimli oldukları için)
  • Enerji üretimi için elverişlidirler.

Başlıca Akarsularımız;

Karadeniz’e Dökülenler:

  • Sakarya,
  • Kızılırmak,
  • Yeşilırmak,
  • Çoruh

Marmara’ya Dökülenler:

  • Susurluk

Ege’ye Dökülenler:

  • Meriç,
  • Bakırçay,
  • Gediz,
  • Küçük ve
  • Büyük Menderes

Akdeniz’e Dökülenler:

  • Aksu,
  • Göksu,
  • Seyhan,
  • Ceyhan,
  • Asi

Dışarıya Dökülenler:

  • Fırat,
  • Dicle à Basra Körfezi,
  • Kura,
  • Aras à Hazar Denizi,
  • Çoruh (Gürcistan) à Karadeniz

Dışarıdan Gelenler:

  • Asi (Suriye) Akdeniz,
  • Meriç (Bulgaristan)  Ege

Akarsu Havzalarımız;

  • Akarsularımızın çoğunun havzası açıktır.
  • Sularını denize ulaştıramayan Kapalı Havzalarımızda vardır.

Bunlar; ·   Konya Ovası, ·  Tuz Gölü, ·  Van Gölü, ·  Akşehir-Eber gölleri ve Göller Yöresidir. 

  • Akarsu rejimi, akarsuyun yıl içinde gösterdiği akım grafiği ve akarsuyun beslenme şeklini ifade eder.
  • Her mevsim birbirine yakın akım gösteren akarsuların rejimi DÜZENLİ REJİM,
  • Kurak dönemlerdi olan ve suları azalan ya da kuruyan akarsuların rejimine DÜZENSİZ REJİMLİ akarsular denir.
  • Akarsular Yağmur, Kaynak, Kar ve Buzul sularıyla bazıları da Göl sularıyla beslenirler.
  •  Akarsu, bunlardan biriyle besleniyorsa SADE REJİMLİ, birkaçı ile besleniyorsa KARMA REJİMLİ akarsu denir.

 Yağmur Sularıyla Beslenenler:

·         Genellikler yazın kururlar.

·         Yağmurun fazla olduğu aylarda canlanırlar.

·         Ege, Akdeniz ve İç Anadolu akarsuları.

Kar ve Buzul Sularıyla Beslenenler:

  • Yüksek Dağlardan beslenirler.
  • Karların eridiği yaz aylarında canlanırlar.
  • D.Karadeniz (bir Kısmı), D.Anadolu akarsuları

Kaynak Suları ile Beslenenler:

  • Genelde küçük akarsulardır.
  • Akdeniz bölgesindeki Karstik sahalarda görülür.
  •  Manavgat Çayı

Gölden Çıkan Akarsular:

  • Bazı göllerin yağışlı dönemlerde taşan fazla sularını boşaltırlar. (Gideğen-Gölayağı denir)
  • Beyşehir Gölü
  • Çarşamba Suyu
  • Konya Ovası,
  •  Eğirdir Gölü ve Kovada Çayı
  • Kovada Gölü

  Karma Rejimli Akarsular:

  • Uzun boylu akarsulardır, çok çeşitli beslenme kaynakları vardır.
  • Fırat,
  • Dicle,
  • Kızılırmak gibi.

Tarihteki İlkler – 1

T  A  R  İ  H  T  E     İ  L  K  L  E  R  

İLKÇAĞ TARİHİ

·         Tarih öncesinin İLK Devri KABATAŞ devridir.

·         İLK araçlar YONTMA TAŞ (PALEOLİTİK) devrinde yapılmıştır.

·         İLK RESİM ve HEKEL Yontma Taş (Paleolitik) devrinde yapılmıştır.

·         İLK defa ATEŞ Yontma Taş (Paleolitik) devrinde yapılmıştır.

·         İLK defa İnsanlar HAYVANI EVCİLLEŞTİRMEYİ Cilalı Taş devrinde yapmıştır.

·         İnsanlar İLK defa YERLEŞİK HAYATA Cilalı Taş devrinde yapmıştır.

·         İnsanlar İLK TARIMSAL ÜRETİME Cilalı Taş devrinde yapmıştır.

·         İnsanlar İLK defa BALIKÇILIĞA YONTMA TAŞ (PALEOLİTİK) devrinde başlamıştır.

·         İLK defa ATAERKİL aile Maden Devrinde ortaya çıktı.

·         İLK KRALLIK  ve BEYLİKLER  MADEN DEVRİNDA KURULMUŞTUR.

·         Bulanan İLK MADEN Bakır dır.

·         SABAN ve TEKERLEK İLK defa Maden Devrinde bulundu.

·         İLK kez YAZI Demir Devrinin sonlarında bulundu.

·         Tarihte İLK defa aile hukuku HİTİTLERDE görülmüştür.

·         Anadolu da İLK kurulan uygarlık HİTİTLERDİR.

·         Anadolu da İLK SİYASİ birliği HİTİTLER kurdu.

·         Anadolu Demir Çağlara İLK defa HİTİTLERLE  girmiştir.

·         Tarihte İLK MECLİSİ HİTİTLER kurdu.(Pankuş Meclisi)

·         İLK Tarih yazıcılığını HİTİTLRE yapmıştır(Yıllıklar-Anallar)

·         İLK sosyal örgütlenme Maden Devrinde Mezopotamya da SÜMERLER

     tarafından kuruldu.

·         Mezopotamya da İLK MENEDİYET SÜMERLER tarafından kuruldu.

·         İLK Güneş saatini SÜMERLER kullandı.

·         İLK YAZI SÜMERLER kullandı (Çivi yazısı)

·         İLK yazılı KANUNLAR SÜMERLERE  aittir.(Urgakina Kanunları)

·         İLK ORDU SÜMER ve AKADLAR tarafından kuruldu.

·         İLK defa Avrupa İle Asya arasındaki KÜLTÜREL ETKİLEŞME İskender’in

     Asya seferinden sonra olmuştur.

·         Güneş ve Ay tutulmasının düzenli olarak meydana geldiğini

     İLK defa Mezopotamya Medeniyetleri bulmuştur.

·         İLK ANAYASAYI Babiller yapmıştır.

·         İLK KANUN KİTABINI Babiller yapmıştır.

·         İLK PARA Lidyalılar kullandı.

·         İlk defa Doğu-Batı ticaretinin gelişmesine LİDYALILAR neden oldu.

·         Yılı mevsim ve güne ayırarak İLK defa Güneş yılına dayalı TAKVİMİ Mısırlılar buldu. ·         İLK antlaşma MISIRLILAR ile HİTİTLİLER arasında yapılan  

    KADEŞ (M.Ö.1280)antlaşmasıdır.

·         İLK Hiyeroglif (resim)yazsını MISIRLILAR bulmuştur.

·         Tarımda sulama ve su kanlarlı İLK defa Maden devrinde MISIRDA görülmüştür.

·         İLK defa TIP ve MUMYACILIĞI geliştirenler MISIRLILARDIR.

·         İLK defa ALAN, HACİM hesaplamalarını bulan MISIRLILARDIR.

·         Onluk sayma düzenini İLK defa MISIRLILAR bulmuştur.

·         Tarihte İLK defa TİCARET KOLONİ lerini İYONLAR kurmuştur.

·         İLK modern TARİH Yunan Medeniyetinde yazıldı.

·         İLK POSTA teşkilatını PERSLER kurmuştur.

·         İLK Alfabeyi bulan FENİKELİLERDİR.

·         Tarihte İLK Denizciler FENİKELİLERDİR.

·         İLK Yahudi Devleti İBRANİ DEVLETİDİR.

·         Tek tanrılı din İLK defa İBRANİLERDE görülmüştür.

·         İLK BASIN-YAYIN hayatını ROMALILAR çıkardıkları günlüklerle başlatmışlardır.   

 

 AVRUPA TARİHİ 

  • İLK defa Avrupa topluluklarında MİLLET olma düşüncesi KAVİMLER GÖÇÜ sonucunda ortaya çıktı.
  •  Top İLK defa İNGİLİZLER Yüzyıl Savaşları içerisinde KRESY SAVAŞINDA (14yy.)kullandılar.
  • Avrupa da Demokrasiye atılan İLK adım İngiltere de kabul edilen MAGNA CARTA ile olmuştur.
  •  İLK defa Barut, Pusula, Matbaa ve Kâğıt ÇİNLİLER tarafından kullanılmıştır.
  • Derebeylikler İLK defa KAVİMLER GÖÇÜ ‘n den sonra kurulmuştur.
  •  Derebeyliklerin gücü İLK defa HAÇLI SEFERLERİYLE sarsılmıştır.
  •  Avrupalılar İLK defa Barut, Pusula, Matbaa ve Kağıt Yel Değirmeni, Dokuma Tezgahını HAÇLI SEFERLERİ sonunda TÜRKLERDEN öğrenmişlerdir.
  •  İLK HAÇLI SEFERİ 1095 yılında düzenlendi.
  •  Avrupa da Din adamlarına olan güvenin sarsılması İLK defa HAÇLI SEFERLERİ  sonunda oldu.
  • Ümit Burnunu İLK defa BARTEMLİ DİYAZ buldu.81487)
  • Hindistan yolunu İLK defa VASGO DÖ GAMA buldu.(1498)
  • Dünyanın yuvarlaklığını İLK defa MACELLAN ve DELKANO ispat etti.(1519-1522)
  • Amerika kıtasına İLK defa giren KRİSTOF KOLOMB dur.!(1492)
  • Amerika kıtasının yeni bir kıta olduğunu İLK defa AMERİKO VESPUÇİ keşfetti.
  • İLK sömürge İmparatorluklarını İSPANYA ve PORTEKİZ kurdu.
  • HÜMANİZMA hareketi İLK defa İTALYA  da ortaya çıktı.
  • RÖNESANS İLK defa İTALYA da ortaya çıktı.
  • Avrupa da Laik Düşünce İLK defa RÖNESANS ve REFORM dan sonra ortaya çıktı.
  • REFORM  İLK defa ALMANYA da ortaya çıktı.
  • Reform Hareketleri sonucunda ortaya çıkan İLK mezhep PROTESTANLIKTIR.
  • İLK defa Modern anlamda matbaayı JEAN GUTENBERG(1450) yılında icat etti.
  • İLK defa kurşun atan silahlar VENEDİKLİLER tarafından kullanıldı.
  • Milli Devletler İLK FRANSIZ İHTİLALİNDEN sonra kurulmaya başlandı.
  • Amerika da İLK ANAYASA 1791 yılında yürürlüğe girdi.
  • İngiltere, Amerikanın bağımsızlığını İLK defa VERSAY ANTLAŞMASI(1783) ile tanıdı.
  • İLK İNSAN HAKLARI beyannamesi Amerika da II.FİLEDELFİYA KONGRESİNDE kabul edildi.(1776)
  • ABD nin İLK cumhurbaşkanı GEORGE WASHİNGTON ‘dur.
  • Sanayi Devrimi İLK önce İNGİLTERE de ortaya çıktı.
  • Avrupa da makineleşme İLK önce DOKUMA sanayisinde gerçekleşmiştir.
  •  İŞÇİ sınıfı İLK defa SANAYİ İNKILÂBINDAN sonra ortaya çıktı.
  • Avrupa da sosyalist akımlar İLK defa 1848 İHTİLALLERİNDEN sonra görüldü.

 

 

İSLAM TARİHİ 

·         Müslümanlar arasında fetih politikasını İLK defa Hz. MUHAMMED

    (S.A.V.)başlatmıştır.

·         Hz. MUHAMMED’(S.A.V.) e inan İLK Müslüman Hz. HATİCE dir.

·         Hz. MUHAMMED’ (S.A.V.) in kazandığı İLK SAVAŞ BEDİR savaşıdır.(624)

·         Hz. MUHAMMED’ (S.A.V.) İLK diplomatik başarısını HUDEYBİYE barışı ile kazanmıştır.

·         Tarihte İLK İslam Site Devleti MEDİNE de kurulmuştur.

·         Müslümanların İLK yenilgi aldığı savaş UHUD SAVAŞI dır.(625)

·          İslam tarihinde İLK HİCRET Habeşistan’a yapılmıştır.(615)

·         Şam ticaret yollarının Müslümanlarca İLK kez güvence altına alınması

     HAYBER fethiyle gerçekleşmiştir.(629)

·         İslam Tarihinde seçimle devlet başkanını belirleme İLK defa DÖRT  HALİFE

    devrinde olmuştur.·         İLK halife Hz. EBUBEKİR dir .(632-634)

·         Kur’an-ı kerim İLK defa Hz. EBUBEHİR zamanında kitap haline getirildi.

·         Müslümanların Arap yarımadasının dışında İLK fetih hareketleri

     Suriye üzerine Hz. EBUBEKİR zamanında yapıldı.

·         Müslümanların Arap olmayanlarla yaptığı İLK savaş MUTE savaşı dır.

     (Arap-Bizans-629)

·         Yalancı peygamberler İLK feda Hz. EBUBEKİR döneminde ortaya çıkmıştır.

·          İLK defa  Devlet hazinesini Hz. ÖMER kurdu.(Bey tül Mal)

·          İLK Divan Teşkilatı Hz. ÖMER zamanında kuruldu.

·          Fetih edilen yerler İLK defa HZ. ÖMER zamanında yönetim

     birimlerine ayrıldı.(Eyaletlere)

·         Ordugâh şehirleri İLK  defa HZ. ÖMER devrinde kuruldu.

·         Düzenli ordular İLK defa HZ. ÖMER devrinde kuruldu.

·         İkta Sisteminin İLK örneğini Hz. ÖMER uygulamıştır.

·         Hicret (622)İLK defa Hz. ÖMER zamanında TAKVİM başlangıcı olarak kabul edildi.

·         İLK defa Adli Teşkilat Hz. ÖMER tarafından kuruldu.

·         Adalet işlerine bakan kadılar İLK kez Hz. ÖMER zamanında görevlendirildi.

·         İLK DONANMA Hz. OSMAN zamanında oluşturuldu.

·          Müslümanlar Kıbrıs Adasının fethini İLK Kez Hz. OSMAN zamanında gerçekleştirdiler.

·         Kur’an-ı kerim İLK defa Hz. OSMAN zamanında çoğaltıldı.

·         Araplarla Türkler İLK kez Hz. OSMAN zamanında ilişkide bulundular.

·         Siyasi sebeple öldürülen İLK halife Hz. OSMAN dır.

·         CEMEL VAKASI(Deve Olayı656) Müslümanlar arsındaki İLK çatışmadır.

·         İslam Dünyasındaki İLK AYRILIKLAR Hz. ALİ zamanında olmuştur.

·         İslam Dünyasında KESİN AYRILIKLAR  Kerbela Olayı İle başlamış ve

     İLK defa Mezhepler ortaya çıkmıştır

·         İLK EMEVİ HALİFESİ Hz. Muaviyedir.(661–680)

·         Halifelik İLK defa MUAVİYEDEN OĞLU YEZİD’ geçerek saltanata dönüşmüştür.

·         İLK İslam parası EMEVİ halifesi ABDÜLMELİK zamanında basılmıştır.(694)

·         İLK defa HELLENİSTİK(Eski Yunan) Medeniyeti eserleri

     ENDÜLÜS EMEVİLERİ tarafından tanıtılmıştır.

·         Müslümanlar İLK defa VELİT zamanında TARIK BİN ZİYAD’ ın İspanya yı fethi

     (711)ile Avrupa’ya geçerek toprak kazanmışlardır.

·         Müslümanların Avrupa da ki ilerleyişi İLK defa PUVATYA SAVAŞI ile

     (732)durdurulmuştur.

·         İslam Mimarisi Avrupa Mimarisi ile yarışabilecek seviyeye İLK defa

    EMEVİLER zamanında gelmiştir.

·         Tarihte İLK defa orta Doğu ile Uzak Doğu kavimleri 8Arap-Çin)

     TALAS SAVAŞINDA (751)karşı karşıya gelmişlerdir.

·         İslam Tarihinde yabancı eserler İLK defa ABBASİLER zamanında

     Arapça’ya çevrilmiştir.

·         İslam Tarihinde RASATHANELER İLK defa ABBASİLER zamanında kuruldu.

·         İslam Tahinde Türkler İLK defa Devlet yönetiminde ABBASİLER zamanında

     etkili    olmaya başladılar.  

 

TÜRK-İSLAM TARİHİ  

  • Türkleri kurduğu İLK İmparatorluğu  HUN İmparatorluğu dur..
  •  Türk Tarihinde düzenli ORDU İLK defa METE HAN zamanında kurulmuştur.
  • Orduların düzenlenmesinde 10’luk sistemi İLK kez METE HAN zamanında uygulanmıştır.
  • Türk adını İLK defa devlet adı olarak kullanan  GÖKTÜRKLER dir.
  • Türk Tarihiyle ilgili İLK YAZILI belgeler ORHUN ABİDELERİ dir.
  • Göçebelikten yerleşik hayat geçen İLK devlet UYGURLAR dır.
  • İLK Müslüman Türk Devleti KARAHANLILAR dır.
  • Türkçeyi resmi DİL olarak kabul eden İLK Devlet KARAHANLILAR dır.
  •  Türk-İslam eserlerini İLK defa KARAHANLILAR yapmışlardır.
  • Kervansaraylar İlk defa KARAHANLILAR tarafından yapılmıştır.
  • SULTAN unvanını İLK kullanan hükümdar GAZNELİ MAHMUT tur.
  • Hindistan da İSLAMİYETİ yaymaya çalışan İlk Türk hükümdarı GAZNELİ MAHMUT tur.
  • Türkler İLK defa İslamiyet’e TALAS SAVAŞINDAN sonra topluca girmeye başlamışlardır.
  • Müslüman olan İLK Türk boyları KARLUK, YAĞMA ve ÇİĞİL boylarıdır.
  • Mısırda kurulan İLK Müslüman Türk Devleti TOLUNOĞULLAR devletidir.
  • Malazgirt savaşından sonra Anadolu’da kurulan İLK Türk beylikleri DANİŞMENTLİLER,SALTUKOĞULLARI,MENGÜCEKLER ve ARTUKOĞULLARI dır.
  • Anadolu da İLK MEDRSE DANİŞMENTLİLER tarafından kuruldu.
  • İLK Türk denici beyliği ÇAKA BEY dir.(Çaka Beyliği)
  • Anadolu da Türkçe’yi İLK kez resmi dil olarak kabul eden KARAMANOĞLU İBRAHİM BEY dir.(1277)
  • Büyük Selçukluların Bizans’a karşı kazandığı İLK önemli savaş   PASİNLER SAVAŞI dır.(1048)
  • Selçuklularda HASSA ORDUSU İLK defa Tuğrul Bey TARAFINDAN KURULMUŞTUR.
  • Büyük Selçukluların İLK başkenti NİŞABUR dur.
  • İLK defa İKTA SİSTEMİNİ Büyük Selçuklu veziri NİZAMÜLMÜLK kurdu.
  • Büyük Selçuklularda İLK MEDRESE Tuğrul Bey tarafından NİŞABUR da kuruldu.
  • Anadolu’nun kapısı İLK defa MALAZGİRT SAVAŞI sonunda Türklere açıldı.
  • Anadolu Selçuklu devletinin İLK başkenti İZNİK  şehridir.
  • Anadolu İLK kez MİRYAKEFALON SAVAŞI sonunda kesin YURT oldu.
  • Anadolu Selçuklu Devletinde İLK tersane I. İZZETTİN KEYKAVUS döneminde SİNOP ta inşa edildi.
  • Anadolu Selçuklu Devletinde İLK DONANMA ALAADDİN KEYKUBAT tarafından kurulmuştur.
  • Anadolu Türk birliğini İLK defa I.MESUT kurmuştur.
  • İstanbul’u İLK defa Kuşatan TÜRK DEVLETİ AVARLAR dır.

Tarihteki İlkler-2

OSMANLI TARİHİ  

  • İLK Osmanlı Padişahı OSMAN BEY dir.
  • Osmanlıların İLK Başkenti SÖĞÜT dür.
  • Osmanlılarda İLK defa Beylikten Devlete geçiş ORHAN GAZİ zamanında olmuştur.
  • İLK Osmanlı veziri ALLADDİN PAŞA dır.
  • İLK vakfı ORHAN BEY kurdu.
  • İLK düzenli ORDU ORHAN BEY zamanında kuruldu.
  • İLK para ORHAN Bey zamanında bastırıldı. 1327
  • İLK Medrese İZNİK te ORHAN BEY tarafından kuruldu.
  • Rumeli’ye geçiş İLK defa Orhan Beyin kardeşi SÜLEYMEN PAŞA ile olmuştur.
  • Rumeli de İLK ÜSS ÇİMPE KALESİ dir.
  • Osmanlılara katılan İLK beylik KARESİ BEYLİĞİ dir.
  • İLK ALTIN para FATİH zamanında bastırıldı.
  • İLK KAPAN-I DERYA Baltaoğlu Süleyman Bey dir.
  • Topçu birliği İLK defa I.MURAT zamanında kuruldu.
  • Karamanoğulları ile İLK savaşı I.MURAT yaptı.
  • Top İLK defa I. KOSOVA SAVAŞI ‘ında kullanıldı.
  • Savaş alanında şehit düşen İLK Padişah I. MURAT olmuştur.
  • Haçlılarla İLK defa SIRPSINDIĞI SAVAŞI ‘ında karşılaşıldı.(1364)
  • İLK YENİÇERİ OCAĞI I. MURAT zamanında kuruldu.
  • İstanbul İLK defa YILDIRM BAYEZID tarafından kuşatıldı.
  • Anadolu Türk Birliği İLK defa YILDIRIM BAYEZID tarafından kuruldu.
  • Osmanlılara Orta Avrupa nın kapıları İLK defa NİĞBOLU ZAFERİ ile açıldı.(1396)
  • Anadolu Türk Birliği İLK defa Ankara savaşı SONUNDA BOZULDU.(1402)
  • Osmanlılarda İLK taht kavgaları FETRET DEVRİ’ inde oldu.
  • İLK deniz savaşı ÇELEBİ Mehmet zamanında VENEDİKLİLER ile oldu.
  •  İLK SÜRRE ALAYI ÇELEBİ MEHMET zamanında düzenlendi.
  • Kendi isteği ile taht’tan çekilen İLK Padişah II. MURAT olmuştur.
  • Avrupalılar İLK kez Türkleri Balkanlardan atamayacaklarını II. KOSOVA SAVAŞI ‘ından sonra anladılar.
  •  Padişah emriyle öldürülen İLK sadrazam ÇANDARLI HALİL PAŞA dır.
  • İLK kez BALKANLARIN fethini tamamlayan FATİH dir.
  • HAVAN topu İLK defa İSTANBUL’UN FETHİNDE kullanıldı.
  • İLK Osmanlı KANUNLARI Fatih KANUNNAMESİ dir.
  •  FATİH KANUNNAMESİ Osmanlı devletinin İLK ANAYASASI niteliğindedir.
  • Kalelerin topla yıkılabileceği İlk kez İSTANBUL FETHİ ile anlaşıldı.
  • İLK KAPİTÜLASYONLAR Orhan Bey döneminde RAGUZA CUMHURİYETİ’ ne verildi.
  • Vezir-i azamlar İLK defa FATİH zamanında DİVANA başkanlık etmişlerdir.
  • İPEKYOLU İLK defa FATİH’ in Kırım’ı fethiyle Osmanlı denetimine girmiştir.
  •  İLK defa Osmanlı tahtına iki kez çıkan II.MURAT ,son kez çıkan II.MUSTAFA dır.
  • Dünyada İLK defa YİVLİ-SETLİ toplar II. BAYEZID zamanında yapılmıştır
  • İLK defa Avrupa Devletlerinin Osmanlı devletinin İÇ İŞLERİNE karışmasına neden olan olay CEM SULTAN ‘ın Papaya sığınmasıdır.
  • Osmanlı Devletli İran ile İLK büyük savaşı ÇALDIRAN SAVAŞI dır.(1514)
  • Osmanlı Padişahlarından İLK halife YAVUIZ dur.
  • Osmanlıların Kuzey Afrika daki hâkimiyeti İLK defa MISIR ‘IN FETHİYLE başlamıştır.
  • YAVUZ’un Mısır ve Hicaz’ı feth etmesiyle BAHARAT YOLU İLK defa Osmanlıların denetimine girdi.
  • KANUNİ’nin Rumeli ye yaptığı İLK sefer BELGRAD seferidir.
  • Viyana İLK defa KANUNİ tarafından kuşatıldı.(1529)
  • Preveze Deniz savaşından sonra Türkler İLK defa AKDENİZ de üstünlüğü ele geçirdiler.(1538)
  • Kaptan-ı Derya, Reis’ül –Küttap İLK defa KANUNİ zamanında divan üyesi oldu.
  • Osmanlılarla İran arasında imzalan İLK antlaşma AMASYA ANATLŞAMASI dır.(1555)
  • İLK defa sefere çıkmayan  Padişah II. SELİM dir.
  •  İlk defa İstanbul’da doğan, İstanbul’da ölen padişah II. SELİM dir.
  • Osmanlı Tarihinde İLK defa KANUN-U KADİM(yeniçeri Ocağına asker alma kanunu) III. MURAT zamanında bozuldu.
  • İLK defa Sultan I.AHMET zamanında şehzadeleri sancaklara gönderme uygulaması kaldırıldı.
  • Osmanlı İmparatorluğu Avusturya ya karşı siyasal üstünlüğünü ve yaptırım gücünü İLK defa ZİTVATOROK ANTLŞAMASI ile kaybetti.(1606)
  • Osmanlı Tarihinde askerler tarafından öldürülen İLK padişah GENÇ OSMAN (II.OSMAN) dır.
  • Osmanlılarda İLK bütçeyi TARHUNCU AHMET PAŞA yapmıştır.
  • İLK Türk İran sınırı KASR-I ŞİRİN antlaşması ile çizildi.(1639)
  • Çeşitli şartlar ileri sürerek,göreve gelen İLK VEZİR ,KÖPRÜLÜ MEHMET PAŞA dır.
  • Osmanlılar İLK defa KARLOFÇA (1699) ve İSTANBUL(1700) antlaşmaları ile toprak kaybetti.
  • Osmanlıların  Rusya ile imzaladığı İLK antlaşma İSTANBUL ANTLŞMASI dır.
  • Osmanlıların kaybettiği İLK beylik ERDEL BEYLİĞİ dir.
  • Osmanlı Devleti İLK defa PASAROFÇA ANTLŞAMASINDAN sonra Avrupa dan geri kaldığını anlamıştır.
  • Osmanlı Devleti İLK defa Pasarofça Antlaşmasından sonra LALE DEVRİNDE Avrupa’yı örnek alarak ıslahatlar yapmıştır.
  • Avrupa’ya İLK elçiler Lale devrinde PARİS ve VİYANA ya gönderildi.
  • Osmanlılarda İLK Matbaa GAYRİMÜSLİMLER (Yahudi-Ermeni)tarafından açılmıştır.(15 yy)
  • Osmanlılarda İLK Türk Matbaası Lale Devrinde İBRAHİM MÜTEFERRİKA tarafından açıldı.(1727)
  • İLK kağıt fabrikası Lale Devrinde YALOVA da kuruldu.
  • İLK itfaiye örgütü LALE DEVRİNDE kuruldu.
  • Askeri alanda İLK ıslahatı I.MAHMUT yapmıştır.
  • İLK Mühendis Okulu 1731 yılında Kara Mühendis (Mühendishane-i Berri Hümayun)adıyla  I. MAHMUT tarafından kuruldu.
  • İLK defa KAPİTÜLASYON lar 1740 yıllında Sürekli hale getirildi.
  • İLK defa Osmanlı Devletinden Halkı Türk ve Müslüman olan bir toprak parçası(Kırım)KÜÇÜK KAYNARCA ANTLŞMASI ile koparılmıştır.(1774)
  • Ruslar İLK kez KÜÇÜK KAYNARCA ANTLŞMASI  ile iç işlerimize karışma hakkını elde etmiştir.
  • Rusya ya İlk  kapitülasyonlar KÜÇÜK KAYNARCA ANTLŞMASI  ile verildi
  • Ulufe alım-satımı İLK defa I. ABDÜLHAMİD tarafından yasaklanmıştır.
  • İLK defa Avrupa orduları örnek alınarak kurulan ordu ZİZAM-I CEDİD ordusu dur.
  • Avrupa başkentlerinde İLK devamlı elçiler III. SELİM zamanında açıldı.
  • İLK devamlı elçilik LONDRA ya açıldı.(1793)
  • NAPOLYON İlk yenilgisini AKKA kalesi önünde NİZAM-I CEDİD ordusuyla yaptığı savaşta aldı.
  • Osmanlı Devletinde İLK Milliyetçilik hareketi SIRP İSYANI dır.
  • İLK defa padişahın yetkileri II. Mahmut’un ayanlarla imzaladığı SENEDİ İTTİFAK la (1808) azalmıştır.
  • Osmanlı Devletinde yaşayan  azınlıklara İLK defa ayrıcalık BÜKREŞ ANTLAŞMASI ile SIRP lara verildi.
  • Osmanlı Devletinden bağımsızlığını kazan İLK devlet YUNANİSTAN olmuştur.(1829-Edirne Antlaşması)
  • Boğazlar Sorunu İLK defa HÜNKÂR İSKELESİ ANTLKAŞASI ile ortaya çıktı.(1833)
  • İngilizlere İLK defa kapitülasyonlar BALTA LİMANI TİCARET ANTLAŞMASI ile verildi.(1838)
  •  İLK gazete TAKVİM-İ VAKAYİ adıyla II. MAHMUT zamanında çıkarıldı.(1831)
  • Nüfus sayımı İLK defa II. MAHUT zamanında yapıldı.(1831)
  • Tımar, Zeamet ve Müsadere(Mallara el koyma) İLK defa II. MAHMUT tarafından kaldırıldı.
  • İLK defa Polis örgütünün temelleri II. MAHMUT zamanında atılmıştır.
  • İLK defa Divan Teşkilatı kaldırılarak Bakanlıklar II. MAHMUT zamanında kuruldu.
  • Öğretim İLK defa II. MAHMUT zamanında zorunlu hale getirildi.
  • İLK Posta Örgütü II. MAHMUT zamanında kuruldu.
  • İLK defa Tercüme Odası, Yabancı Dil Okulu, Devlet Memuru Yetiştiren Okullar II. MAHMUT tarafından açıldı.
  • İLK defa yurt dışına öğrenci II. MAHMUT zamanında gönderildi.
  • Kılık-Kıyafette İLK değişiklik II. MAHMUT zamanında yapıldı.
  • İLK defa Padişah kendi gücünün üstünde bir gücü TANZİMAT FERMENI ile tanımıştır.
  • Osmanlılarda İLK kağıt para KAİME adıyla 1841 de ABDÜLMECİT tarafından bastırıldı.
  • İLK demir yolu hattı TANZİMAT DÖNEMİNDE döşendi.(1866)
  • Telgraf İLK defa TANZİMAT DÖNEMİNDE kullanılmaya başlandı.(1854)
  • Laik Kanunlar İLK defa TANZİMAT DEVRİNDE çıkarıldı.
  • Askerliğin İLK defa bir bedele bağlanması ISLAHAT FERMENI ile olmuştur.(1856)
  • Osmanlı Devleti Kırım savaşından sonra Avrupalı devletlerin himayesine girerek İLK defa BAĞIMSIZ DEVLET OLMA ÖZELLİĞİNİ kaybetmiştir.
  • Osmanlı Devleti dışarıdan borç parayı İLK defa Kırım Savaşı(1856) sırasında İngilizlerden I.ABDÜLMECİT zamanında almıştır.
  • Osmanlı Devletini Avrupa Devleti sayılması İLK defa 1856 PARİS ANTLAŞMASI ile kabul edilmiştir.
  • İLK OSMANLI ANAYASASI Mithat Paşa başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanarak II. ABDÜLHAMİD zamanında ilan edildi.
  • Osmanlı devletinde, halk yönetime İLK defa I. MEŞRUTİYET döneminde katıldı.
  • Osmanlı Devletinde Mecelle Hukuku İLK defa I. MEŞRUTİYET döneminde uygulamaya konulmuştur.
  • İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ Türk Tarihinde milliyetçiliği İlk defa resmi bir ideoloji haline getirmiştir.
  • Türk tarihinde parti diktasıyla yönetim İLK defa İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ nin yönetimiyle gerçekleşti.
  • İttihat ve Terakki Partisi (Cemiyeti, Fırkası) devlet yönetimini İLK defa kesin olarak   I. BALKAN SAVAŞI sırasında ele geçirdi.(Babı Ali Baskını)
  • Balkan savaşı İlk defa KARADAĞ’ ın Osmanlı devletine savaş açmasıyla başlamıştır.
  • Osmanlı Tarihinde İLK DENİZALTI filosu II. ABDÜLHAMİT zamanında oluşturuldu.
  • Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşından sonra paylaşıldığı İLK Antlaşma SYKES-PİCOT antlaşmasıdır.

 T.C.İNKILÂP TARİHİ  

  •   Türk devletinin tümüne yönelik yapılabilecek bir işgalin İLK belirtisi MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI’ ında ortaya çıkmıştır.
  • Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti İlk defa fiilen ORTADAN kalkmıştır.
  • Yurdun işgal edilmesine karşı Osmanlı devletinin kayıtsız kalması karşısında Türk Milletinin İLK tepkisi DİRENİŞ CEMİYETLERİ kurmak olmuştur.
  • İtilaf Devletlerinin İLK işgal ettiği yer MUSUL olmuştur.

     

  • İLK defa İzmir ve çevresinin Yunanistan a verilmesi PARİS KONFERANSINDA kararlaştırıldı.(18Ocak1919)

  • İlk kez ülkeye karşı saldırılara karşı koyma kararı İZMİR MÜDAFA-İ HUKUK Kongresinde kabul edilmiştir.

  • Kuva-yı Milliye Hareketi İLK defa YUNAN İŞGALİ ne karşı kuruldu.

  • Manda ve Himaye fikri İLK defa PARİS BARIŞ KONFERANSINDAN SONRA İtilaf Devletleri tarafından ortaya atıldı.

  • İşgallere karşı İLK tepki PROTESTO ve MİTİNGLER yoluyla oldu

  • Batı da İLK cephe AYVALIK ta açılmıştır.

  • İşgallere karşı kurulan İLK Cemiyet TRAKYA PAŞAELİ CEMİYETİ dir.

  • Batıdaki Cemiyetler İLK  defa BALIKESİR KONGRESİNDE birleştirilmiştir.

  • İLK defa Milli Mücadelenin HAKLILIĞI uluslar arası bir heyet tarafından hazırlanan AMİRAL BRİSTOL RAPORU ile ortaya çıkmıştır.

  • İşgallere karşı İLK direniş Güney Cephesinde FRANSIZLARA karşı olmuştur.

  • Vatanın kurtulması konusunda ortak bir çalışma yapılacağı İLK defa AMASYA GENELGESİNDE belirlenmiştir.

  • Milli Mücadele nin GEREKÇESİ, YÖNTEMİ ve AMACI  İLK defa AMASYA GENELGE sinde açılanmıştır.

  • Türk Milletine Milli Hâkimiyetini eline alması amacıyla İLK defa AMASYA GENELGESİ nde çağrıda bulunulmuştur.

  • Devlet rejiminin değişeceğinin İLK belirtisi AMASYA GENELGESİNDE ortaya atılmıştır.

  • Havza ve Amasya da yayınlanan Tamimlere halkın gösterdiği İLK olumlu tepki PROTESTO VE MİTİNGLERDİR.

  • Osmanlı devletinin Türk Milletine olan sorumluluklarını yerine getirmediği İLK defa AMASYA GENELGESİNDE kamuoyuna duyurulmuştur.

  • AMASYA GENELGESİ M.Kemal’in yayınladığı İLK ihtilal bildirisidir.

  • M.Kemal’in başkanlığını yaptığı İlk SİYASİ kuruluş TEMSİL HEYETİ dir.

  • İLK defa hâkimiyetin kayıtsız şartsız gerçekleştirileceğine ERZURUM KONGRESİ ‘nde karar verildi.

  • İLK defa Kuva-yı Milliye deyimini DOĞU ANADOLU MÜDAFAİ HUKUK CEMİYETİ kullanmıştır.

  • Misak-ı Milli düşüncesinin ortaya atıldığı İLK SİYASİ teşekkül SİVAS KONGRESİ dir.

  • Kurulacak yeni devletin temelleri İLK defa  ERZURUM KONGRESİNDE atılmıştır.

  • Milli Mücadele sırasında Hâkimiyetin kayıtsız şartsız gerçekleştirilmesine İlk defa ERZURM KONGRESİNDE karar verildi.

  • İLK defa hükümet kurma fikri ERZURUM KONGRESİ nde ortaya atılmıştır.

  • İLK bölgesel Temsil Heyeti ERZURUM KONGRESİ nde oluşturuldu.

  • İLK defa MİLLİ bir temsil Heyetinin kurulmasına SİVAS KONGRESİ nde gerçekleşmiştir.

  • Milli örgütlenmenin bütün yurdu kapsayacak şekilde ele alınması İLK defa SİVAS KONGRESİNDE gerçekleşmiştir.

  • KAPİTÜLASYONLARA karşı İlk tepki MİSAK-I MİLLİ de olmuştur.

  • İLK Meclis 23 NİSAN 1923 te açıldı.

  • İLK meclis ve hükümet başkanı MUSTAFA KEMAL dir.

  • İLK ANAYASA 20 Ocak 1920 de kabul edildi.

  • İLK yasaları TBMM çıkardı.

  • TBMM Hükümetinin kendisine karşı ayaklanmalara karşı aldığı İLK önlem HIYANET-İ VATANİYE KANUNU nu çıkarmasıdır.

  • Amasya Görüşmesi ile İstanbul Hükümeti MİLLİ MÜCADELEYİ İLK defa resmen tanımıştır.

  • TBMM nin İLK ASKERİ başarısı ERMENİSTAN SAVAŞI dır.

  • TBMM nin İLK siyasi başarısı GÜMRÜ ANTLŞAMASI dır.

  • Düzenli ordu ile yapılan İLK savaş I.İNÖNÜ SAVAŞI dır.

  • TBMM Hükümetini İLK tanıyan ve siyasi ilişkiler kuran Müslüman Devlet AFGANİSTAN dır.

  • I.İnönü Savaşından sonra TBMM İLK defa Avrupa Devletiyle bir antlaşma imzalandı.(Moskova Antlaşması)

  • Moskova Antlaşmasıyla İLK defa Bir Avrupa Devleti Misak-ı Milli yi tanıdı ve kapitülasyonların kaldırılmasını kabul etti.

  • Doğu sınırımız İLK defa KARS ANTLAŞMASI ile kesin olarak belirlendi.(13 Ekim 1921)

  • TBMM Hükümeti ile İLK anlaşma imzalayan İtilaf devleti FRANSA dır.(Ankara Ant.20 Ekim 1920) kahramanlık ünvanı alan İLK şehir MARAŞ tır.

  • Anadolu’dan çekilen İLK devlet İTALYA olmuştur.

  • Kütahya –Eskişehir Savaşları Milli Mücadelenin İLK ve SON yenilgisidir.

  • M. Kemal İLK defa KÜTAHYA –ESKİŞEHİR SAVAŞI’ndan sonra TBMM tarafından Başkomutanlığa getirilmiştir.

  • M. Kemal in Başkomutan olarak katıldığı İLK savaş SAKARYA SAVAŞI’dır.

  • Yunan ordusu İLK defa SAKARYA SAVAŞINDAN sonra savunmaya, Türk Ordusu ise İLK defa TAARRUZA geçmiştir.

  • TBMM ordusunun İLK taarruz Harekâtı BÜYÜK TAARRUZ dur.

  • Türkiye İtilaf devletlerinin hepsine birden Misak-ı Milliyi ve Tam Bağımsızlığı İLK defa LOZAN ANTLAŞMASI ile kabul ettirdi.

  • İLK Genelkurmay Başkanı FEVZİ ÇAKMAK tır.

  • İLK T.C. Cumhurbaşkanı MUSTAFA KEMAL dir.

  • İLK T.C. Başbakanı İSMET İNÖNÜ dür.

  • T.C.’nin kurulan İLK siyasi partisi CUMHURİYET HALK PARTİSİ’dir (Halk Fırkası)

  • T.C. nin kurulan İLK Muhalefet  partisi TERAKKİ PERVER CUMHURİYET FIRKASIDIR

    

 

Tarihe Geçen Sözler

Tarihe Geçen Sözler 

Geldim, gördüm, yendim
Roma İmparatoru Sezar’a ait bu söz, Pontus asıllı Basforos Kralı II. Pharnake ile şimdiki Tokat’ın Zile ilçesinde yapılan savaş sonunda söylenmiş. Galip gelen Sezar, Roma Senatosuna yolladığı mektupla savaşın neticesini bildirir: “Geldim, gördüm, yendim.”

Sen de mi Brütüs?
Roma İmparatoru Sezarın ölümü, kalabalık bir grubun kendisine saldırması sonucu gerçekleşmiştir. İsyancılara karşı bir müddet direnen İmparator, kendisini bıçaklayanlar arasında evlatlığı Brütüsü de görünce bu sözü sarf etmiştir.

Yaratılanı hoş gör Yaratandan ötürü
Yunus Emre’nin insanlık sevgisi, Allaha olan muhabbetiyle açıklanır.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi /Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Kanuni Sultan Süleyman, bir şiirinde yer alan bu beyti, hasta yatağına düştüğünde söylemiş. Beyitte geçen ilk devlet makam- mevki anlamında kullanılmış, ikinci kez geçen devlet ise saadet manasında söylenmiştir.

Yollar yürümekle aşınmaz
60lı yılların sonunda Adalet Partisinin Ankara il kongresinde bir delege sürekli yapılan gösteri yürüyüşlerinden şikâyetçidir. Bu isteğini Süleyman Demirel’ e ileten delege, hazır cevaplılığıyla bilinen Demirel’ in bu ilginç sözüyle karşılaşır.

Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar
16 asırda yaşayan Fuzuli’nin Şikâyetnamesinde geçen bu söz, toplumdaki çarpıklığı, adalet ve hukuk sisteminin gidişatını anlatması bakımından önemlidir.

Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın
İstiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy, hastayken, içlerinde yazar Tarık Usun da bulunduğu bir grup, ziyaretine gider. Ziyaretçilerden birinin, “İstiklal Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?”; sorusuna Akif bu cevabı verir.

İşte Paşam, İstanbul
1949- 957 tarihleri arasında İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı yapan Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın, İsmet İnönü ye söylediği meşhur söz. 1950 seçimlerinden önce seçim konuşmasını yapan İnönü’ye kalabalığı gösteren Gökay, İşte Paşam, İstanbul demiştir. Ancak seçim, CHP açısından bir hüsranla neticelenmiş ve CHP o yıl İstanbul’dan hiç milletvekili çıkaramamıştır.

Asmayalım da besleyelim mi?
12 Eylül askerî darbesinin mimarı ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, darbenin ardından gerçekleşen idamlar üzerine bu meşhur yorumu yapmıştır. Bu dönemde yaklaşık 7 bin kişinin idamı istenmiş, Askerî Yargıtay 124 idama hükmetmiş, bunların 50si infaz edilmiştir.

70 sente muhtacız.
Türkiye’nin en çok başbakan olma rekorunu elinde bulunduran siyasisi Süleyman Demirel’ in incilerinden biridir. Türkiye’ de 70lerin sonunda yaşanan ekonomik krize atfen sarf edilmiştir.

Demirel, dış ticaret açığındaki artışı ve döviz darboğazını bu sözle ifade etmiştir.

“Bir kadında zekâ aranılan bir özellik değildir. Önemli olan sadakattir.

Benim annem bir dahi değildi ama Alman ülküsüne benim gibi üstün bir evlat yetiştirdi!”
Adolf Hitler

“Bir erkeğin ailesi ve ulusu açlık tehlikesi ile karşılaşmadığı sürece avcılık çok ahlaksızca bir eylemdir.”
Adolf Hitler

“Bayrak denen şey pislik yığını üzerine çekilen paçavradır.”
Benito Mussoloni

“Bir insanın ölümü dramatik, on insanınki trajiktir. Bir milyonun ölümü ise sadece bir istatistiktir.”
Josef Stalin


“Dünyaya bir daha gelecek olsam, reklamcılık yapmak isterdim. “
Franklin D. Roosevelt

“Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan daha iyidir.”
Franklin D. Roosevelt

“Korkulacak tek şey korkunun kendisidir.”
Franklin D. Roosevelt

– Ya İstanbul beni alacak.. Ya ben onu!
(veya “Ya sen beni alacaksın.. Ya da ben seni!”) İstanbul’u kuşatan Fatih Sultan Mehmet, karşı kıyıdan baktığı İstanbul’a doğru şu sözü söyler:

Fatih Sultan Mehmet

– İşte paşam, İstanbul!

1950 öncesi seçimlerde dönemin İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay, “Milli Şef” İsmet İnönü’ye Taksim’deki kalabalığı göstererek:

Fahrettim Kerim Gökay

Demokrasilerde çare tükenmez.
— Dün dündür, bu gün bugün.
— Varsa vardır, yoksa yoktur.
Türk siyasetinin “Baba”sı Süleyman Demirel’in her sözü “tarihi”dir; işte bunlardan birkaçı:
Süleyman Demirel

— Kadayıfın altı kızardı.

Milli Selamet Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, dönemin iktidarının icraatlarını eleştirmek için söylediği tarihi söz:
Necmettin Erbakan

– Ayşe tatile çıksın!

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in şu şifreli sözüyle başladı:

– Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın..
İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un tarihi sözü:

– Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır

Büyük önderimizin tarihi sözü: M. Kemal Atatürk


— Gölge etme, başka ihsan istemem!

Antik dönemin ünlü düşünürü Diojen’in, kendisinden bir isteği olup olmadığını soran Büyük İskender’e söylediği söz:

– Para… para… para…

Fransızların ünlü imparatoru Napolyon’un unutulmayan tarihi sözü:

– Geldim, gördüm, yendim

Amasya’nın kuzeyinde ve Tokat’ın batısında kalan Zile’de Julius Caesar çok hızla gelişen bir savaştan sonra (M.Ö. 53) şu ünlü sözünü söylemiştir.

— Sen de mi Brutus?
Roma İmparatoru Sezar’ın, bir suikastta kendisini bıçaklayan üvey oğlu Brutus’e söylediği söz:

– Ekmek bulamayan pasta yesin!
14. Lui’nin eşi Marie Antoinette’nin, halkın açlıkla karşı karşıya bulunduğu şikâyetini getiren kişiye verdiği yanıt:
 

— Yine de dünya dönüyor”
Ünlü bilgin Galile “Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için Vatikan tarafından az kalsın aforoz edilmişti. Çünkü Vatikan’ın inancına göre dünya sabitti, güneş dönüyordu. Galile, bu inanca karşı geldiği için Engizisyon önünde ifade vermeye davet edilmiş, sözlerini geri alması istenmişti.

Galile mecburen sözünü geri alırken şu tarihi sözü mırıldanmadan edememişti:

 Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” “Halk indinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Kanuni Sultan Süleyman

Bekleyin Roma’ya da geleceğiz!
* ” Düşmanlarımız olan Juan Juanların hangi yoldan Bizans a gittiklerini biliyoruz. Tuna’nın Dinyeper’in nereye aktığını da biliyoruz. Gün Doğusundan Gün Batısına kadar bütün milletler bizim önümüzde diz çökmüştür.

Göktürk Prensi Türkşad

“Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at kumandanı, bir kumandan bir orduyu, bir ordu da bir milleti mahveder”
Türk-Moğol Devleti Hükümdarı Cengiz Han

“Ben ölebilirim ama dünya durdukça benim milletim mücadeleye devam edecek”
Altay Kartalı Doğu Türkistanlı Kahraman Şehit Osman BATUR


*”Bizim kudretimizin eriştiği yere;
   Sizin hayalleriniz bile erişemez!”
Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bizans imparatoru Konstantin’e söylediği söz

 “Ülke kılıç ile fethedilir kalem ile yönetilir”
Yusuf Has Hacip/Kutadgu Bilig

Helen Adams Keller

HELEN ADAMS KELLER


Helen Keller ile başlamak istedim çünkü hayattan umudunu kesenlere çok iyi bir örnek teşkil edecek diye düşünüyorum. Hayatın anlamını sorgulayan arkadaşlar için..Sevgiler..

Hellen Keller 1880 – 1968 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pedagogdur. Onu diğer pedagoglardan farklı kılan şey neredeyse doğuştan diyebileceğimiz kör, sağır ve dilsiz olmasıydı.

On dokuz aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu görme, işitme ve konuşma yeteneğini yitirmişti. Çevresindekileri anlamaktan ve onlar tarafından anlaşılmaktan yoksun karanlık, sessiz bir dünyanın içinde kalmıştı. Keller’ in hayatı, yedi yaşındayken yaşamına giren bir öğretmenle değişti. Kendisi de bugün yaptıklarıyla bir efsane olan öğretmen Anne Mansfield Sullivan, Keller’ in yaşamının dönüm noktasıydı. Bu iki insan iletişim kurmanın güzelliği ile hayatlarına bambaşka anlamlar katmakla kalmadı birlikte hayatı yeniden keşfettiler. Bayan Anne Sullivan ümit etme ve uzağı görebilme yeteneğine sahip büyük bir insandı sabrı ve sevgisiyle bu küçücük çocuğa karanlıktan aydınlığa giden yolda rehberlik yaptı.

       Anne Sullivan’ ın kendisi de kör sayılırdı. Çok az görme yeteneği vardı. Sullivan’ın Helen Keller’ e verdiği eğitim ona sadece okuma, yazma ve konuşmayı öğretmekle kalmadı, normal bir eğitim almasını da sağladı. 1886’ da babasının vefatıyla derin hüzne bürünen Keller yine aynı yıl kendi yaşıtı kızlarla eğitim gördüğü Cambridge Kız Okulu’ na başlamıştı. 1900 yılında, yirmi yaşında girdiği Radcliffe Kolejini, normal öğrenciler gibi dört yılda ve takdirnameyle bitirdi.

       Peki neler yaptı Helen Keller? Neler yapmadı ki? Çoğumuzun yapamadığı, başaramadığı şeyleri göremediği duyamadığı ve konuşamadığı halde başardı. Kanoyla, yelkenliyle gezintiye çıkan, yüzen, satranç oynayan, bisiklete binen, tiyatroya, müzeye giden, parmaklarının ucuyla dünyayı keşfeden, Latince, Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça okuyup konuşabilen, duymadığı halde sesine yön ve güç vererek konuşmayı beceren bir insandı.

       Helen Keller tıpkı öğretmeni Anne Sullivan gibi hayatını kendisi gibi ışıktan ve sesten yoksun olanlara adadı. Bunu, yaptığı konuşmalar yazdığı makaleler ve bir dizi kitapla başardı Aynı zamanda çeşitli organizasyonlarda görev aldı. Bunların bir tanesi körler için çalışan Amerikan Görme Engelliler Vakfı’ dır. Üstlendiği görevler Helen’ in Yakındoğu, Uzakdoğu, Kanada Güney ve Orta Amerika’ ya yolculuk etmesine neden oldu.

       Helen Keller, azmin ve zaferin abidesidir. O, insan beyninin gücünün de canlı bir örneği. Yaşamının ilk ondokuz ayında zihninde yer etmiş tek bir sözcükten, “su” sözcüğünden yola çıkarak başardığı he şey, beynin, kullanıldığı takdirde ne olağanüstü kapasitesi olduğunu gösteren bir mucizenin ifadesi.
        Bakan körler, işiten sağırlar ve konuşan dilsizlerle dolu olan bir dünyada o gören bir kör, duyan bir sağır ve kendini ifade edebilen bir dilsizdi. Azmiyle, yaptıklarıyla ve yarattıklarıyla milyonlarca insan için esin kaynağı ve başarı örneği oldu….

Leyla Bozdağ

         LEYLA BOZDAĞ


Leyla Bozdağ 1916 yılında Kırşehir’de doğdu. İlkokulu Kırşehir’de okuduktan sonra İzmir’de Karşıyaka Kız Muallim Mektebi’ni bitirdi ve Avanos’ta öğretmenliğe başladı. Daha sonra Mucur’da öğretmenlik yaparken evlendi. Bu evlilikten 4 çocuk sahibi oldu.Eşinin Ankara’ya olan hayranlığı ve çocuklarının Ankara’da okuyacak olmasından ötürü 1960 yılında istemeyerek Ankara’ya taşındı. 35 yıl Öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Leyla Bozdağ, uzun ömrü boyunca bir çok sosyal değişime ve tarihi olaya tanıklık etmiştir.

  Meğer Hayat Bir Masalmiş

 Leyla Bozdağ 1916 yılında Kırşehir’ de doğar. Maddi olanakları pek rahat olmayan bir ailenin, doğduğunda ölen 2 çocuğundan sonra dünyaya gelen ilk bebekleridir. Fakat doğumunda babası yanında bulunamamıştır. O dönemde Eskişehir’in bir kazası olan Kirmaslı’da yani şimdiki adıyla Mustafa Kemal Paşa ‘da askerde olan baba Terzi Osman, ancak kızını 9 yaşında iken; askerlik dönüşünde görebilmiştir.

      Annesi ise halı dokumacısıdır. Ama tek iş olarak bunu yapmaz, bağ bozumu, ceviz çırpılması zamanlarında tarlalarda çalışır karşılığında da hangi ürünü toplamak için çalıştıysa bir miktar o üründen alır. Getirdiği cevizleri, üzümleri de kışın yemek üzere değerlendirir. Leyla Bozdağ o dönemde de, daha sonraları da annesine hep büyük bir hayranlık beslemiştir. Anılarından annesiyle ilgili bilgiler aktarırken onun üç özelliğini, belki de farkında olmadan her zaman ön planda tutar. Ona göre annesi çok çalışkan, çok becerikli ve çok çok güzeldir. Annesinin teninden bahsederken şu cümleyi kullanır:

              “Karda leke vardı ama annemin beyaz teninde leke yoktu.” 

    Annesinin becerikli olduğunu sadece Leyla Bozdağ fark etmemiş, dokuduğu halıları görenler de aynı düşünceyi paylaşmışlardır.

      Leyla Bozdağ daha ilkokul birinci sınıfta iken Mustafa Kemal Paşa Kırşehir’e gelir. Onu karşılamak için Hükümet Konağı’na giderler. Leyla Bozdağ o anı da şu sözcüklerle aktarıyor:

         “ Arkadaşım Leman çiçek vermekle görevlendirilmişti. Mustafa Kemal Konak’tan çıkıp merdivenin başına gelmişti. Heyecan içindeyiz, çok azametli bir insan, göremiyoruz kendisini. O anda Leman götürüp çiçeği verdi. Hanımını ise hiç unutmuyorum; başı topuzlu, siyah bir kıyafet giymiş, uzun bir manto gibi, peçesini yanından sarkıtmış. Ona bakarken de hem şaşırdık hem hayran olduk. Orada Mustafa Kemal neler konuştu hatırlamıyorum ama kendilerini bugün gibi hatırlıyorum, çocukluk işte.”

     Leyla Bozdağ ilk okula başladığı zamanlar da hazırlık sınıfıyla birlikte altı sene olan ilkokulu çalışkanlığı ve zekasıyla sınıflar arası atlamalar yaparak dört senede tamamlar. Fakat ilkokulda başından geçen bir olay hayatının geri kalanında ona ailesinin koyduğu isimden başka bir isimle seslenilmesine sebep olacaktır. Bu olayı Leyla Bozdağ şu şekilde anlattı: “Beşinci sınıfta karne aldık. Hep başarılı bir öğrenci olduğum için karnemi çok iyi bekliyorum. Fakat karnemi elime aldım ve ağlamaya başladım. Çok zayıftı. Bir öğretmenimiz durumu görüp müdahale etti. Soyadlarımız olmadığı için 18 Ayşe ile benim yani 20 Ayşe’nin karneleri karışmıştı.”

      İlkokul yıllarının sonuna kadar adı Ayşe olan Leyla Bozdağ’ın işte bu olaydan sonra öğretmeninin talebiyle ismine Leyla eklenmiş ve Ayşe Leyla olmuştur.

     Okul biterken Ayşe Leyla arkadaşlarının okumaya devam edeceğini öğrenir. O da bunu ister ve aynı okuldan yedi kız, öğretmen okulu sınavını kazanırlar. Fakat okul İzmir’dedir ve ailesi Leyla’nın İzmir’e gitmesini istememektedirler. Onlar göz bebeklerinden ayrılamayacaklarını, daha on yaşında ki Ayşelerini gönderemeyeceklerini söylerler. Ayşe ailesinden bu konuda izin alamaması üzerine üzüntüden verem olur ve sonunda konuya dedesi müdahale eder ve anne ile babayı ikna eder.

      Leyla, Leman’nın hukuk fakültesinde okuyan dayısı ve kız arkadaşlarıyla İzmir Karşıyaka Kız Muallim Mektebi’ne doğru yola koyulur. Önce bir posta arabasıyla Yerköy’e gideceklerdir. Yol üzerindeki bir köyde bir gece konakladıktan sonra devam ederler. Yerköy’e yaklaşırken Leyla gördüklerine çok şaşırır ama o anda çekinip susar fakat başka bir arkadaşı ortak şaşkınlıklarını dile getirir: “Aaa buradakilerin evleri böyle miymiş?” der. Aslında küçük ve kendi evlerine hiç benzemeyen şeylerin Leman’nın ifade etmesiyle hayatlarında ilk kez gördükleri tren vagonu olduğunu öğrenirler. İşte o trene binip Ankara’ya oradan da İzmir’e geçerler. İzmir’e yaklaşırken Ayşe Leyla tren garındaki satıcıların “bardacık” diye bağırarak ne satmaya çalıştıklarını anlayamamıştır. Adını bile bilmediği ve ilk kez gördüğü bu meyve ileride çok seveceği incirdir.

     Okulun ilk yılı Ayşe Leyla için çok da iyi geçmez. Alışamamıştır ve sınıfta kalır. Yaz gelince de okulda kalan kimsesizlerle okulda kalmak ister. Çünkü ailesinin maddi durumunun onun yol parasını bile karşılayamayacağını bilmektedir. Diğer altı arkadaşı gitmek için hazırlanırken Ayşe Leyla yatağının içinde ağlamaktadır. Durumu fark eden bir başka arkadaşı olanları bir öğretmene bildirir. Bu öğretmen hem yol parasını hem de varsa kardeşlerine hediye alması için para vereceğini söyler. O zamanlarda da ilk kardeşi Melahat vardır. Verilen parayla ona bir plastik bebek alır.

      Yine yedi kişi Kırşehir’e doğru yola çıkarlar. İlk durakları Ankara Musiki Muallim Mektebi’dir. Burada bir gece konaklarlar. Leyla Bozdağ orada kaldıkları o günden “en acı günüm” diye bahseder. Çünkü arkadaşı Leman’nın ona saklasın diye verdiği tüm parayı düşürüp kaybetmesi sonucu, arkadaşı tarafından hırpalanıp, hırsız diye suçlanmıştır. Fakat onu tek üzen bu durum değildir; olanlardan sonra Leman’nın onun parasını alıp diğerleriyle birlikte yola çıkması ve o misafir olduğu okulda tek başına ve parasız kalması asıl yıkıcı olanıdır. Okul da tatilde olduğu için okul müdürü “paran gelene kadar kal” der. Fakat orta da hiçbir yerden gelecek bir para yoktur. Bunu fark eden müdür, Ayşe Leyla’ya para vererek gitmesini sağlar. Kırşehir’e geldiğinde anne ve babası bu beklenmedik ziyaret karşısında sevinçten ağlarlar fakat annesi bu gelişin sonucunda bütün yazı halı dokuyarak geçirir. Ne de olsa Ayşe Leyla’nın dönüşü için para gerekmektedir.

     Okulda ikinci yılı başladığında yeni harf  kanunu kabul edilir. Eski yazıyı kullanmak yasaktır. Eğer öğretmenler eski yazıyla not tutan bir öğrenciye rastlarlarsa hemen notlarını yırtıp atarlar. Fakat bu çok zorlanarak alıştıkları duruma hiç karşı gelmeyi düşünmezler. Öğretmenlerinin sözü onlar için emirdir ve demek ki doğru olan budur.  “1 Kasım 1928’de Latin esasından alınan harfler, (Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer vererek) “Türk harfleri” adıyla 1353 Sayılı Kanunla kabul edilmiştir. Yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk harflerinin alınmasını ifade eden Harf Devrimi yapılmıştır. Arap harflerinin Türkler tarafından kullanılması, İslamiyet’in kabulünden sonra başlamış ancak bu harfler, Türk diline hiç bir zaman uyamamıştır. Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Harf İnkîlabının hedefi, okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern öğretim ve eğitimin gerçekleşmesini sağlamaktı. Harf İnkılabının ilk adımı, 20 Mayıs 1928’de 1288 sayılı kanunla, Arap rakamlarının kullanılmasına son verilerek, uluslararası rakamların kabulü ile başlamıştı. Atatürk, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul’da Sarayburnu Parkı’nda düzenlenmiş bir şenlik sırasında, Harf Devrimini halka duyurmuştur; “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz.

       Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, milletimiz yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz” demiştir. Harf Devrimi, büyük bir tarihi olaydır. Çünkü, sosyal, kültürel ve siyasi alanda geniş yankıları olmuştur. 1 Kasım 1928’de Latin alfabesine dayalı yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 24 Kasım 1928’de yayımlanan Millet Mektepleri Talimatnamesi gereğince, yurdun her köşesinde Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Atatürk bu çalışmalara “Millet Mektepleri Başöğretmeni” sıfatıyla katılmıştır. “

      İkinci senesinde okula alışan Leyla spor yapmaya başlamıştır. Her türlü spor faaliyeti ile ilgili alan ve malzemeyi sağlayan okulda; voleybol, kolon vurma, ip atlama ve beysbolle ilgilenir. Özellikle voleybolda şaşılacak derecede başarılıdır. Başarının şaşırtıcı olmasının sebebi ise kuşkusuz çok kısa olan boyudur.

     Okula alıştıkça eskiden olduğu gibi başarılı bir öğrenci olmaya başlar. Öğretmenlerinin çok sevdiği, gözde bir öğrencidir artık. Fakat ailesinin maddi yetersizlikleri onu oldukça üzmektedir. Ailesinden harçlık gelmediği için okul dışında yapılan birçok etkinliğe katılamamakta hatta tabanı parçalanan ayakkabısının bile yenisini isteyememektedir.

     Okulda son senesi iken okul, beş seneden altı seneye çıkar. Bir sene sınıfta kaldığı için diğer arkadaşlarından farklı olarak bir sene fazla okur ve bunu bir şans olarak görür.

      Okuldan mezun olduktan sonra Kırşehir’e tayinini ister. Ama bu isteği kadro olmaması nedeniyle kabul görmez ve Nevşehir’in ilçesi olan Avanos’a tayin olur.Göreve başlamadan önce Kırşehir’de ailesiyle birlikte olan Leyla Bozdağ’ın uzun zamandır aklında olan bir mesele vardır ve bunu sonunda ailesine açar. Leyla Bozdağ’ın Fatma adında  gözlerini iki yaşında iken bir gece de kaybeden ve o sıralarda altı yaşında olan bir kız kardeşi vardır. Leyla Bozdağ kardeşini staj yapmak için gittiğinde çok beğendiği İzmir Karşıyaka Körler Okulu’na göndermek istemektedir. Orada ki öğrencilerin yaşamları, müzik aletleri çalmada ki başarıları, spor faaliyetlerinde ki azimleri onu harekete geçirmiştir. Ailesi bunu duyunca öncelikle karşı çıkar. Boşuna bir çaba olarak değerlendirirler. Ama Leyla Bozdağ kararlıdır ve ailesini ikna eder. Kardeşi ve babasıyla İzmir’e doğru yola çıkarlar. Okula kaydını yaptırırlar ama hemen Fatma’yı bırakıp dönmezler okula yakın bir yerde otelde kalırlar; eğer Fatma istemezse onu geri götüreceklerdir ancak Fatma’nın ortam hoşuna gider ve yatılı olarak kalmaya karar verir. Okuldan mezun olduğunda da ablasının tahmin ettiği gibi çok şey kazanacak örneğin harika keman çalacaktır.

      Avanos’a da Leyla Bozdağ ilk olarak babasıyla birlikte gider. Okul’a ilk gittiklerinde tayin olduğunu bile okul müdürüne bir türlü anlatamaz. Onun yerine hep babası konuşur. Tabi bu ilk izlenim okuldakiler üzerinde Leyla Bozdağ’ın hiç de iyi bir öğretmen olamayacağı düşüncesini uyandırır. Bu derece pısırık biri öğrenciler üzerinde nasıl otorite kurup, nasıl ders anlatacaktır. Oysa tüm bu tahminler ilerde herkesi utandıracak, çünkü o gün orada konuşmaktan aciz olan yeni öğretmen, çok kısa zamanda adı herkesçe bilinen, tanınan, takdir edilen, sevilen, çok iyi bir öğretmen olacaktır.

     Babası gittikten sonra burada yaşlı bir akrabasıyla kalırken babasından bir mektup gelir, soyadı kanunu çıkmıştır ve babası “soyadı olarak ne alalım?” diye sorar. Bunun üzerine okulun yanında ki çağlayandan etkilenip, soyadlarının Çağlar olmasını ister ve öyle de olur. “ Kişinin soyadının bulunmaması toplum hayatında karışıklara neden oluyordu. Ayrıca bu durum toplumsal ilişkiler bakımından da bir eksiklikti. Soyadı yerine kullanılan baba adı, doğduğu memleketin adı ve kullanılan lakaplar, soyadının toplumsal ilişkilerdeki rolünü oynayamıyordu. 21 Haziran 1934’te çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de, soyadı taşıması zorunlu kılındı. Soyadları Türkçe olacaktı. Rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı. Soyadı kanununun kabulünden sonra 24 Kasım 1934 yılında 2258 Sayılı Kanunla, TBMM Türk milletinin bir şükran ifadesi olarak, Gazi Mustafa Kemal Paşaya Atatürk soyadını vermiştir. 1934 yılında çıkarılan diğer bir kanunla da; “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Paşa” gibi, eski toplum zümrelerini belirten unvanlar kaldırılmıştır. Aynı kanunla yurt savunmasında, Milli Mücadelede gösterilen başarılar karşılığı verilen madalyalar dışında, eski Osmanlı idarecilerinin verdiği tüm nişan ve rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.

      Leyla Avanos’ta altı ay öğretmenlik yaptıktan sonra Kırşehir Gazi İlkokulu’na tayini çıkar ama burada da kısa bir süre kaldıktan sonra kesin tayini Mucur’da bir ilkokula çıkar.

     O tarihlerde Mucur’da ilkokula gitmekte olan kız kardeşi Melahat ile birlikte yaşamıştır. Ailesi daha beş yaşında olan kız kardeşi Nebahat ile birlikte Kırşehir’de yaşamaya devam etmiştir.

     Kendini bir öğretmen olarak şöyle anlatıyor Leyla Bozdağ:

  “Despot bir öğretmendim. Genelde istemesem de dayak attığım da olurdu. Ama o    dönemde eğitim öyle olurdu. Ailesi çocuğu bana getirip ‘hocam biz cahiliz zaten, ama çocuklarımız okusun, ister sevin, ister dövün, yeter ki okutun’ derdi. Bu sebepten çocuklar da bana kızmazdı, beni hep çok severlerdi.”

      Leyla Bozdağ öğretmenlik yaptığı tüm okullarda başarısı ve güzelliğiyle göz doldurmaktadır. Hatta okula yeni atanan öğretmenler mesleği daha iyi öğrensinler diye onun dersine dinleyici olarak gönderilmektedir. Bu yeni gelen öğretmenlerden biri ısrarla bu güzel, şık ve alımlı öğretmenin sınıfına girmek istemektedir. Adı Kamil olan bu yeni öğretmen dersine girdikten sonra, öğretmenler odasında da bu hoş öğretmeni yalnız bulunca yakınlaşmak ister, bunun üzerine giriş kattaki odanın camından atlayarak kaçan Leyla Bozdağ bu ısrarcı ve deli dolu genç adamdan tam olarak kurtulmuş sayılmaz.

      Öğretmen Kamil sadece okulda değil artık okul dışında da hep Leyla Bozdağ’ın peşindedir. İlgisi git gide artmış ve bu ilgiyi evlilik teklif etmeye kadar götürmüştür. Leyla Bozdağ hiç bu genç adama sıcak bakmamış ve teklifini hep reddetmiştir. Ne kadar kaçıp, dikkat etse de dedikoduların önüne geçememiştir. Öyle ki dedikodulardan Kırşehir’de ki ailesinin de haberi olmuş ve ailesinden çok ağır sözler işitmiştir. Bunun üzerine intihara kalkışmış neyse ki son anda kurtarılmıştır.

      Leyla artık hem başka çaresi olmadığını düşündüğünden, hem de bu derece yoğun bir ilgiye kayıtsız kalamayacağından Kamil öğretmenin evlenme teklifini kabul etmiştir.

     Mucur’da öğretmenliğinin dördüncü yılında Leyla, Kamil Bozdağ ile evlenir. Kayın validesi ve kayın pederi ile birlikte yaşamaya başlarlar. Böyle bir yaşamdan hiçbir şikayeti yoktur Leyla Bozdağ’ın, çünkü, hep el üstünde tutulmuş, ne ev işi, ne de yemek yapmayı öğrenmesine gerek kalmamıştır. Kayın validesi her işi yapmakta ve bu onun hayatını kolaylaştırmaktadır.

      Evlendikten iki ay sonra Kamil Bozdağ askere gider ve yedi ay sonra; 1940’ın Şubat ayında Leyla Bozdağ ilk bebeği Günsel’i dünyaya getirir. Günsel yedi aylıkken Hacıbektaş’a tayinleri çıkar. O dönem kıtlığın kendini en yoğun hissettirdiği dönemdir. Yağ, et, gaz gibi önemli tüketim maddeleri neredeyse yok denecek kadar azdır. Maddi durumları iyi olsa bile, insanlar istediklerini alamazlar çünkü yoktur. Leyla Bozdağ kendi cümleleriyle durumu şöyle ifade etmiştir: “ En çok pirinç bulurduk belki ama o da zor. Babam bir gün bir yerden gaz bulup getirmişti, öyle çok sevinmiştik ki. Ama kıtlık bizi çok huzursuz etmemişti. Çünkü birden bire olmamıştı, biz zaten böyle yaşamaya alışmıştık. Her şey sınırlıydı ve lüks yoktu.” 

     Günsel’den bir yıl sonra bir erkek çocukları olur fakat bir buçuk yaşındayken onu kaybederler. Bu acı olayın ardından 1943 yılının Şubat’ında Aysel adlı ikinci kızları doğar. Ondan bir buçuk yıl sonra da yine bir kız çocuk, Göksel, 1944’ün Ağustos ayında dünyaya gelir. O dönemde erkek çocuk çok önemlidir. Hatta öyle ki bazı erkekler çocuklarının kız olduğunu duyunca görmek bile istememektedir. Fakat durum böyle olmasına rağmen üçüncü çocuğunun da kız olduğunu gören Kamil Bozdağ döneminde ki erkekler gibi davranmaz, aksine çocuklarının kız olmasından son derece mutludur. Leyla Bozdağ ile neredeyse hiçbir konuda anlaşamayan, kıskançlıklarıyla onun tüm sosyal hayatını kısıtlayan Kamil Bozdağ’ın bu konuda ki farklı tutumunu Leyla Bozdağ çok takdir etmiş ve gurur duymuştur.

      Göksel’den bir yıl sonra bir kız çocukları daha olur ama o da yakalandığı kızamık hastalığından kurtulamayarak hayatını kaybeder. O yıl Mucur’a yeni atanan Maliye Müfettişi’nin eşi ile tanışırlar, bu hanım çalışan bir kadın olarak sık aralıklarla çocuk sahibi olmasına şaşırdığı Leyla Bozdağ’ya neden bunu tercih ettiği sorusunu sorar. Leyla Bozdağ da bunun bir tercih olmadığını, korunma yollarını bilmediği için sonucun böyle olduğunu aktarır. Bu konu da ona yardımcı olan bu hanımla konuşmasının etkisiyle dördüncü ve son çocuğuna beş yıl aradan sonra 1950 yılının Temmuz ayında sahip olur. Son çocuk erkektir ve dedesi henüz öldüğü için ona Ramazan adı verilir. Fakat Leyla ve Kamil Bozdağ’ın oğulları büyüdükçe adının Ramazan olmasından memnun olmaz. Özellikle kız arkadaşlarından aldığı hoş olmayan tepkiler O’nu adını değiştirmeye iter ve 18 yaşını doldurunca mahkeme kararıyla adını Ramazan Okan Bozdağ olarak değiştirir.

       Ramazan doğduktan sonra, yıllardır maaşlarından artanlarla yaptırdıkları yeni evlerine taşınırlar. Bu ev eskisine göre çok daha büyük bir evdir. Bu eve taşındıklarında da yanlarında yine Kamil Bozdağ’ın annesi vardır.

     Mucur’da ki öğretmenlik yıllarından en çok aklında kalan öğrencisini sorduğumda Leyla Bozdağ Kadir’den bahsetti:

     “ Kadir’in babası bakkaldı. Okuldan sonra ona yardım eder, dükkanda dururdu. Babası okul bitince de Kadir’i bakkalın başına geçirecekti. Ama Kadir okumak istiyordu. Subay olmak istiyordu. Bana durumu anlattı. Ben de ona hangi cesaretle söyledim bilmem ama ‘ oğlum bakkalda çalış ama tüm kazandığın parayı babana verme, birazını kendine ayır, biriktir; babana da söyleme’ dedim. Kadir dediğimi yaptı ve Erzincan’da ki Askeri okula gitti. O yıl Erzincan depremi oldu ve Kadir kayboldu. Babası yolumu kesip, beni defalarca tehdit etti, hesap sordu, ‘senin yüzünden’ dedi. Çok üzülüyordum. Babasını görmemek için yolumu değiştiriyordum. Bir hafta geçdikten sonra haber geldi Kadir bulunmuş ve yaşıyormuş. Bir somyanın altında aç, susuz yaşamış. O zaman babası gelip benden özür dilemek istedi ama kabul etmedim. Birkaç yıl sonra Kadir subay olup gelince annesi dayanamayıp, geldi; ağlayıp, benden  özür diledi.” 

     Leyla Bozdağ’ın ilk kızı Günsel el sanatlarına meraklıdır, bu sebeple de Kırşehir’de ki Enstitü’ye gitmek istemektedir. Anne ve babası okul yatılı olmadığı için bu isteğinin karşılanmasının imkansız olduğunu, ancak öğretmen okuluna gönderebileceklerini anlatsalar da o ya Enstitü ya da hiçbir okula gitmem diyerek okul hayatına son verir. Bunun yanında halk eğitimin açtığı el sanatları kurslarına katılarak el sanatları konusundaki yeteneğini daha da geliştirmiştir.

      Ardından gelen Aysel ise ilkokulu babası Kamil Bozdağ’ın öğretmenliğinde okumuş ve seçimini öğretmen okulundan yana kullanmıştır. Sınavlara giren Aysel; 1957 yılında Kastamonu Öğretmen Okulu’nu kazanır ve yatılı olarak okumaya gider. 1958 yılında ailenin büyük çocuğu Günsel’i isterler. Başlık parası ile Günsel bir yıl sonra, Ankara İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi’nde öğrenci ve bir banka da memur olan Kemal ile evlenip Ankara’ya yerleşir. Bu sıra da son sınıfa başlayacak olan Aysel’i de komşularından Bulgaristan göçmeni olan, askeri okulda okuyan Bilal’e isterler. Aile bu isteği reddetmez, zaten Aysel ile Bilal’in ortak istekleridir bu.

     Çevredekiler ise bu karara şaşırmıştır. Onlara göre göçmenlere kız verilmemelidir. Leyla Bozdağ buna bir anlam veremez ve kendince doğru olanı yapıp kızına Bilal ile söz keser. Göksel de ilkokulu annesi Leyla Bozdağ’ın öğrencisi olarak okuduktan sonra 1959 yılında Erzurum Öğretmen Okulu’nu kazanır fakat Leyla ve Kamil Bozdağ çok uzak olduğu için göndermek istemezler. Onun yerine Yatılı olmazsa Ankara Öğretmen Okulu’na başlamasına kara verirler. Bunun üzerine zaten hep Ankara’da yaşama ideali olan baba Kamil Bozdağ Ankara’ya tayinini ister ancak Leyla Bozdağ bunu istememektedir. Sonuçta da Kamil Bozdağ kızı Göksel ile birlikte yeni evlenen kızı Günsel’in yanına Ankara’ya taşınır. Ama tahmin edilebileceği gibi birlikte yaşamak zordur. Anlaşmazlıklar başlayınca Kamil Bozdağ eşine çok rica eder ve bir yıl sonra 1960’da tüm aile Ankara’da yaşamaya başlar.

      Ankara’da Tepebaşı’ndan bir ev tutarlar. 1961 yılında tayininin çıkmasıyla Leyla Bozdağ eşiyle birlikte Fevzi Atlıoğlu İlkokulu’nda öğretmenliğe başlar. Yine aynı yıl Eskişehir’de öğretmenliğe başlayan kızı Aysel evlenir.

      Ankara’da öğretmen olmak Mucur’dakinden daha kolay gelir Leyla Bozdağ’a. Çocuklar burada birikim sahibidir. Aileler görgülüdür bu yüzden de çocuklar eğitimlidir. Mucur’da maddi durumlarının yanında eğitim durumları da iyi olan aileler çok azdır. Çocuklar dış dünyaya kapalıdır. Bu anlamda çocuklara öğretim vermeden çok önce, yoğun bir eğitim vermek gereklidir. Bu durumda her öğrenci ile tek tek ilgilenilmesi gerektiği düşünülürse oldukça zordur.

      Okulunu bitirince Göksel’in tayini Bağla’ ya çıkar. Leyla Bozdağ kızını Bağla’ ya yollamak istemez. Onların duyumlarına göre halk tabiriyle Bağla gerici bir yerleşim yeridir. Dostları ise onlara yanıldıklarını, kızlarının orada el üstünde tutulacağını söyler. Bunun üzerine Göksel de Bağla’ ya yerleşir.

      Bu sıralarda evli olan kızı Aysel’in 1962’de bir oğlu 1963’de de bir kızı olur. Bu çocuklar aileye gelen ilk torunlardır. Leyla Bozdağ torunlarının doğumuyla çok büyük bir mutluluk yaşar. 

       Her zaman lider bir ruha sahip olan Kamil Bozdağ Ankara’ya geldikten sonra Mucur’un sorunlarını daha iyi anlar ve 1964 yılında Mucur Belediye Başkanlığı’na adaylığını koyar. Seçimi kazanır ve bir buçuk yıl Belediye Başkanlığı yapar. Ankara’ya döndüğünde bu sefer Kocatepe İlkokulu’nda göreve başar fakat içinde ki bir şeyler yapma isteği ve sahip olduğu liderlik ruhu onu burada uzun süre durdurmaz ve 1965 yılında Demokrat parti’ye en yakın gördüğü Güven Partisi’nden millet vekilliğine adaylığını koyar fakat çok az bir oy farkıyla kaybeder. Bu kayıp onu yıldırmak yerine tekrar ateşler ve Mucur’da diğer partilere kıyasla daha çok tercih edildiğini düşündüğü Millet Partisi’nden 1969’da adaylığını koyar.

       Ama bu sefer de sonuç farklı olmaz. Kamil Bozdağ seçimleri kaybettiğinde Leyla Bozdağ duruma onun kadar üzülmemiş, aksine mutlu bile olmuştur. Başından beri kazanmasını zaten hiç istememiş, gönlü bu işe ısınmamıştır. Belki de bu işler ona kendisini çok sevdiği öğrencilerinden ayırdığı için hoş görünmemişti. Çünkü seçim kampanyası için para gereklidir bu sebeple de Leyla Bozdağ da emekli olmuştur. 35 yıl öğretmenlik yapan Leyla Bozdağ bu günleri anlatırken şöyle der: “ Seçim çalışmaları için para gerekti ben de emekli oldum. Yoksa ben daha seve seve öğretmenliğe devam ederdim.”

      1974 yılına gelindiğinde ise Özel Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliğini bitiren Leyla Bozdağ’ın oğlu evlenmek ister ve o yıl evlenir. Bu evlilikten 1976 ve 1979 yılında dünyaya gelen iki çocuğu olur. Fakat bu evlilik onun tek evliliği olmaz ve 1993 yılında bir kez daha evlenir, bu evlilikten de bir kızı olur.

      Leyla Bozdağ ile Kamil Bey’in kızları Göksel de artık Ankara’ya gelmiştir fakat 1983 yılına kadar evlenmeyi hiç düşünmemiştir. O yıl bir arkadaşının aracılığıyla karşısına çıkan, eşini yakın zamanda kaybetmiş üç çocuk babası bir beyle tanışır ve evlenir. 1984 yılında da bir kız çocuğu sahibi olur. 

    1985 yılında da büyük kızları Günsel’in bebeği dünyaya gelir.

      Leyla Bozdağ 1992 yılında ilk damadı Kemal’i, 1994 yılında da eşi Kamil Bozdağ’ı kaybeder. Ne kadar evlilikleri süresince birlikte yaşamakta zorlandıysalar da, Leyla Bozdağ eşini kaybedince derin bir acı duymuştur.

       Bu kayıp sırasında büyük kızı Günsel ve küçük kızı Göksel’le aynı apartmanda oturan Leyla Bozdağ’ın 1997 yılında kalp krizi geçirmesinden sonra kızı Göksel ve damadı O’ndan yanlarına taşınmasını isterler. Böylece Leyla Bozdağ artık yalnız değildir aksine çok kalabalık bir ailede yaşamaya başlayacaktır.

       Şimdilerde büyük torunları evlenen Leyla Bozdağ yine kızı Göksel, damadı ve torunuyla aynı evde yaşamaktadır. Yazları onlarla Datça’ya giden Leyla Bozdağ hayatının en mutlu yıllarını geçirdiğini her fırsatta dile getirmektedir. Gününü genelde rengarenk el bezleri örüp, pencereden dışarıyı seyrederek geçiren Leyla Bozdağ’ı başta çocukları ve kardeşleri olmak üzere, akrabaları, arkadaşları, eski öğrencileri hiçbir zaman yalnız bırakmamaktadırlar. Öğrencilik yıllarında çektiği sıkıntıları hiç unutmayan Leyla Bozdağ şu anda üç öğrencinin okul masraflarına düzenli olarak her ay maddi destek de bulunmaktadır. Hayatının bu döneminde torunlarının çocuklarını da görmekten büyük mutluluk duyan, şu anda 88 yaşında olan Leyla Bozdağ’ın, önemli sayılabilecek hiçbir bedensel ya da zihinsel rahatsızlığı yoktur. Sağlıklı oluşunun nedenini kendisi gençliğinde çok spor yapmasına ve son yıllarda ailesiyle sürdüğü mutlu yaşantıya bağlamaktadır. Bu yazının sonunu da Leyla Bozdağ’ın eşi Kamil Bey’in yazdığı ve daha sonra bestelenen bir şiirinden mısralarla bitirmek sanırım anlamlı olacaktır. “ Meğer hayat bir masalmış, aşk ve vefa yalan imiş. 

3. Sonuç

     1916 yılında doğan Leyla Bozdağ, Cumhuriyet dönemine ve reformlara şahitlik etmiş, Atatürk’ün oluşturmak istediği kadın kimliğiyle de onun bir çok özelliği örtüşmüştür. O, okumak, öğretmen olmak için elinden geleni yapmış, ailesinin maddi yetersizliklerine rağmen okulu bitirmiş, bunun yanısıra kardeşlerine de örnek olmuş, gözleri görmeyen kardeşinin dahi okumasını sağlamıştır. Başarılı bir öğretmen olan Bozdağ bu çağdaş kimliğin yanında namusuna düşkün, eşinin arkasında kalmayı tercih eden, sorunlar yaşasa da eşinden ayrılmayı düşünmeyen geleneksel bir kadın kimliği sergilemiştir. Buradan yola çıkarak dönem kadınlarına ilişkin bir genelleme yapmamız olanaksızdır, fakat Leyla Bozdağ’ın hayatı, toplumda var olan geleneksel kadın kimliğini aşarak, çağdaşlaşma yolunda büyük adımlarla ilerleyen, çalışma hayatına katılmış bir kadının hayatı olarak dönem kadınlarına ilişkin farklı bir çerçeveden bakmamızı sağlamıştır.

    Her ne kadar genel sosyolojik saptamalar yapmaya izin vermese de, birbirinden farklı yaşam tarihi anlatıları ve genel olarak sözlü tarih çalışmalarının getirdiği “insan dünyaları ve yaşantılarının içerden ve öznelliği de içinde barındıran bilgisi” kavramsallaştırmaları kurarken bize, “hayatın içinden” bir bakış yakalamamızda yeni imkanlar açmaktadır.

  

             

Çocuklar

Çocuklar

Çarşılarda bir şey
Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı.

Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
Biraz et biraz meyve isterler

Sevdiği bir reçeli gün aşırı yalnız ona
Kaşıklarla beraber büyük bir üzüntü
Yağların şekerlerin çayların
Uykularda bile bitiyorsa
Annelere düşündürdüğü.

İnsanlara, tezgâhlara, kâğıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.

Behçet Netacigil

Yeni Eğitim Yılı Mesajı

YENİ DERS YILINA BAŞLARKEN ( * )

30 Ekim 1939Aziz Meslektaşlarım;

Yeni ders yılına yeni kudret ve hamlelerle giriyoruz.

İleri Türk nesillerinin yetiştirilmesi ödevini canla başla yerine getirmeğe çalışan, siz değerli öğretmen ve eğitmenlerimize bu ders yılını kutlarım.

Öğretim kurumlarımızın her derecesinde olduğu gibi ilköğretim sahasında da aldığımız yeni tedbirler, ancak sizin vazife severliğinizle hayırlı tesirlerini gösterecektir.
Türk Milletinin en gerçek bir ihtiyaç hâlinde duyduğu okuma ve ilerleme arzusu, sizin emeklerinizle tahakkuk edecektir.

Vatanımızın köylerinde; kasabalarında ve şehirlerinde, vatan parçası olarak hiçbir ayrılık görmeden ve gözetmeden çalışan, siz fedakâr öğretmen ve eğitmenlerimiz vazife gördüğünüz yerlerde asla yalnız değilsiniz. Bütün ümitler, sizde, sizin yetiştireceğiniz ileri nesillerdedir.

Bugün yaptığınız işin, yarın büyük iş yapacak insanları yaratacağını fark ederek, bilerek çalışmalısınız. Büyük Milletimizin gözü üzerinizdedir. Ne kadar az kalabalık yerde iseniz size bakan bu gözlerin sayısı o kadar çoktur.

Yeni ders yılına yeni kuvvetlerle girdiğine emin olduğum bütün öğretmen ve eğitmen arkadaşlarıma muhabbetle başarılar dilerim.

İstiklâl Mücadelesi, Türk Milletinin ölüm ve istila ile pençeleşerek yeniden hayat kazanmak için yaptığı bir savaştır. İnönü’nden İzmir kıyılarına kadar tarihe mürtesemi düşen zafer çizgisi, Türk Vatanının üzerine şu kutsal mukadderi yazdı: Türkiye Cumhuriyeti.

On altıncı yılını bitirip on yediye giren bu hamle, bu inkılâp, bu kudret ve emek devresi, Türk Milletinin talih yıldızındaki haşmetli ışığıyla yüreklerimizde bir nur ve hayat kaynağı olmuştur. Onun başladığı gün, bizim en büyük bayramımızdır.
     

Çalışkan, özlü, fedakâr meslektaşlarım,
Bu mübarek bayram hepinize kutlu olsun. Yeni Cumhuriyet yılımız, hepimiz için yeni hamle, yeni gayret ve yeni hayat yılı olsun.
* ‘Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler’, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998 adlı eserden alınmıştır.

Hasan Ali Yücelin Yayınlanmış Eserleri

HASANA-Âli YÜCEL’İN YAYINLANMIŞ EDEBÎ ESERLERİ
Felsefe Elifbası-Ruhiyat, İstanbul 1923

Surî ve Taıbikî Mantık, İstanbul Millî Matbaa 1926,

Türk Edebiyatı Numuneleri
, Birinci Cilt, (Hıfzı Tevfık (Gönensay) ve İhsan Hamâmîzade (Hamâmî) ile birlikle),    İstanbul Millî Matbaa 1926

Sanat Muhasebeleri
, İstanbul Devlet Matbaası 1928

Tevfik Fikret: Tarihi KadîmDoksan Beşe Doğru
(baskıya hazırlayan: Hasan-Âli) İstanbul 1928

Goethe: Bir Dehanın Romanı
, Remzi Kitaphanesi, İstanbul 1932

Mevlana’nın Rubaîleri
, Remzi Kitaphanesi, İstanbul 1932

Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış
, Birinci Kitap, Remzi Kitaphanesi 1932

Askerlik ve İdare İçin Istılah Olabilecek Türkçe Sözler
, (Ahmet (Caferoğlu ile birlikte), Maarif Vekaleti  Basımevi, Ankara 1933

Dönen Ses, Remzi Kitaphanesi
, İstanbul 1933

Türk Edebiyatı
( Abdülkadir ile birlikte yazılmış), Başvekalet Müdevvenat Basımevi, Ankara

Türk Edebiyatı
(Abdülkadir ile birlikte yazılmış), Devlet Basımevi, İstanbul 1934

Fransa Maarif Teşkilatında Müfettişler
, Devlet Basımevi, İstanbul 1934

Fransa’da Kültür İşleri
, Devlet Basımevi, İstanbul 1936

Bir Türk Hekimi ve Tıbba Dair Manzum Bir Eseri
, Devlet Basımevi, İstanbul 1937

Fazıl Ahmet Hayatı ve Eserleri
, Cumhuriyet Kitaphanesi, İstanbul 1937

Pazartesi Konuşmaları
, Remzi Kitabevi, İstanbul 1937

Sizin İçin, Çocuklara Şiirlerim
, Ülkü Basımevi, İstanbul 1937

İçten-Dıştan
, Ulus Basımevi, Ankara 1938

Türkiye’de Orta Öğretim
, Devlet Basımevi, İstanbul 1938

Ebedî Şef
, Maarif Basımevi, İstanbul 1939

Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel’in 1939 Maarif Şûrasını Açış Nutku
, 17 Temmuz 1939, Maarif Matbaası,  İstanbul 1939

Mantık
, 2 fasikül, Maarif Basımevi, Ankara 1942

Üniversitenin Onbirinci Ders Yılına Başlama Töreninde Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel’in Mesajı
,    Kenan Basımevi, İstanbul 1944

Zonguldak’ta Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel’in Söylevleri
, Karaelmas Basımevi, Zonguldak 1944

Bilimler Felsefesi
, Mantık, M.E.B, Ankara 1947

Dâvam
, Ulus Basımevi, Ankara 1947

Hasan-Âli Yücel’in Açtığı Davalar ve Neticeleri
, Ulus Basımevi, Ankara 1950

Mantık Dersleri
, Liselerin Son Sınıfları İçin, İstanbul 1952,

Mevlâna
, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 17.12.1952

Felsefe Dersleri, Metafizik, Ahlâk, Estetik, Liselerin Edebiyat Kolları İçin
, Maarif Basımevi,
   İstanbul 1954

Yurttaşlık Bilgis
i, 4. Sınıf (Rakım Çalapala ile beraber yazılmıştır), Atlas Yayınevi, İstanbul 1955

Yurttaşlık Bilgisi
, 5. Sınıf (Rakım Çalapala ile beraber yazılmıştır), Atlas Yaynevi, İstanbul 1955

Hürriyete Doğru
, Inkılâp Kitapevi, İstanbul 1955

İyi Vatandaş-İyi İnsan
, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri I, No. 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
   Ankara 1956

Kıbrıs Mektupları
, İş Bankası Kültür Cep Kitapları, Sayı 5 Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1957

Edebiyat Tarihimizden I
, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri I, No. 6, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
   Ankara 1957

Katip Çelebi ve Kesf-El-Zunun
, (‘Katip Çelebi’den ayrı basım), Türk Tarilı Kurumu Basımevi, Ankara 1957

İngiltere Mektupları
, İş Bankası Kültür Cep Kitapları, Sayı 8, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1958

Hürriyet Gene Hürriyet
, Cilt I, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri l, No. 14, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1960

Dinle Benden
, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1960

Allah Bir
, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1961

Hürriyet Gene Hürriyet
, C. II. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1966

Atatürk
, Hazırlayanlar; Salih Omurtak, Hasan-Âli Yücel, İhsan Sungu, Enver Ziya Karal, Faik Reşit Unat, Enver    Sökmen, Uluğ İğdemir, 1000 Temel Eser: 25, Millî Eğitim Basımevi, istanbul 1970

Kültür Üzerine Düşünceler
, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 142, Edebiyat Dizisi 35, Ankara 1974

Geçtiğim Günlerden
, İletişim Yayınları, İstanbul 1990

Öğretmen Öğrenci Köşesi
, Hazırlayan Canan Eronat, T.C Kültür Bakanlığı Yayınlarr 1971, Yayımlar Dairesi    Başkanlığı Türk Klasikleri Dizisi: 41, T.T.K. Basımevi, Ankara 1995 

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.