Muhsin Yazıcı

Leyla Bozdağ

         LEYLA BOZDAĞ


Leyla Bozdağ 1916 yılında Kırşehir’de doğdu. İlkokulu Kırşehir’de okuduktan sonra İzmir’de Karşıyaka Kız Muallim Mektebi’ni bitirdi ve Avanos’ta öğretmenliğe başladı. Daha sonra Mucur’da öğretmenlik yaparken evlendi. Bu evlilikten 4 çocuk sahibi oldu.Eşinin Ankara’ya olan hayranlığı ve çocuklarının Ankara’da okuyacak olmasından ötürü 1960 yılında istemeyerek Ankara’ya taşındı. 35 yıl Öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Leyla Bozdağ, uzun ömrü boyunca bir çok sosyal değişime ve tarihi olaya tanıklık etmiştir.

  Meğer Hayat Bir Masalmiş

 Leyla Bozdağ 1916 yılında Kırşehir’ de doğar. Maddi olanakları pek rahat olmayan bir ailenin, doğduğunda ölen 2 çocuğundan sonra dünyaya gelen ilk bebekleridir. Fakat doğumunda babası yanında bulunamamıştır. O dönemde Eskişehir’in bir kazası olan Kirmaslı’da yani şimdiki adıyla Mustafa Kemal Paşa ‘da askerde olan baba Terzi Osman, ancak kızını 9 yaşında iken; askerlik dönüşünde görebilmiştir.

      Annesi ise halı dokumacısıdır. Ama tek iş olarak bunu yapmaz, bağ bozumu, ceviz çırpılması zamanlarında tarlalarda çalışır karşılığında da hangi ürünü toplamak için çalıştıysa bir miktar o üründen alır. Getirdiği cevizleri, üzümleri de kışın yemek üzere değerlendirir. Leyla Bozdağ o dönemde de, daha sonraları da annesine hep büyük bir hayranlık beslemiştir. Anılarından annesiyle ilgili bilgiler aktarırken onun üç özelliğini, belki de farkında olmadan her zaman ön planda tutar. Ona göre annesi çok çalışkan, çok becerikli ve çok çok güzeldir. Annesinin teninden bahsederken şu cümleyi kullanır:

              “Karda leke vardı ama annemin beyaz teninde leke yoktu.” 

    Annesinin becerikli olduğunu sadece Leyla Bozdağ fark etmemiş, dokuduğu halıları görenler de aynı düşünceyi paylaşmışlardır.

      Leyla Bozdağ daha ilkokul birinci sınıfta iken Mustafa Kemal Paşa Kırşehir’e gelir. Onu karşılamak için Hükümet Konağı’na giderler. Leyla Bozdağ o anı da şu sözcüklerle aktarıyor:

         “ Arkadaşım Leman çiçek vermekle görevlendirilmişti. Mustafa Kemal Konak’tan çıkıp merdivenin başına gelmişti. Heyecan içindeyiz, çok azametli bir insan, göremiyoruz kendisini. O anda Leman götürüp çiçeği verdi. Hanımını ise hiç unutmuyorum; başı topuzlu, siyah bir kıyafet giymiş, uzun bir manto gibi, peçesini yanından sarkıtmış. Ona bakarken de hem şaşırdık hem hayran olduk. Orada Mustafa Kemal neler konuştu hatırlamıyorum ama kendilerini bugün gibi hatırlıyorum, çocukluk işte.”

     Leyla Bozdağ ilk okula başladığı zamanlar da hazırlık sınıfıyla birlikte altı sene olan ilkokulu çalışkanlığı ve zekasıyla sınıflar arası atlamalar yaparak dört senede tamamlar. Fakat ilkokulda başından geçen bir olay hayatının geri kalanında ona ailesinin koyduğu isimden başka bir isimle seslenilmesine sebep olacaktır. Bu olayı Leyla Bozdağ şu şekilde anlattı: “Beşinci sınıfta karne aldık. Hep başarılı bir öğrenci olduğum için karnemi çok iyi bekliyorum. Fakat karnemi elime aldım ve ağlamaya başladım. Çok zayıftı. Bir öğretmenimiz durumu görüp müdahale etti. Soyadlarımız olmadığı için 18 Ayşe ile benim yani 20 Ayşe’nin karneleri karışmıştı.”

      İlkokul yıllarının sonuna kadar adı Ayşe olan Leyla Bozdağ’ın işte bu olaydan sonra öğretmeninin talebiyle ismine Leyla eklenmiş ve Ayşe Leyla olmuştur.

     Okul biterken Ayşe Leyla arkadaşlarının okumaya devam edeceğini öğrenir. O da bunu ister ve aynı okuldan yedi kız, öğretmen okulu sınavını kazanırlar. Fakat okul İzmir’dedir ve ailesi Leyla’nın İzmir’e gitmesini istememektedirler. Onlar göz bebeklerinden ayrılamayacaklarını, daha on yaşında ki Ayşelerini gönderemeyeceklerini söylerler. Ayşe ailesinden bu konuda izin alamaması üzerine üzüntüden verem olur ve sonunda konuya dedesi müdahale eder ve anne ile babayı ikna eder.

      Leyla, Leman’nın hukuk fakültesinde okuyan dayısı ve kız arkadaşlarıyla İzmir Karşıyaka Kız Muallim Mektebi’ne doğru yola koyulur. Önce bir posta arabasıyla Yerköy’e gideceklerdir. Yol üzerindeki bir köyde bir gece konakladıktan sonra devam ederler. Yerköy’e yaklaşırken Leyla gördüklerine çok şaşırır ama o anda çekinip susar fakat başka bir arkadaşı ortak şaşkınlıklarını dile getirir: “Aaa buradakilerin evleri böyle miymiş?” der. Aslında küçük ve kendi evlerine hiç benzemeyen şeylerin Leman’nın ifade etmesiyle hayatlarında ilk kez gördükleri tren vagonu olduğunu öğrenirler. İşte o trene binip Ankara’ya oradan da İzmir’e geçerler. İzmir’e yaklaşırken Ayşe Leyla tren garındaki satıcıların “bardacık” diye bağırarak ne satmaya çalıştıklarını anlayamamıştır. Adını bile bilmediği ve ilk kez gördüğü bu meyve ileride çok seveceği incirdir.

     Okulun ilk yılı Ayşe Leyla için çok da iyi geçmez. Alışamamıştır ve sınıfta kalır. Yaz gelince de okulda kalan kimsesizlerle okulda kalmak ister. Çünkü ailesinin maddi durumunun onun yol parasını bile karşılayamayacağını bilmektedir. Diğer altı arkadaşı gitmek için hazırlanırken Ayşe Leyla yatağının içinde ağlamaktadır. Durumu fark eden bir başka arkadaşı olanları bir öğretmene bildirir. Bu öğretmen hem yol parasını hem de varsa kardeşlerine hediye alması için para vereceğini söyler. O zamanlarda da ilk kardeşi Melahat vardır. Verilen parayla ona bir plastik bebek alır.

      Yine yedi kişi Kırşehir’e doğru yola çıkarlar. İlk durakları Ankara Musiki Muallim Mektebi’dir. Burada bir gece konaklarlar. Leyla Bozdağ orada kaldıkları o günden “en acı günüm” diye bahseder. Çünkü arkadaşı Leman’nın ona saklasın diye verdiği tüm parayı düşürüp kaybetmesi sonucu, arkadaşı tarafından hırpalanıp, hırsız diye suçlanmıştır. Fakat onu tek üzen bu durum değildir; olanlardan sonra Leman’nın onun parasını alıp diğerleriyle birlikte yola çıkması ve o misafir olduğu okulda tek başına ve parasız kalması asıl yıkıcı olanıdır. Okul da tatilde olduğu için okul müdürü “paran gelene kadar kal” der. Fakat orta da hiçbir yerden gelecek bir para yoktur. Bunu fark eden müdür, Ayşe Leyla’ya para vererek gitmesini sağlar. Kırşehir’e geldiğinde anne ve babası bu beklenmedik ziyaret karşısında sevinçten ağlarlar fakat annesi bu gelişin sonucunda bütün yazı halı dokuyarak geçirir. Ne de olsa Ayşe Leyla’nın dönüşü için para gerekmektedir.

     Okulda ikinci yılı başladığında yeni harf  kanunu kabul edilir. Eski yazıyı kullanmak yasaktır. Eğer öğretmenler eski yazıyla not tutan bir öğrenciye rastlarlarsa hemen notlarını yırtıp atarlar. Fakat bu çok zorlanarak alıştıkları duruma hiç karşı gelmeyi düşünmezler. Öğretmenlerinin sözü onlar için emirdir ve demek ki doğru olan budur.  “1 Kasım 1928’de Latin esasından alınan harfler, (Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer vererek) “Türk harfleri” adıyla 1353 Sayılı Kanunla kabul edilmiştir. Yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk harflerinin alınmasını ifade eden Harf Devrimi yapılmıştır. Arap harflerinin Türkler tarafından kullanılması, İslamiyet’in kabulünden sonra başlamış ancak bu harfler, Türk diline hiç bir zaman uyamamıştır. Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Harf İnkîlabının hedefi, okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern öğretim ve eğitimin gerçekleşmesini sağlamaktı. Harf İnkılabının ilk adımı, 20 Mayıs 1928’de 1288 sayılı kanunla, Arap rakamlarının kullanılmasına son verilerek, uluslararası rakamların kabulü ile başlamıştı. Atatürk, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul’da Sarayburnu Parkı’nda düzenlenmiş bir şenlik sırasında, Harf Devrimini halka duyurmuştur; “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz.

       Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, milletimiz yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz” demiştir. Harf Devrimi, büyük bir tarihi olaydır. Çünkü, sosyal, kültürel ve siyasi alanda geniş yankıları olmuştur. 1 Kasım 1928’de Latin alfabesine dayalı yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 24 Kasım 1928’de yayımlanan Millet Mektepleri Talimatnamesi gereğince, yurdun her köşesinde Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Atatürk bu çalışmalara “Millet Mektepleri Başöğretmeni” sıfatıyla katılmıştır. “

      İkinci senesinde okula alışan Leyla spor yapmaya başlamıştır. Her türlü spor faaliyeti ile ilgili alan ve malzemeyi sağlayan okulda; voleybol, kolon vurma, ip atlama ve beysbolle ilgilenir. Özellikle voleybolda şaşılacak derecede başarılıdır. Başarının şaşırtıcı olmasının sebebi ise kuşkusuz çok kısa olan boyudur.

     Okula alıştıkça eskiden olduğu gibi başarılı bir öğrenci olmaya başlar. Öğretmenlerinin çok sevdiği, gözde bir öğrencidir artık. Fakat ailesinin maddi yetersizlikleri onu oldukça üzmektedir. Ailesinden harçlık gelmediği için okul dışında yapılan birçok etkinliğe katılamamakta hatta tabanı parçalanan ayakkabısının bile yenisini isteyememektedir.

     Okulda son senesi iken okul, beş seneden altı seneye çıkar. Bir sene sınıfta kaldığı için diğer arkadaşlarından farklı olarak bir sene fazla okur ve bunu bir şans olarak görür.

      Okuldan mezun olduktan sonra Kırşehir’e tayinini ister. Ama bu isteği kadro olmaması nedeniyle kabul görmez ve Nevşehir’in ilçesi olan Avanos’a tayin olur.Göreve başlamadan önce Kırşehir’de ailesiyle birlikte olan Leyla Bozdağ’ın uzun zamandır aklında olan bir mesele vardır ve bunu sonunda ailesine açar. Leyla Bozdağ’ın Fatma adında  gözlerini iki yaşında iken bir gece de kaybeden ve o sıralarda altı yaşında olan bir kız kardeşi vardır. Leyla Bozdağ kardeşini staj yapmak için gittiğinde çok beğendiği İzmir Karşıyaka Körler Okulu’na göndermek istemektedir. Orada ki öğrencilerin yaşamları, müzik aletleri çalmada ki başarıları, spor faaliyetlerinde ki azimleri onu harekete geçirmiştir. Ailesi bunu duyunca öncelikle karşı çıkar. Boşuna bir çaba olarak değerlendirirler. Ama Leyla Bozdağ kararlıdır ve ailesini ikna eder. Kardeşi ve babasıyla İzmir’e doğru yola çıkarlar. Okula kaydını yaptırırlar ama hemen Fatma’yı bırakıp dönmezler okula yakın bir yerde otelde kalırlar; eğer Fatma istemezse onu geri götüreceklerdir ancak Fatma’nın ortam hoşuna gider ve yatılı olarak kalmaya karar verir. Okuldan mezun olduğunda da ablasının tahmin ettiği gibi çok şey kazanacak örneğin harika keman çalacaktır.

      Avanos’a da Leyla Bozdağ ilk olarak babasıyla birlikte gider. Okul’a ilk gittiklerinde tayin olduğunu bile okul müdürüne bir türlü anlatamaz. Onun yerine hep babası konuşur. Tabi bu ilk izlenim okuldakiler üzerinde Leyla Bozdağ’ın hiç de iyi bir öğretmen olamayacağı düşüncesini uyandırır. Bu derece pısırık biri öğrenciler üzerinde nasıl otorite kurup, nasıl ders anlatacaktır. Oysa tüm bu tahminler ilerde herkesi utandıracak, çünkü o gün orada konuşmaktan aciz olan yeni öğretmen, çok kısa zamanda adı herkesçe bilinen, tanınan, takdir edilen, sevilen, çok iyi bir öğretmen olacaktır.

     Babası gittikten sonra burada yaşlı bir akrabasıyla kalırken babasından bir mektup gelir, soyadı kanunu çıkmıştır ve babası “soyadı olarak ne alalım?” diye sorar. Bunun üzerine okulun yanında ki çağlayandan etkilenip, soyadlarının Çağlar olmasını ister ve öyle de olur. “ Kişinin soyadının bulunmaması toplum hayatında karışıklara neden oluyordu. Ayrıca bu durum toplumsal ilişkiler bakımından da bir eksiklikti. Soyadı yerine kullanılan baba adı, doğduğu memleketin adı ve kullanılan lakaplar, soyadının toplumsal ilişkilerdeki rolünü oynayamıyordu. 21 Haziran 1934’te çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de, soyadı taşıması zorunlu kılındı. Soyadları Türkçe olacaktı. Rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı. Soyadı kanununun kabulünden sonra 24 Kasım 1934 yılında 2258 Sayılı Kanunla, TBMM Türk milletinin bir şükran ifadesi olarak, Gazi Mustafa Kemal Paşaya Atatürk soyadını vermiştir. 1934 yılında çıkarılan diğer bir kanunla da; “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Paşa” gibi, eski toplum zümrelerini belirten unvanlar kaldırılmıştır. Aynı kanunla yurt savunmasında, Milli Mücadelede gösterilen başarılar karşılığı verilen madalyalar dışında, eski Osmanlı idarecilerinin verdiği tüm nişan ve rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.

      Leyla Avanos’ta altı ay öğretmenlik yaptıktan sonra Kırşehir Gazi İlkokulu’na tayini çıkar ama burada da kısa bir süre kaldıktan sonra kesin tayini Mucur’da bir ilkokula çıkar.

     O tarihlerde Mucur’da ilkokula gitmekte olan kız kardeşi Melahat ile birlikte yaşamıştır. Ailesi daha beş yaşında olan kız kardeşi Nebahat ile birlikte Kırşehir’de yaşamaya devam etmiştir.

     Kendini bir öğretmen olarak şöyle anlatıyor Leyla Bozdağ:

  “Despot bir öğretmendim. Genelde istemesem de dayak attığım da olurdu. Ama o    dönemde eğitim öyle olurdu. Ailesi çocuğu bana getirip ‘hocam biz cahiliz zaten, ama çocuklarımız okusun, ister sevin, ister dövün, yeter ki okutun’ derdi. Bu sebepten çocuklar da bana kızmazdı, beni hep çok severlerdi.”

      Leyla Bozdağ öğretmenlik yaptığı tüm okullarda başarısı ve güzelliğiyle göz doldurmaktadır. Hatta okula yeni atanan öğretmenler mesleği daha iyi öğrensinler diye onun dersine dinleyici olarak gönderilmektedir. Bu yeni gelen öğretmenlerden biri ısrarla bu güzel, şık ve alımlı öğretmenin sınıfına girmek istemektedir. Adı Kamil olan bu yeni öğretmen dersine girdikten sonra, öğretmenler odasında da bu hoş öğretmeni yalnız bulunca yakınlaşmak ister, bunun üzerine giriş kattaki odanın camından atlayarak kaçan Leyla Bozdağ bu ısrarcı ve deli dolu genç adamdan tam olarak kurtulmuş sayılmaz.

      Öğretmen Kamil sadece okulda değil artık okul dışında da hep Leyla Bozdağ’ın peşindedir. İlgisi git gide artmış ve bu ilgiyi evlilik teklif etmeye kadar götürmüştür. Leyla Bozdağ hiç bu genç adama sıcak bakmamış ve teklifini hep reddetmiştir. Ne kadar kaçıp, dikkat etse de dedikoduların önüne geçememiştir. Öyle ki dedikodulardan Kırşehir’de ki ailesinin de haberi olmuş ve ailesinden çok ağır sözler işitmiştir. Bunun üzerine intihara kalkışmış neyse ki son anda kurtarılmıştır.

      Leyla artık hem başka çaresi olmadığını düşündüğünden, hem de bu derece yoğun bir ilgiye kayıtsız kalamayacağından Kamil öğretmenin evlenme teklifini kabul etmiştir.

     Mucur’da öğretmenliğinin dördüncü yılında Leyla, Kamil Bozdağ ile evlenir. Kayın validesi ve kayın pederi ile birlikte yaşamaya başlarlar. Böyle bir yaşamdan hiçbir şikayeti yoktur Leyla Bozdağ’ın, çünkü, hep el üstünde tutulmuş, ne ev işi, ne de yemek yapmayı öğrenmesine gerek kalmamıştır. Kayın validesi her işi yapmakta ve bu onun hayatını kolaylaştırmaktadır.

      Evlendikten iki ay sonra Kamil Bozdağ askere gider ve yedi ay sonra; 1940’ın Şubat ayında Leyla Bozdağ ilk bebeği Günsel’i dünyaya getirir. Günsel yedi aylıkken Hacıbektaş’a tayinleri çıkar. O dönem kıtlığın kendini en yoğun hissettirdiği dönemdir. Yağ, et, gaz gibi önemli tüketim maddeleri neredeyse yok denecek kadar azdır. Maddi durumları iyi olsa bile, insanlar istediklerini alamazlar çünkü yoktur. Leyla Bozdağ kendi cümleleriyle durumu şöyle ifade etmiştir: “ En çok pirinç bulurduk belki ama o da zor. Babam bir gün bir yerden gaz bulup getirmişti, öyle çok sevinmiştik ki. Ama kıtlık bizi çok huzursuz etmemişti. Çünkü birden bire olmamıştı, biz zaten böyle yaşamaya alışmıştık. Her şey sınırlıydı ve lüks yoktu.” 

     Günsel’den bir yıl sonra bir erkek çocukları olur fakat bir buçuk yaşındayken onu kaybederler. Bu acı olayın ardından 1943 yılının Şubat’ında Aysel adlı ikinci kızları doğar. Ondan bir buçuk yıl sonra da yine bir kız çocuk, Göksel, 1944’ün Ağustos ayında dünyaya gelir. O dönemde erkek çocuk çok önemlidir. Hatta öyle ki bazı erkekler çocuklarının kız olduğunu duyunca görmek bile istememektedir. Fakat durum böyle olmasına rağmen üçüncü çocuğunun da kız olduğunu gören Kamil Bozdağ döneminde ki erkekler gibi davranmaz, aksine çocuklarının kız olmasından son derece mutludur. Leyla Bozdağ ile neredeyse hiçbir konuda anlaşamayan, kıskançlıklarıyla onun tüm sosyal hayatını kısıtlayan Kamil Bozdağ’ın bu konuda ki farklı tutumunu Leyla Bozdağ çok takdir etmiş ve gurur duymuştur.

      Göksel’den bir yıl sonra bir kız çocukları daha olur ama o da yakalandığı kızamık hastalığından kurtulamayarak hayatını kaybeder. O yıl Mucur’a yeni atanan Maliye Müfettişi’nin eşi ile tanışırlar, bu hanım çalışan bir kadın olarak sık aralıklarla çocuk sahibi olmasına şaşırdığı Leyla Bozdağ’ya neden bunu tercih ettiği sorusunu sorar. Leyla Bozdağ da bunun bir tercih olmadığını, korunma yollarını bilmediği için sonucun böyle olduğunu aktarır. Bu konu da ona yardımcı olan bu hanımla konuşmasının etkisiyle dördüncü ve son çocuğuna beş yıl aradan sonra 1950 yılının Temmuz ayında sahip olur. Son çocuk erkektir ve dedesi henüz öldüğü için ona Ramazan adı verilir. Fakat Leyla ve Kamil Bozdağ’ın oğulları büyüdükçe adının Ramazan olmasından memnun olmaz. Özellikle kız arkadaşlarından aldığı hoş olmayan tepkiler O’nu adını değiştirmeye iter ve 18 yaşını doldurunca mahkeme kararıyla adını Ramazan Okan Bozdağ olarak değiştirir.

       Ramazan doğduktan sonra, yıllardır maaşlarından artanlarla yaptırdıkları yeni evlerine taşınırlar. Bu ev eskisine göre çok daha büyük bir evdir. Bu eve taşındıklarında da yanlarında yine Kamil Bozdağ’ın annesi vardır.

     Mucur’da ki öğretmenlik yıllarından en çok aklında kalan öğrencisini sorduğumda Leyla Bozdağ Kadir’den bahsetti:

     “ Kadir’in babası bakkaldı. Okuldan sonra ona yardım eder, dükkanda dururdu. Babası okul bitince de Kadir’i bakkalın başına geçirecekti. Ama Kadir okumak istiyordu. Subay olmak istiyordu. Bana durumu anlattı. Ben de ona hangi cesaretle söyledim bilmem ama ‘ oğlum bakkalda çalış ama tüm kazandığın parayı babana verme, birazını kendine ayır, biriktir; babana da söyleme’ dedim. Kadir dediğimi yaptı ve Erzincan’da ki Askeri okula gitti. O yıl Erzincan depremi oldu ve Kadir kayboldu. Babası yolumu kesip, beni defalarca tehdit etti, hesap sordu, ‘senin yüzünden’ dedi. Çok üzülüyordum. Babasını görmemek için yolumu değiştiriyordum. Bir hafta geçdikten sonra haber geldi Kadir bulunmuş ve yaşıyormuş. Bir somyanın altında aç, susuz yaşamış. O zaman babası gelip benden özür dilemek istedi ama kabul etmedim. Birkaç yıl sonra Kadir subay olup gelince annesi dayanamayıp, geldi; ağlayıp, benden  özür diledi.” 

     Leyla Bozdağ’ın ilk kızı Günsel el sanatlarına meraklıdır, bu sebeple de Kırşehir’de ki Enstitü’ye gitmek istemektedir. Anne ve babası okul yatılı olmadığı için bu isteğinin karşılanmasının imkansız olduğunu, ancak öğretmen okuluna gönderebileceklerini anlatsalar da o ya Enstitü ya da hiçbir okula gitmem diyerek okul hayatına son verir. Bunun yanında halk eğitimin açtığı el sanatları kurslarına katılarak el sanatları konusundaki yeteneğini daha da geliştirmiştir.

      Ardından gelen Aysel ise ilkokulu babası Kamil Bozdağ’ın öğretmenliğinde okumuş ve seçimini öğretmen okulundan yana kullanmıştır. Sınavlara giren Aysel; 1957 yılında Kastamonu Öğretmen Okulu’nu kazanır ve yatılı olarak okumaya gider. 1958 yılında ailenin büyük çocuğu Günsel’i isterler. Başlık parası ile Günsel bir yıl sonra, Ankara İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi’nde öğrenci ve bir banka da memur olan Kemal ile evlenip Ankara’ya yerleşir. Bu sıra da son sınıfa başlayacak olan Aysel’i de komşularından Bulgaristan göçmeni olan, askeri okulda okuyan Bilal’e isterler. Aile bu isteği reddetmez, zaten Aysel ile Bilal’in ortak istekleridir bu.

     Çevredekiler ise bu karara şaşırmıştır. Onlara göre göçmenlere kız verilmemelidir. Leyla Bozdağ buna bir anlam veremez ve kendince doğru olanı yapıp kızına Bilal ile söz keser. Göksel de ilkokulu annesi Leyla Bozdağ’ın öğrencisi olarak okuduktan sonra 1959 yılında Erzurum Öğretmen Okulu’nu kazanır fakat Leyla ve Kamil Bozdağ çok uzak olduğu için göndermek istemezler. Onun yerine Yatılı olmazsa Ankara Öğretmen Okulu’na başlamasına kara verirler. Bunun üzerine zaten hep Ankara’da yaşama ideali olan baba Kamil Bozdağ Ankara’ya tayinini ister ancak Leyla Bozdağ bunu istememektedir. Sonuçta da Kamil Bozdağ kızı Göksel ile birlikte yeni evlenen kızı Günsel’in yanına Ankara’ya taşınır. Ama tahmin edilebileceği gibi birlikte yaşamak zordur. Anlaşmazlıklar başlayınca Kamil Bozdağ eşine çok rica eder ve bir yıl sonra 1960’da tüm aile Ankara’da yaşamaya başlar.

      Ankara’da Tepebaşı’ndan bir ev tutarlar. 1961 yılında tayininin çıkmasıyla Leyla Bozdağ eşiyle birlikte Fevzi Atlıoğlu İlkokulu’nda öğretmenliğe başlar. Yine aynı yıl Eskişehir’de öğretmenliğe başlayan kızı Aysel evlenir.

      Ankara’da öğretmen olmak Mucur’dakinden daha kolay gelir Leyla Bozdağ’a. Çocuklar burada birikim sahibidir. Aileler görgülüdür bu yüzden de çocuklar eğitimlidir. Mucur’da maddi durumlarının yanında eğitim durumları da iyi olan aileler çok azdır. Çocuklar dış dünyaya kapalıdır. Bu anlamda çocuklara öğretim vermeden çok önce, yoğun bir eğitim vermek gereklidir. Bu durumda her öğrenci ile tek tek ilgilenilmesi gerektiği düşünülürse oldukça zordur.

      Okulunu bitirince Göksel’in tayini Bağla’ ya çıkar. Leyla Bozdağ kızını Bağla’ ya yollamak istemez. Onların duyumlarına göre halk tabiriyle Bağla gerici bir yerleşim yeridir. Dostları ise onlara yanıldıklarını, kızlarının orada el üstünde tutulacağını söyler. Bunun üzerine Göksel de Bağla’ ya yerleşir.

      Bu sıralarda evli olan kızı Aysel’in 1962’de bir oğlu 1963’de de bir kızı olur. Bu çocuklar aileye gelen ilk torunlardır. Leyla Bozdağ torunlarının doğumuyla çok büyük bir mutluluk yaşar. 

       Her zaman lider bir ruha sahip olan Kamil Bozdağ Ankara’ya geldikten sonra Mucur’un sorunlarını daha iyi anlar ve 1964 yılında Mucur Belediye Başkanlığı’na adaylığını koyar. Seçimi kazanır ve bir buçuk yıl Belediye Başkanlığı yapar. Ankara’ya döndüğünde bu sefer Kocatepe İlkokulu’nda göreve başar fakat içinde ki bir şeyler yapma isteği ve sahip olduğu liderlik ruhu onu burada uzun süre durdurmaz ve 1965 yılında Demokrat parti’ye en yakın gördüğü Güven Partisi’nden millet vekilliğine adaylığını koyar fakat çok az bir oy farkıyla kaybeder. Bu kayıp onu yıldırmak yerine tekrar ateşler ve Mucur’da diğer partilere kıyasla daha çok tercih edildiğini düşündüğü Millet Partisi’nden 1969’da adaylığını koyar.

       Ama bu sefer de sonuç farklı olmaz. Kamil Bozdağ seçimleri kaybettiğinde Leyla Bozdağ duruma onun kadar üzülmemiş, aksine mutlu bile olmuştur. Başından beri kazanmasını zaten hiç istememiş, gönlü bu işe ısınmamıştır. Belki de bu işler ona kendisini çok sevdiği öğrencilerinden ayırdığı için hoş görünmemişti. Çünkü seçim kampanyası için para gereklidir bu sebeple de Leyla Bozdağ da emekli olmuştur. 35 yıl öğretmenlik yapan Leyla Bozdağ bu günleri anlatırken şöyle der: “ Seçim çalışmaları için para gerekti ben de emekli oldum. Yoksa ben daha seve seve öğretmenliğe devam ederdim.”

      1974 yılına gelindiğinde ise Özel Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliğini bitiren Leyla Bozdağ’ın oğlu evlenmek ister ve o yıl evlenir. Bu evlilikten 1976 ve 1979 yılında dünyaya gelen iki çocuğu olur. Fakat bu evlilik onun tek evliliği olmaz ve 1993 yılında bir kez daha evlenir, bu evlilikten de bir kızı olur.

      Leyla Bozdağ ile Kamil Bey’in kızları Göksel de artık Ankara’ya gelmiştir fakat 1983 yılına kadar evlenmeyi hiç düşünmemiştir. O yıl bir arkadaşının aracılığıyla karşısına çıkan, eşini yakın zamanda kaybetmiş üç çocuk babası bir beyle tanışır ve evlenir. 1984 yılında da bir kız çocuğu sahibi olur. 

    1985 yılında da büyük kızları Günsel’in bebeği dünyaya gelir.

      Leyla Bozdağ 1992 yılında ilk damadı Kemal’i, 1994 yılında da eşi Kamil Bozdağ’ı kaybeder. Ne kadar evlilikleri süresince birlikte yaşamakta zorlandıysalar da, Leyla Bozdağ eşini kaybedince derin bir acı duymuştur.

       Bu kayıp sırasında büyük kızı Günsel ve küçük kızı Göksel’le aynı apartmanda oturan Leyla Bozdağ’ın 1997 yılında kalp krizi geçirmesinden sonra kızı Göksel ve damadı O’ndan yanlarına taşınmasını isterler. Böylece Leyla Bozdağ artık yalnız değildir aksine çok kalabalık bir ailede yaşamaya başlayacaktır.

       Şimdilerde büyük torunları evlenen Leyla Bozdağ yine kızı Göksel, damadı ve torunuyla aynı evde yaşamaktadır. Yazları onlarla Datça’ya giden Leyla Bozdağ hayatının en mutlu yıllarını geçirdiğini her fırsatta dile getirmektedir. Gününü genelde rengarenk el bezleri örüp, pencereden dışarıyı seyrederek geçiren Leyla Bozdağ’ı başta çocukları ve kardeşleri olmak üzere, akrabaları, arkadaşları, eski öğrencileri hiçbir zaman yalnız bırakmamaktadırlar. Öğrencilik yıllarında çektiği sıkıntıları hiç unutmayan Leyla Bozdağ şu anda üç öğrencinin okul masraflarına düzenli olarak her ay maddi destek de bulunmaktadır. Hayatının bu döneminde torunlarının çocuklarını da görmekten büyük mutluluk duyan, şu anda 88 yaşında olan Leyla Bozdağ’ın, önemli sayılabilecek hiçbir bedensel ya da zihinsel rahatsızlığı yoktur. Sağlıklı oluşunun nedenini kendisi gençliğinde çok spor yapmasına ve son yıllarda ailesiyle sürdüğü mutlu yaşantıya bağlamaktadır. Bu yazının sonunu da Leyla Bozdağ’ın eşi Kamil Bey’in yazdığı ve daha sonra bestelenen bir şiirinden mısralarla bitirmek sanırım anlamlı olacaktır. “ Meğer hayat bir masalmış, aşk ve vefa yalan imiş. 

3. Sonuç

     1916 yılında doğan Leyla Bozdağ, Cumhuriyet dönemine ve reformlara şahitlik etmiş, Atatürk’ün oluşturmak istediği kadın kimliğiyle de onun bir çok özelliği örtüşmüştür. O, okumak, öğretmen olmak için elinden geleni yapmış, ailesinin maddi yetersizliklerine rağmen okulu bitirmiş, bunun yanısıra kardeşlerine de örnek olmuş, gözleri görmeyen kardeşinin dahi okumasını sağlamıştır. Başarılı bir öğretmen olan Bozdağ bu çağdaş kimliğin yanında namusuna düşkün, eşinin arkasında kalmayı tercih eden, sorunlar yaşasa da eşinden ayrılmayı düşünmeyen geleneksel bir kadın kimliği sergilemiştir. Buradan yola çıkarak dönem kadınlarına ilişkin bir genelleme yapmamız olanaksızdır, fakat Leyla Bozdağ’ın hayatı, toplumda var olan geleneksel kadın kimliğini aşarak, çağdaşlaşma yolunda büyük adımlarla ilerleyen, çalışma hayatına katılmış bir kadının hayatı olarak dönem kadınlarına ilişkin farklı bir çerçeveden bakmamızı sağlamıştır.

    Her ne kadar genel sosyolojik saptamalar yapmaya izin vermese de, birbirinden farklı yaşam tarihi anlatıları ve genel olarak sözlü tarih çalışmalarının getirdiği “insan dünyaları ve yaşantılarının içerden ve öznelliği de içinde barındıran bilgisi” kavramsallaştırmaları kurarken bize, “hayatın içinden” bir bakış yakalamamızda yeni imkanlar açmaktadır.

  

             

Çocuklar

Çocuklar

Çarşılarda bir şey
Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı.

Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
Biraz et biraz meyve isterler

Sevdiği bir reçeli gün aşırı yalnız ona
Kaşıklarla beraber büyük bir üzüntü
Yağların şekerlerin çayların
Uykularda bile bitiyorsa
Annelere düşündürdüğü.

İnsanlara, tezgâhlara, kâğıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.

Behçet Netacigil

Yeni Eğitim Yılı Mesajı

YENİ DERS YILINA BAŞLARKEN ( * )

30 Ekim 1939Aziz Meslektaşlarım;

Yeni ders yılına yeni kudret ve hamlelerle giriyoruz.

İleri Türk nesillerinin yetiştirilmesi ödevini canla başla yerine getirmeğe çalışan, siz değerli öğretmen ve eğitmenlerimize bu ders yılını kutlarım.

Öğretim kurumlarımızın her derecesinde olduğu gibi ilköğretim sahasında da aldığımız yeni tedbirler, ancak sizin vazife severliğinizle hayırlı tesirlerini gösterecektir.
Türk Milletinin en gerçek bir ihtiyaç hâlinde duyduğu okuma ve ilerleme arzusu, sizin emeklerinizle tahakkuk edecektir.

Vatanımızın köylerinde; kasabalarında ve şehirlerinde, vatan parçası olarak hiçbir ayrılık görmeden ve gözetmeden çalışan, siz fedakâr öğretmen ve eğitmenlerimiz vazife gördüğünüz yerlerde asla yalnız değilsiniz. Bütün ümitler, sizde, sizin yetiştireceğiniz ileri nesillerdedir.

Bugün yaptığınız işin, yarın büyük iş yapacak insanları yaratacağını fark ederek, bilerek çalışmalısınız. Büyük Milletimizin gözü üzerinizdedir. Ne kadar az kalabalık yerde iseniz size bakan bu gözlerin sayısı o kadar çoktur.

Yeni ders yılına yeni kuvvetlerle girdiğine emin olduğum bütün öğretmen ve eğitmen arkadaşlarıma muhabbetle başarılar dilerim.

İstiklâl Mücadelesi, Türk Milletinin ölüm ve istila ile pençeleşerek yeniden hayat kazanmak için yaptığı bir savaştır. İnönü’nden İzmir kıyılarına kadar tarihe mürtesemi düşen zafer çizgisi, Türk Vatanının üzerine şu kutsal mukadderi yazdı: Türkiye Cumhuriyeti.

On altıncı yılını bitirip on yediye giren bu hamle, bu inkılâp, bu kudret ve emek devresi, Türk Milletinin talih yıldızındaki haşmetli ışığıyla yüreklerimizde bir nur ve hayat kaynağı olmuştur. Onun başladığı gün, bizim en büyük bayramımızdır.
     

Çalışkan, özlü, fedakâr meslektaşlarım,
Bu mübarek bayram hepinize kutlu olsun. Yeni Cumhuriyet yılımız, hepimiz için yeni hamle, yeni gayret ve yeni hayat yılı olsun.
* ‘Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler’, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998 adlı eserden alınmıştır.

Hasan Ali Yücelin Yayınlanmış Eserleri

HASANA-Âli YÜCEL’İN YAYINLANMIŞ EDEBÎ ESERLERİ
Felsefe Elifbası-Ruhiyat, İstanbul 1923

Surî ve Taıbikî Mantık, İstanbul Millî Matbaa 1926,

Türk Edebiyatı Numuneleri
, Birinci Cilt, (Hıfzı Tevfık (Gönensay) ve İhsan Hamâmîzade (Hamâmî) ile birlikle),    İstanbul Millî Matbaa 1926

Sanat Muhasebeleri
, İstanbul Devlet Matbaası 1928

Tevfik Fikret: Tarihi KadîmDoksan Beşe Doğru
(baskıya hazırlayan: Hasan-Âli) İstanbul 1928

Goethe: Bir Dehanın Romanı
, Remzi Kitaphanesi, İstanbul 1932

Mevlana’nın Rubaîleri
, Remzi Kitaphanesi, İstanbul 1932

Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış
, Birinci Kitap, Remzi Kitaphanesi 1932

Askerlik ve İdare İçin Istılah Olabilecek Türkçe Sözler
, (Ahmet (Caferoğlu ile birlikte), Maarif Vekaleti  Basımevi, Ankara 1933

Dönen Ses, Remzi Kitaphanesi
, İstanbul 1933

Türk Edebiyatı
( Abdülkadir ile birlikte yazılmış), Başvekalet Müdevvenat Basımevi, Ankara

Türk Edebiyatı
(Abdülkadir ile birlikte yazılmış), Devlet Basımevi, İstanbul 1934

Fransa Maarif Teşkilatında Müfettişler
, Devlet Basımevi, İstanbul 1934

Fransa’da Kültür İşleri
, Devlet Basımevi, İstanbul 1936

Bir Türk Hekimi ve Tıbba Dair Manzum Bir Eseri
, Devlet Basımevi, İstanbul 1937

Fazıl Ahmet Hayatı ve Eserleri
, Cumhuriyet Kitaphanesi, İstanbul 1937

Pazartesi Konuşmaları
, Remzi Kitabevi, İstanbul 1937

Sizin İçin, Çocuklara Şiirlerim
, Ülkü Basımevi, İstanbul 1937

İçten-Dıştan
, Ulus Basımevi, Ankara 1938

Türkiye’de Orta Öğretim
, Devlet Basımevi, İstanbul 1938

Ebedî Şef
, Maarif Basımevi, İstanbul 1939

Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel’in 1939 Maarif Şûrasını Açış Nutku
, 17 Temmuz 1939, Maarif Matbaası,  İstanbul 1939

Mantık
, 2 fasikül, Maarif Basımevi, Ankara 1942

Üniversitenin Onbirinci Ders Yılına Başlama Töreninde Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel’in Mesajı
,    Kenan Basımevi, İstanbul 1944

Zonguldak’ta Maarif Vekili Hasan-Âli Yücel’in Söylevleri
, Karaelmas Basımevi, Zonguldak 1944

Bilimler Felsefesi
, Mantık, M.E.B, Ankara 1947

Dâvam
, Ulus Basımevi, Ankara 1947

Hasan-Âli Yücel’in Açtığı Davalar ve Neticeleri
, Ulus Basımevi, Ankara 1950

Mantık Dersleri
, Liselerin Son Sınıfları İçin, İstanbul 1952,

Mevlâna
, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 17.12.1952

Felsefe Dersleri, Metafizik, Ahlâk, Estetik, Liselerin Edebiyat Kolları İçin
, Maarif Basımevi,
   İstanbul 1954

Yurttaşlık Bilgis
i, 4. Sınıf (Rakım Çalapala ile beraber yazılmıştır), Atlas Yayınevi, İstanbul 1955

Yurttaşlık Bilgisi
, 5. Sınıf (Rakım Çalapala ile beraber yazılmıştır), Atlas Yaynevi, İstanbul 1955

Hürriyete Doğru
, Inkılâp Kitapevi, İstanbul 1955

İyi Vatandaş-İyi İnsan
, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri I, No. 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
   Ankara 1956

Kıbrıs Mektupları
, İş Bankası Kültür Cep Kitapları, Sayı 5 Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1957

Edebiyat Tarihimizden I
, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri I, No. 6, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
   Ankara 1957

Katip Çelebi ve Kesf-El-Zunun
, (‘Katip Çelebi’den ayrı basım), Türk Tarilı Kurumu Basımevi, Ankara 1957

İngiltere Mektupları
, İş Bankası Kültür Cep Kitapları, Sayı 8, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1958

Hürriyet Gene Hürriyet
, Cilt I, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Seri l, No. 14, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1960

Dinle Benden
, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1960

Allah Bir
, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1961

Hürriyet Gene Hürriyet
, C. II. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1966

Atatürk
, Hazırlayanlar; Salih Omurtak, Hasan-Âli Yücel, İhsan Sungu, Enver Ziya Karal, Faik Reşit Unat, Enver    Sökmen, Uluğ İğdemir, 1000 Temel Eser: 25, Millî Eğitim Basımevi, istanbul 1970

Kültür Üzerine Düşünceler
, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 142, Edebiyat Dizisi 35, Ankara 1974

Geçtiğim Günlerden
, İletişim Yayınları, İstanbul 1990

Öğretmen Öğrenci Köşesi
, Hazırlayan Canan Eronat, T.C Kültür Bakanlığı Yayınlarr 1971, Yayımlar Dairesi    Başkanlığı Türk Klasikleri Dizisi: 41, T.T.K. Basımevi, Ankara 1995 

Hasan Ali Yücel Kronolojisi

HASAN-ÂLİ YÜCEL KRONOLOJİSİ

17 Aralık 1897      İstanbul’da doğumu
1901                     Yolgeçen Mektebi’ne kaydı
1902/1903            Ailenin, Gümüşsuyu’ndaki yazlık eve taşınması – Okul değiştirme: Taş Mektep
1906 Mekteb-i Osmanî’ye yazılması
1911 Vefa İdadîsi’ne giriş
17 Ekim 1913        İlk yazısının yayımlanışı
11 Nisan 1915        Yedek subay olarak askere alınması
18 Ağustos 1916    Asteğmenliğe yükseltilmesi
25 Aralık 1916      Teğmenliğe yükseltilmesi
02 Aralık 1918     Ordudan terhisi
1918 Hukuk Fakültesi’ne yazılması ve “îfham” gazetesinde çalışması
1919 Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Şubesi’ne yazılması ve Darülmuallimîn-i Aliye’nin öğrenci kadrosuna  katılması
12 Mayıs 1921      ‘Ruh ve Beden’ üzerine yazdığı 30 sayfalık tezini tamamlaması
30 Haziran 1921    Yüksek öğrenimim bitirmesi
08 Kasım 1921      İnzibat memurluğuna atanması
25 Ağustos 1922   Refika Hanım’la evlenmesi
19 Aralık 1922       İzmir’e öğretmen olarak atanması
03 Şubat 1923       Mustafa Kemal ile ilk karşılaşması
01 Aralık 1923      İstanbul’a dönüş
13 Şubat 1924      Tarih ve Coğrafya Darülmesaileri’nin alat muhafızlığına atanması
01 Nisan 1924      Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği (17 Mayıs 1924’e kadar)
19 Mayıs 1924      İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefe öğretmenliği (31 Ağustos 1926’ya kadar)
01 Eylül 1924       Galatasaray Lisesi’nde Türkçe öğretmenliği (1 Eylül 1926’ya kadar)
16 Kasım 1924      İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği (1 Eylül 1926’ya kadar)
01 Eylül 1926       İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefe ve içtimaiyat öğretmenliği (18 Ocak 1927’ye kadar)
21 Kasım 1926       Galatasaray Lisesi’nde malümat-ı vataniye öğretmenliği (18 Ocak 1927’e kadar)
21 Ağustos 1926    İkiz çocukları Can ile Canan’ın doğumu
19 Ocak 1927       Mıntıka Müfettişi olarak İstanbul Maarif Eminliği’ne atanması
01 Eylül 1929      İkinci Sınıf Maarif Müfettişi Umumiliği’ne yükselmesi
1930       Paris’e bir yıllık denetim gezişi
11 Kasım 1930      Mustafa Kemal ile birlikte 3 Mart 1931’e değin süren yurt gezisi
1932 Goethe madalyası ile ödüllendirilmesi
26 Eylül 1932       Birinci Türk Dil Kurultayı’nın ilk toplantısına katılması ve Etimoloji Kolu başkanlığına seçilmesi
06 Kasım 1932     Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü’ne getirilmesi (2 Nisan 1933’e değin)
08 Mart 1933        Çankaya’da, Osmanlıca’dan Türkçe’ye karşılık arama programının hazırlanması
12 Mart 1933        ‘Karşılık Arama Kılavuzu’ çalışmaları (2 Temmuz’a değin)
09 Aralık 1933       Maarif Vekaleti Orta Tedrisat Umum Müdürlüğü’ne atanması (28 Şubat 1935’e kadar)
1934   “Âli” nin Türkçe karşılığı olan Yücel soyadını alması
Aralık 1934           Kılavuz Çalışma Kolu’nun toplantısına katılması
01 Mart 1935        İzmir Milletvekili olarak Meclis’e girmesi; Cumhuriyet Halk Partisi Genel İdare Kurulu’na seçilmesi
05 Şubat 1936      Kızı Gülümser’in dünyaya gelişi
20 Nisan 1938      Türk Tarih Kurumu üyeliğine kabul edilmesi
28 Aralık 1938     Maarif Vekilliği’ne atanması
19 Şubat 1939     Halkevi Resim Sergisi’nin açılması
01 Mayıs 1939       On Yıllık Neşriyat Sergisi’nin açılması
02 Mayıs 1939       Birinci Türk Neşriyat Kongresi (5 Mayıs 1939’a değin)
17 Temmuz 1939 Birinci Maarif Şûrası’nın toplanması (29 Temmuz 1939’a değin)
31 Ekim 1939        Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nin açılması
28 Şubat 1940       Tercüme Heyeti’nin ilk toplantısı
17 Nisan 1940       Büyük Millet Meclisi’nde Köy Enstitüleri Kanunu’nun görüşülmesi
19 Mayıs 1940     Tercüme Dergisi’nin yayımı
20 Mayıs 1940       Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş yasası
13 Temmuz 1940 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Devlet Konservatuvarı Kanunu görüşülmesi
15 Temmuz 1940 Konservatuvar Kanunu görüşülmesi
31 Ekim 1940        İkinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nin açılması
04 Kasım 1940     Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin yeni binasının açılış töreni
06 Haziran 1941  Birinci Coğrafya Kongresi (21 Haziran 1941’e değin)
03 Temmuz 1941 Devlet Konservatuvarı ‘nın ilk mezunlarına diploma verilmesi dolayısıyla yapılan tören
07 Temmuz 1941 Gramer Komisyonu’nun ilk toplantısı (12 Temmuz 1941’e kadar)
22 Eylül 1941        Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Yüksek Mühendis Okulu ile Teknik Okulun Maarif Vekilliği’ne devri  hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi
31 Ekim 1941       Üçüncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi
05 Kasım 1941      Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yeni binasının açılması
14 Kasım 1941      Ankara Sergievi’nde İngilizce Kitaplar Sergisi’nin düzenlenmesi
Ocak-Şubat 1942 Yücel’e suikast girişimi
12 Mart 1942        Felsefe Terimleri Komisyonu’nun çalışmalarını bitirmesi
15 Nisan 1942       Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün kuruluşu
29 Mayıs 1942      Beden Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün Maarif Vekilliği’ne devri hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi
03 Haziran 1942   Köy Okulları ve Enstitüleri’ni Teşkilatlandırma Kanunu tasarısının Umumi Heyette görüşülmesi
05 Haziran 1942   Köy Okulları ve Enstitüleri’ni Teşkilatlandırma Kanunu tasarısı maddelerinin görüşülmesi
06 Haziran 1942    Ankara Halkevi’nde İngiliz Kitap Sergisi
10 Haziran 1942    Köy Okulları ve Enstitüleri’ni Teşkilatlandırma Kanunu tasarısının görüşülmesi
19 Haziran 1942    Köy Okulları ve Enstitüleri’ni Teşkilatlandırma Kanunu tasarısının kabulü
10 Ağustos 1942   Dördüncü Dil Kurultayı’nın açılması (15 Ağustos 1942’ye kadar)
14 Ağustos 1942    Mesleki Teknik Okullar Açılması ve Mevcutların Büyütülmesi hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi
31 Ekim 1942         Dördüncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi
06 Şubat 1943       Sanat yaşamında 50 yılını dolduran yazarlara jübile
15 Şubat 1943       İkinci Maarif Şûrası (21 Şubat 1943’e kadar)
13 Nisan 1943       İlkokul öğretmenleri sağlık ve sosyal yardım sandığı ile yapı sandığı statülerini hazırlamak için yapılan toplantı
03 Temmuz 1943 İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri binalarının temel atma töreni
03 Temmuz 1943  İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Üçüncü İç ve Birinci Dış Hastalıkları kliniklerinin açılması
20 Temmuz 1943   Ankara Erkek Sanat Enstitüsü’nün temel atma töreni
17 Eylül 1943        Ankara’da bir Fen Fakültesi kurulması hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi
17 Eylül 1943   İstanbul Üniversitesi binalarının yaptırılması hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi
21 Eylül 1943        İnönü Ansiklopedisi’ nin yayımlanmaya başlanması
31 Ekim 1943        Beşinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi
08 Kasım 1943     Ankara Fen Fakültesi’nin açılışı
15 Kasım 1943       Üçüncü Türk Tarih Kongresi’nin açılışı
22 Aralık 1943       Ortaöğretim okullarında yardımcı öğretmen çalıştırılması hakkındaki kanun süresinin beş yıl daha uzatılmasına dair kanun tasarısının görüşülmesi
05 Haziran 1944    Beden Eğitimi Enstitüsü binasının temel atma töreni
09 Eylül 1944       İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’nun açılışı
16 Ekim 1944       Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nün açılışı
31 Ekim 1944         Altıncı Devlet Resim ve Heykel Sergisi
20 Kasım 1944       İstanbul Teknik Üniversite’nin açılışı
02 Aralık 1944       İstanbul Üniversiıesi Öğretim Heyeti üyeleriyle yapılan toplantı
10 Ocak 1945         Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun Türkçeleştirilmesi
16 Şubat 1945       Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Komisyonu’nun ilk toplantısı
16 Haziran 1945     Gazi Eğitim Enstitüsü Resim – İş Bölümü Sergisi’nin açılışı
20 Haziran 1945     Ankara Üniversitesİ Tıp Fakültesi kurulması hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi
19 Ağustos 1945    Âşiyan’da Edebiyat-ı Cedide Müzesi’nin açılışı
26 Ağustos 1945    Vefa Stadyumu’nun törenle açılışı
05 Ekim 1945         İngiliz Çocuktarı Resim Sergisi’nin açılışı
17 Ekim 1945      D.D.T. yapım yerinin açılışı
19 Ekim 1945        Ankara Üniversitesİ Tıp Fakültesi’nin açılışı
04 Kasım 1945     Londra’da toplanmış olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Kültür ve Bilim Konferansı
18 Şubat 1946     Beden Eğitimi ve Spor Şûrası’nın açılışı (24 Şubat 1946’ya kadar)
20 Mayıs 1946      Türkiye’nin UNESCO sözleşmesini onaylaması
11 Haziran 1946   Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Üniversiteler Kanunu tasarısının görüşülmesi
13 Haziran 1946   Üniversiteler Kanunu’nun çıkarılması
05 Ağustos 1946   Bakanlıktan istifası
17 Şubat 1947      Kenan Öner’i iftiralarından ötürü mahkemeye vermesi
17 Nisan 1947      İlk duruşma
19 Kasım 1947      Yücel’in davayı kaybetmesi
09 Aralık 1947      Kararın temyizi
26 Mayıs 1948      26 Mayıs 1948 tarihli Genel Kurul kararıyla davanın yeniden açılması
19 Aralık 1949      Altıncı Dil Kurultayı’na katılması ve Bilim Kurulu’na seçilmesi (Dil Kurultayı 23 Ara-lık 1949’a değin sürmüştür)
22 Aralık 1949      Yücel’in davayı kazanması
21 Kasım 1950      Yücel’in Cumhuriyet Halk Partisi’nden ve Ulus gazetesinden istifası
22 Şubat 1952      Cumhuriyet gazetesinde ilk yazısı
1956                     Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları müşavirliği (15 Temmuz 1960’a kadar)
05 Eylül 1960       Millî Eğitim Planının hazırlığı ile görevli komisyonun çalışmalarına katılması (24 Eylül’e değin)
23 Eylül 1960       Cumhuriyet gazetesinden ayrılması
03 Ekim 1960       Dünya gazetesinde ilk yazısı 05 Ekim 1960 Millî Eğitim Planının hazırlığı ile görevli komisyonun çalışmalarına katılması (11 Ekim’e kadar)
12 Kasım 1960     Paris’te yapılan UNESCO 11. Genel Toplantısı’na delege üyesi olarak katılması
23 Ocak 1961     Öncü gazetesinde yazılarının çıkması
12 Şubat 1961      Yüksek ateşle hastalanması
26 Şubat 1961      İstanbul’da hayata gözlerini yumması
02 Mart 1961        Ankara Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verilişi

Hasan Ali Yücel

HASAN-ÂLİ YÜCEL

Atatürk’ün ölümünden sonra, 1938-1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapan Hasan-Âli YÜCEL, Cumhuriyet Döneminin, çok yönlü kişiliğe sahip seçkin bir eğitim, kültür ve siyaset adamı olarak kabul edilir.

Bu kabulün gerisinde, kuşkusuz kısa sayılabilecek hayatına sığdırdığı programları ve ürettiği eserleri yatar. O, bu nedenle, anılmayı çok çok haketmiş Cumhuriyet büyükleri arasında yer alır. (1)

1-ÇOCUKLUĞU VE EĞİTİMİ

1-1 Ailesi ve Toplumsal Çevre

Hasan-Âli YÜCEL, bundan yüzyıl önce, 17 Aralık 1897’de İstanbul’da doğmuştur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyire Hanımdır. Soyu, baba tarafından Giresun-Görele’nin Daylı Köyü’nden Ömer Efendi’ye, anne tarafından (IIL Selim zamanında yaşamış) Kaptan İsmail Tosun Ağa’ya kadar uzanır.

O’nun gelişiminde de -doğal olarak- içine doğduğu toplumsal çevrenin etkisi vardır: Anne ve baba ekonomik açıdan iyi koşullara sahiptir. Evlenmelerinden üç yıl sonra Hasan-Âli dünyaya gelir. Hem tek çocuk olarak, hem de hayli geniş bir aile ortamında büyür. Ne var ki, bir süre sonra baba Ali Rıza Bey; iş ortamının sorunları nedeniyle sık sık görevinden istifa eder; aile, değerli eşyaların satılmasını gerektirecek kadar sıkıntılı günler yaşar.

Hasan-Âli, çocukluğunun ilk yıllarında, ailesiyle Merkez Efendi Mahallesi’ndeki Yenikapı Mevlevihaneci ziyaretlerine katılır. Burada izlediği mistik makam ve fasıllar, dönüş törenleri, O’nun müzik yeteneğinin belirginleşmesini sağlar. Çevrede “müzik Üstadı” olarak tanınan Mehmet Celaleddin Dede Efendi’nin yönettiği “Müzik Mektebi”nde eğitim görür.

1-2 Okul Yılları

Hasan-Âli, 1901’de daha dört yaşındayken Laleli’deki Yolgeçen Mektebi’ne kaydedilir. Yazı yazma isteği oldukça fazladır.
Bu nedenle, bir zorunluluk olmamasına rağmen, kendi kendine yazı yazmayı öğrenir. Edindiği bilgileri evdeki hizmetçilere ve evlatlıklara anlatmaktan zevk alır. Öğrenme ve anlatma zevki artık iyice belirginleşmiştir.

Hasan-Âli, altı yaşlarında iken aile, Gümüşsuyu’nda yaptırdığı yazlık köşke taşınır. O da Topkapı Semti’nde bulunan Taş Mektep’e yazdırılır. 1906 yılında, dokuz yaşındayken Mekteb-i Osmanî’ye gönderilir. Burada ilgisini çeken yeniliklerle karşılaşır; örneğin, yazı tahtasını, haritaları ve sıraları görür; sınıf ortamıyla tanışır. Ayrı ayrı hocalardan ders görür. Bu arada Meşrutiyet ilan edilmiş (1908); hürriyet şiirleri, marşları ve şarkıları duyulmaya başlamıştır. Bunları zevkle ezberler ve söyler. Beş yıllık bu okulu 1911’de pekiyiden de üstün bir derece (Aliyyülala) ile bitirir. Okuma tutkusu oldukça gelişmiştir; Beyazıt kitapçılarından aldığı romanları -babasına rağmen- yutarcasına okumayı sürdürür.

Mekteb-i Osmanî’den sonra, Hasan-Âli için Vefa İdadisi dönemi başlar, “İntikam Olsun” başlıklı ilk yazısını burada öğrenciyken yazar; “Mektepli” dergisinin açtığı yarışmaya katılır, 17 Ekim 1913’te yayınlanır. Ne var ki, son sınıftayken, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle askere alınır; okula ara vermek zorunda kalır. Önce asteğmen; sonra teğmen olarak toplam üç buçuk yıl askerlik yapar; 2 Aralık 1918’de terhis edilir.

Hasan-Âli, askerlik sonrası öğretimini Darülfünun’da tamamlama imkanı bulur. Liselerin son sınıfında okurken askere alınan gençlere böyle bir imkan tanınmıştır çünkü îlkin Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırır. Bir yandan da İfnam gazetesinde çalışır. Türk Sesi gazetesinin kurucuları arasında yer alır. Ancak hukuk öğretimini, dersteki yöntemi yüzünden tartıştığı hocası Celalettin Arîf Bey’e kızgınlığı nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalır. Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Şubesi’ne kaydolur. Artık Cağaloğlundaki Darülmuallimîn-i Aliye (Yüksek Öğretmen Okulu)’nin öğrencisi durumundadır.

Bu dönemde, Hasan-Âli; Y.Kemal, A.Hamdi Tanpınar gibi şairlerle ikbal Kıraathanesi’ne gidip gelmeye başlar, İstiklal Savaşı’nın zor günleri yaşanmaktadır. Ortalıkta İnönü Savaşlarına ilişkin haberler vardır. Hasan-Âli, gazetesinde özellikle bu savaşlara ilişkin haberler verir; bunları söz konuşu kıraathaneye de ulaştırarak dostlarını bilgilendirir. Ayrıca, ulusal protesto hareketlerine, örneğin bunların ilki ve en büyüğü 23 Mayıs 1919’da düzenlenen Sultanahmet Mitinglerine katılır. Kendisini Edebiyat Fakültesi çevresinde oluşan düşünce tartışmaları içinde bulur. Mustafa Şekip (Tunç), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) ve Mehmet Emin (Erişirgil)’in H.Bergson merkezli denebilecek tartışmalarını izler. Bu tartışmalarda sık sık A.Schopenhauer, J.Stuart Mili, H.Spencer, WJames gibi düşünürlerin fikirleri de ele alınmaktadır. Hasan-Âli, bu ve benzeri düşünürlerin fikirlerini kendi eserlerinden okuyamamanın sıkıntısını duyar (Bakanlığı döneminde, Tercüme hareketini başlatışmda bu deneyiminin rolü olmuştur.)

Hasan-Âli’nin üzerinde etkisi olan hocalar arasında, Kuvay-ı Millî ye hareketini Akşam gazetesindeki yazılarıyla
desteklemiş olan Necmettin Sadık (Sadak)’ın özel bir yeri olduğu söylenebilir. O’nu günlük gazetelerde yazı yazmaya özendiren, örneğin Akşam gazetesinde “Pazartesi Konuşmaları” başlığı altında köşe yazıları yazmaya yönelten Necmettin Sadık’tır.
Hasan-Âli, Darülmuallimîn-İ Aliye’den “Ruh ve Beden” üzerine yaptığı tez niteliğindeki otuz sayfalık bir çalışmasıyla 1921’de mezun olur.

2- MESLEK HAYATI

İzmir Yılları

Hasan-Âli, öğretimini bitirir bitirmez öğretmen olarak tayin edilemez, bu yüzden özel bir okulda bir süre ücretli ders vermek zorunda kalır. 1921 yılının sonunda, bazı hocalarının desteğiyle Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci disiplinini sağlamak amacıyla oluşturulmuş inzibat memurluğuna atanır. Yaşı 25’tir; askerlik döneminden arkadaşı olan Necati (Tansel)’in kızkardeşi Refika Hanımla evlenir. Kısa bir süre sonra, İzmir Erkek Muallim Mektebi’ne Türkçe ve Edebiyat Öğretmeni olarak atanır. Kent, Yunan işgali ve zulmünün izleriyle doludur. Kötü koşullarda, 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başlar. Eşi İstanbul’dan İzmir’e gelir. Bir grup meslektaşıyla Muallimler Birliği ve Türk Ocağını kurar.

Hasan-Âli, Mustafa Kemal ile İlk kez burada karşılaşır (2 Şubat 1923). Halkla yaptığı bir toplantıda, söz alarak Mustafa Kemal’e “mekteplerin yanında medreselerin devam edip etmeyeceği’ni sorar. Mustafa Kemal, kendisine, ilke olarak “eğitim birliği” ve “karma uygulama”dan söz ederek cevap verir.
O’nun buradaki öğretmenliği uzun sürmez, işini bırakarak hamile eşiyle beraber İstanbul’a gelir.

İstanbul Yılları

Bu yıllar, Laleli’de Kitapçı Ahmet Halil’in evinde kiracılıkla başlar. Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nde, alanıyla ilgisiz bir işte iki ay kadar çalışmak zorunda kalır. 1924’de yeniden mesleğine döner; ilkin Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapar, ardından İstanbul Erkek Lisesi’ne felsefe öğretmeni olarak atanır. Sonraki ders yılında, var olan görevine ek olarak edebiyat derslerine de girmeye başlar. 1926’dan itibaren İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefe ve içtimaiyat (Sosyoloji) öğretmenliği ile Galatasaray Lisesi malumat-ı vataniye öğretmenliği yapar. 1927’de sona eren öğretmenlik yıllarında, “Felsefe Elifbası”, “Süri ve Tatbikî Mantık”, Hıfzı Tevfik ve Hamamizade İhsan ile birlikte yazdığı “Türk Edebiyatı Numuneleri” adlı eserlerini yayınlayarak ilgililerin dikkatlerine sunar. 1926 yılında da Can ile Canan adım verdikleri ikizleri doğar. Gülümser adlı üçüncü çocukları 1936 doğumludur.

Müfettişliğe Atanışı

3 Mart 1924’te yürürlüğe giren Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasının sonucu olarak, öğretim kurumlarının hepsi Maarif Vekaleti’ne bağlanmış, bu çerçevede, Mustafa Necati döneminde (1926’da) Maarif Emirlikleri kurulmuş ve ülke Mıntıkalara ayrılmıştır. 1927 başında, Hasan-Âli, Reşat Şemsettin (Sirer) ile birlikte “Mıntıka Müfettişleri” unvanıyla İstanbul Maarif Emirliğine verilirler.

Müfettişlik döneminde, Hasan-Âli, öncelikle “yazı ve dil sorunları” üzerine yoğunlaşır. T.Fikret’in batılılaşma (modernleşme) doğrultusundaki düşüncelerine ilgi duyar. O’nun “Tarihi Kadim-Doksan Beşe Doğru” adlı şiir kitabını latin harfleriyle yayınlamasının altında bu ilgi (ve hayranlık) yatmaktadır(Latin harfleriyle basılan ilk eserdir bu kitap).
Hasan-Âli, 1929 sonunda İkinci Sınıf Maarif Müfettiş Umumiliğine yükselir. Maarif Emirlikleri kaldırılınca Maarif Vekaleti Teftiş Kurulu Üyesi olur. 1930’da Maarif Vekili Cemal Hüsnü (Toray), kendisini araştırma ve inceleme göreviyle Paris’e gönderir.
Bu dönem, Hasan-Âli’nin “batı uygarlığıyla ilk kez karşılaşması” açısından önemlidir. Bu süre içerisinde, öğretim kurumlarını inceler ve Fransız kültürü üzerine araştırmalar yapar. Oradaki Türk öğrencilerin denetimiyle görevli müfettiş Salih Zeki ile beraber Londra’ya iki haftalık bir teftiş gezisinde bulunur. Salih Zeki geri çağrılınca müfettişlik görevi Hasan-Âli’ye verilir. Bu arada Fransızcasını geliştirmeye çalışır, opera ve tiyatro sanatlarıyla ilgilenir. 1930’un sonunda, geniş bir inceleme ve araştırma dosyasıyla Türkiye’ye döner. 1936’da bu incelemesini “Fransa’da Kültür İşleri” adıyla yayınlar.

Mustafa Kemal’le Gezi

Demokrasiye geçiş denemesi çerçevesinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, Mustafa Kemal, ülke boyutunda bir denetleme gezisine çıkmıştır. Her bakanlık, O’na danışmanlık yapacak ve yönergeler çerçevesinde araştırmalarda bulunacak bir müfettiş görevlendirir. Maarif vekaleti de bu görevi 33 yaşındaki genç Hasan-Âli’ye verir. Mustafa Kemal, kendisin; İzmir’den hatırlar.

Bu gezinin ilk durağı Kayseri’dir, Burada, Mustafa Kemal, ders dinlemek üzere kentin lisesine davet edilir. Girdikleri sınıfta felsefe dersi yapılmakta ve öğrencilerin önünde yazarı Hasan-Âli olan ders kitabı bulunmaktadır. Mustafa Kemal, hem öğretmenin anlatımını dinler, hem de ders kitabını inceler. Arapça terimler boldur, anlaşılma güçlüğü vardır. Akşam yemeğinde, Mustafa Kemal, Hasan-Âli’ye bu sorunu çözmeyi düşünüp düşünmediğini sorar.

Bu görüşmede Hasan-Âli, dilde sadeleşme ve birliğin sağlanmasının kişisel girişimlerle değil, merkezi-kurumsal çalışmalarla oluşturulabileceği düşüncesinde olduğunu söylemiştir. Buna rağmen, bu doğrultudaki kişisel çabalarını sürdürmekten geri durmamıştır.

3 Mart 1931’e kadar devam eden bu üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal’le Hasan-Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog daha gerçekleşir. Mustafa Kemal, bir gün, yanında bulunanlara “Türk milleti ne zaman kendîni kurtulmuş sayabilir?” diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler- Sonra Hasan-Âli söz alır; “Paşam,” der; “Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur.” Mustafa Kemal, kendisine, “Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir.” diyerek takdirlerim bildirir.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ne Desteği

Söz konusuu denetleme gezisinden bir yıl sonra, dil devrimim doğru temeller üzerinde geliştirmek düşüncesiyle, 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur. Cemiyetin başkanı Samih Rifat, sekreteri Ruşen Eşref Günaydın), üyeleri ise Celal Sahir (Erozan) ile Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’dur. Bu yılın Eylül’ünde, Dolmabahçe Saray’ında ilk Dil Kurultayı toplanır. Türk dilinin sorunları tartışılır, görüşler sunulur, ana program oluşturulur ve Merkez Heyeti seçilir. Kurultaydan sonraki ilk Merkez Heyeti toplantısında alt çalışma kolları oluşturulur. Hasan-Âli, Etimoloji Kolu Başkanlığına getirilir.
Hasan-Âli, Güneş-Dil Teorisini gerçekçi bulmadığı için, bu çerçevedeki tartışmalara katılmamıştır. Bu yıl içinde Hasan-Âli yeni eserleriyle gündemdedir. “Mevlana’nın Rubaileri”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı”, “Türk Edebiyatı’na Toplu Bakış” adlı kitaplarını yayınlar.

Hasan-Âli, Goethe üzerine çalışması Türkçe’de ilk olması nedeniyle, Goethe madalyasıyla ödüllendirilir.

Yaşar Nabi (Nayır)’ın dediği gibi, “aklıyla batıda, gönlüyle doğuda bir düşünce adamı” olan Hasan-Âli, 1930’lu yıllarda sanat, edebiyat, felsefe ve bilim üzerine yoğunlaşmış, yazılar yayınlamıştır.

 Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü

1932 yılında, Hasan-Âli, batıdaki benzerleri örnek alınarak kurulan, öğretim üyeleri yurtdışında okumuş kişilerden oluşan Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne müdür olarak atanır.

Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, kendisinin hem arkadaşı hem de meslektaşı eğitimci İsmail Hakkı (Tonguç) da öğretim üyesidir. Yakın bir işbirliği içindedirler.

Bu dönemde, Hasan-Âli, 1917-1933 yılları arasında yazdığı didaktik şiirlerini “Dönen Ses” adıyla yayınlar. Bu şiirleriyle, çocuk edebiyatına katkıda bulunmuş şairlerden birisi olarak kabul edilir.

Politik Hayata Geçiş

Hasan-Âli, 1933 yılı sonunda Maarif Vekaleti Orta Tedrisat Umum Müdürlüğü’ne atanır. Bu dönemde, üniversiteye geçişteki önemi nedeniyle liselerde reform düşüncesi üzerine yoğunlaşır. Bu çerçevedeki araştırmaları ve düşüncelerini “Türkiye’de Orta Öğretim” adlı eseriyle ortaya koymayı dener.

Genel Müdürlüğü döneminde, bir gün, Bakan Hikmet (Bayur)” mevzuata aykırı bir ricada bulunur; tartışırlar. Bunun üzerine, maddî bir güvencesi olmamasına rağmen istifa eder. Ancak Bakanın özür dilemesiyle görevine döner. Bu arada seçim tarihi yaklaşmaktadır. 1934’te Cumhuriyet Halk Partisi’ne dilekçe vererek “Milletvekili adayı olarak önerilmesini sağlar; İzmir Milletvekili olarak Meclise girer.

O’nun, özellikle 1935-37 yılları arasında yayınladığı yazıları hem eğitim ve kültür alanındaki yoğun ilgisinin belgesi, hem de Maarif Vekilliği’ne hazırlandığının göstergesi niteliğindedir.

3- HASAN-ALÎ YÜCEL’ÎN MAARİF VEKİLLİĞİ

Bakan Oluşu

Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk ölmüş, Na’a’şını Büyük Millet Meclisi adına taşıyacak grup kur’a çekilerek oluşturulacaktır.
Hasan-Âli Yücel, seçilen 12 Milletvekili arasındadır. Sevgiyle bağlı olduğu Atatürk’e karşı son görevini yerine getirir. 11 Kasım 1938’de İnönü Cumhurbaşkanı seçilir. 28 Aralık 1938’de, Hasan-Âli Yücel, 41 yaşında, iken istifa eden Saffet Arıkan’ın yerine, Celal Bayar kabinesinde Maarif Vekili olur. Özellikle Cumhurbaşkanı l. İnönü’nün desteğiyle, yakın çalışma ve dost grubunun katılımıyla büyük bir reform hareketi başlatır ve gerçekleştirir. Ülkemizin bugüne gelişinde, O’nun dönemindeki bu reformların yadsınamaz bir işlevi olduğu açıktır.

Reformlar Kongre ve Şuralar

Hasan-Alİ Yücel, l ve 2 Mayıs 1939 tarihlerinde, On Yılık Neşriyat Sergisi ve Birinci Türk Neşriyat Kongresi’ni açar, Yazarlar, yayıncılar, eğitimciler, araştırmacılar, sanatkârlar, milletvekilleri, bakanlık görevlilerinden oluşan kongre, çeşitli alt gruplara ayrılarak sorunlar ve öneriler üzerinde çalışır.

17 Temmuz 1939’da da bilim adamları, eğitimciler, yazarlar ve sanatçıların katıldığı, eğitim sisteminin ilkelerini ve okul programlarını belirlemek amacıyla Birinci Maarif Şurası toplanır. Böylece millî eğitimde çok önemli bir yeri olan bir gelenek başlatılır. 15-21 Şubat 1943 tarihlerinde de -yine Yücel’in başkanlığında- İkinci Maarif Şurası okullarda ahlak terbiyesinin geliştirilmesi gündemiyle açılır. Aynı yılın Ocak ayında Bakanlıkla öğretmenler arasında iletişimi sağlamak için Tebliğler Dergisi, Şubat’ında da İlköğretim Dergisi yayınlanır.

Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi

1930’lu yıllar içinde, güzel sanatlar alanında çeşitli adımlar atılmış; ulusal değerlerin oluşturulması ve geliştirilmesi doğrultusunda oldukça büyük mesafe alınmıştır. 31 Ekim 1939’da, Hasan-Alİ Yücel, söz konusu adımların sonucu olarak Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ni açar. Her yıl 31 Ekimde bir kere düzenlenen bu sergi Ankara’da kurulur ve bir ay devam eder. Sergiye, 1939’dan itibaren Maarif Vekilliği’nin yılda üç sayı yayınladığı Güzel Sanatlar Dergisinde yer verilir. Bu dergi, Türkiye’de renkli röprodüksiyondan ilk kez vermesinden dolayı oldukça önemli bir işlev görmüştür.

Günümüzde, resmi kurumlarda ve bankalarda bulunan zengin tablo ve resim koleksiyonlarının büyük kısmının bu sergiye katılmış eserlerden oluştuğu düşünülürse, önemi daha İyi anlaşılır.

Basılı Yayınlar

Tercüme Bürosu

Hasan-Âli Yücel, Birinci Neşriyat Kongresi’nde dünyayı, özellikle batıyı tanımak zorunluluğunun altını çizmiş, “bu zorunluluk, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor,” demiştir.

Bu düşünceyle kurulan Tercüme Heyeti, ilk toplantısını 28 Şubat 1940’ta, Ankara’da yapar. Heyet, Dr. Adnan Adivar başkanlığında dört toplantı yapmış ve bir Daimî Büro” oluşturmuştur.

Nurullah Ataç’ın yönettiği Büro’nun üyeleri arasında Saffet Pala, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır vardır.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla çalışmalar başlar; 1946 sonunda, dünya edebiyatı klasiklerinden 496 eser Türkçeye çevrilir. Bu eserlerin yanında, özellikle felsefe ders kitabı sıkıntısı nedeniyle önemli kimi filozofların kitapları Türkçeye kazandırılır. 19 Mayıs 1940 yılından itibaren iki ayda bir Tercüme Dergisi yayınlanır.

Ansiklopedi ve Dergiler

Maarif Vekâleti, Leiden’de İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nin çevirisini kararlaştırarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni görevlendirir. 13 Ciltlik bu ansiklopedi 1988’de tamamlanmıştır.
Daha sonra adı Türk Ansiklopedisi olarak değiştirilen ve İlk resmî ve telif Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları başlatılır. Bu ansiklopedi 33 cilt halinde -yıllar içinde- ancak tamamlanabilmiştir.

Ayrıca, 1943-54 yılları arasında da Celal Esat Arseven’in hazırladığı 5 ciltlik Sanat Ansiklopedisi yayınlanmıştır.
1939’dan itibaren İlköğretim 1939, Maarif Vekilliği Tebliğler Dergisi 1939, Teknik Öğretim 1940, Tercüme Dergisi 1940, Tarih Vesikaları 1941, Kadın-Ev 1943 ve Köy Enstitüleri 1945 gibi dergilerin çıkarıldığı görülür.

Köy Enstitüleri

17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri yasası çıkarılarak Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır. 1942-43 öğretim yılında, bu okullara öğretmen, yönetici, gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi ve kesim müfettişi yetiştirmek için, Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü kurulur.

Sayıları zamanla 21’i bulan Köy Enstitüleri, 1944’ten sonra yılda ortalama 2000 öğretmen yetiştirmiştir. Ne var ki, 1946’da bu öğretim kurumları -tartışma konusu olmaları nedeniyle kapatılmıştır.

Ankara Devlet Konservatuarı

Ankara Cebeci Semtinde, 1924’te Musîki Muallim Mektebi kurulmuştur. Sonra, Mustafa Kemal, müzik eğitimi alanında da reformlar istediğini belirtir. Niliayet, bir takım ön hazırlıklar yapılır; 20 Mayıs 1940’ta Devlet Konservatuarının kuruluş yasası çıkarılır.

Başlangıçta müzik ve temsil kolundan oluşan bu konservatuarın ülkemiz sanat hayatında büyük etkisi olmuştur.
Ayrıca, konservatuar île Tercüme Bürosu arasında ilişki sağlanmış; çeviriler yoluyla Türk tiyatro yazarları ve oyuncuları için örnekler sunulmuştur.

Günümüzün Senfoni Orkestraları, Devlet Tiyatroları ve Operaları (hatta bazı özel tiyatrolar) bu kaynaktan beslenerek
oluşmuştur.

Dude Yenileşme

Hasan-Âli Yücel, 1940-41 yıllarında, dilin Türkçeleştirilmesi ve bütün bilim dallarmın ifade aracı haline gelebilmesi doğrultusundaki çalışmalara ağırlık verir, ilkin, 6 Haziran 1941’de Birinci Coğrafya Kongresi’ni toplar. Sonra Gramer Komisyonu’nu toplantıya çağırır. Tahsin Banguoğlu’na “Ana Hatlarıyla Türk Grameri” adlı bir eser hazırlatır ve yayınlatır. Ardından, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun dilinin Türkçeleştirilmesine katkıda bulunur.

Ayrıca, çeşitli bilim dallarının sözlükleri yayınlanır: İmla Kılavuzu 1941, Gramer Terimleri 1942, Coğrafya Terimleri 1942, Felsefe ve Gramer Terimleri 1942, Hukuk Lügati, Tıp Lügati 1944, Türkçe Sözlük 1944 gibi. Bunların dışında, “Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü”nün ilk ciltleri yayınlanır.

Ders Kitaplarında Standardizasyon

Dil Kurumu tarafından hazırlanan terimler, 1939’dan başlayarak ders kitaplarında kullanılmaya başlar. Ayrıca, ders kitaplarının hem basılması, hem de yurt genelinde hizmete sunulması için bir teşkilat kurulur. 1940 yılında “Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu” yayınlanır.

Meslekî ve Teknik Öğretim

Meslek okullarının sorunlarını çözümlemek amacıyla 1933’te, Maarif vekilliği bünyesinde Meslekî ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü kurulur. 1941’de vekalet merkez örgütünün yeniden düzenlenmesi sürecinde, Bakan’a bağlı ikinci bir müsteşarlık (Meslekî ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı) oluşturulur. 1942-43 öğretim yılında, bu alandaki okul sayısı 113 iken 1949’da 275’e, kurs sayısı ise 42 iken 470’e çıkar.

Beden Eğitimi ve Spor

22 Ekim 1938’de kurulan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, 29 Mayıs 1942’de Maarif Vekaletine bağlanır, başına da başarılı bir sporcu olan Vildan Aşir Savaşır getirilir, İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Uluslararası ilişkiler gelişmeye başlamıştır. Bu ilişkilerin oluşturduğu atmosferde, Türk Sporu yurtdışına açılmaya başlar; bu durum sporcular için tam bir teşvik olur.

Hasan-Âli Yücel, çok geçmeden, 18 Şubat 1946’da Beden Eğitimi ve Spor Şurası’nı açar. 6 gün süren Şura’da beden eğitimi ve sporun sorunları tartışılır, çözümler üretilir ve bir program hazırlanır.

Eski Eserler ve Müzeler

Eski eserlerin bakımı, onarılması çalışmaları ve müzelerin kurulması, kuşkusuz Atatürk zamanında başlar.
1944’te, bu alandaki çalışmaların daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kurulur. 16 Şubat 1945’te de 12 müzecilik uzmanının katıldığı Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Komisyonu toplanır. Açış konuşmasını -doğal olarak- Hasan-Âli Yücel yapar.

UNESCO’yla İlişki

Hasan-Âli Yücel, 1945’te, 4-20 Kasım arasında Londra’da toplanan ve 43 ülkenin katıldığı UNESCO toplantısında ülkemizi temsil eder.

O, burada yaptığı konuşmada, “Birleşmiş Milletler’in eğitim ve Öğretim alanında yapacakları iyi İşbirliğinin dünya barışının temeli olduğu”nu vurgular.

UNESCO’nun statüsüne ilişkin anlaşma 20 Mayıs 1946’da Türkiye tarafından imzalanır; üç yıl sonra da UNESCO-Türkiye Millî Komisyonu Ankara’da toplanır.

Üniversiteler Yasası

O’nun döneminde, Ankara Fen Fakültesi (1943), İstanbul Teknik Üniversitesi (1944.) ve Ankara Tıp Fakültesi (1945) kurulur. Dört yıl gibi bir hazırlıktan sonra, 15 Haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Yasası çıkarılır.

Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan “sıkı bağı” önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç, “dışarıdan denetim” yerine “içeriden denetim” getirmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur.

4- HASAN ALİ YÜCEL’İN İSTİFASI, SON YILLARI VE ÖLÜMÜ

İstifası

Hasan-Âli Yücel, 5 Ağustos 1946’da 7 yıl ve 7 ay sürdürdüğü Millî Eğitim Bakanlığı görevinden -çeşitli nedenlerle-istifa eder.

Son Yılları

İstifasının ardından Hasan-Alİ Yücel, gazetecilik görevine döner; dönemin etkin bir gazetesi olan Ulus’ta yazılar yayınlar, 21 Kasım 1950’de, söz konuşu gazeteyle ilişkisi bozulunca, üyesi olduğu partiden de ayrılır, politik hayatını noktalar.

1950-1960 arası bu son dönemde, Cumhuriyet’te “Köşemden” başlığı altında yazılar yazar, yurtdışı gezilere çıkar;
Kıbrıs ve İngiltere gezilerinden sonra izlenimlerini, düşüncelerini “Kıbrıs Mektupları” ve “İngiltere Mektupları” adıyla yayınlar. Bir süre (1956’dan itibaren) İş Bankası Yayın İşlerini yönetir, 1960’ta bunu da bırakır.

Rahatsızlığı ve Ölümü

Bir döneme damgasını vuran eğitim ve kültür adamı Hasan-Âli Yücel, kalp ve şeker rahatsızlığı nedeniyle kendini iyi hissetmemektedir. Yazı İstanbul-Orhantepe’de geçirir. 1960 Eylül ve Ekim aylarında Millî Eğitim Planı’nın hazırlık çalışmalarını yürüten komisyon toplantılarına katılır. Kasım ortalarında UNESCO’nun II. Genel Kurul Toplantısına katılmak üzere Paris’e gider.

Yücel; 26 Şubat 1961 sabahı, İstanbul’da misafir olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın evinde enfarktüs’ten vefat eder. Cenazesi, 3 Temmuz 1943’te açılışını yaptığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 3- Îç Hastalıkları Kliniği’nden alınarak Ankara’ya getirilir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde katafalka konulur ve 2 Mart’ta büyük bir törenle Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verilir.

(1) Metin; Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Kurul Uzmanı S.ELÎBOL ve Figen EKEŞ tarafından-öncelikle M. Çıkar’ın Türkiye İş Bankası Yayınları arasında yer alan çalışması esas alınarak hazırlanmıştır.

Bilimsel Gaflar

Bilimsel Gaflarİcat
“Artık yeni hiçbir şey yok . İcat edilebilecek her şey icat edildi.”
Charles Duell-Amerikan patent dairesi başkanı 1899

Telefon
” Çok güzel bir buluşa benziyor ama Allah aşkına bunu kim, niye kullanmak istesin ki ?”
( Rutherford B. Hayes – ABD Başkanı. 1876 yılında ilk telefonu gördükten sonra yaptığı yorum.)

Nükleer enerji
” Çevreciler boşuna endişeleniyorlar. Bir nükleer enerji istasyonunun bir yıllık atığını, masanızın çekmecesinde bile saklayabilirsiniz.”
( Ronald Reagan – 1980. ABD eski başkanı )
Otomobil
“Geçtiğimiz bir yıl içinde otomobilin yapısını değiştirecek herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göz önüne alırsak, bu buluşun da gelişme ve evrimini tamamladığı sonucuna varabiliriz.”
( 2 Ocak 1909 – Scientific American dergisi )
“Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.”
(Henry Ford’un kredi talebi üzerine otomotiv sektörünün geleceği konusunda ekspertiz veren bir banka müdürü 1903)
“Bu mücadeleden atın galip çıkacağına inanıyorum. Otomobil sadece gelip geçici bir heves olacaktır.”
Alman İmparatoru II. Wilhelm 1905 yılında

Sigara
” İnsanların büyük bir çoğunluğu için sigara içmek son derece yararlı ve sağlık açısından faydalı bir şeydir.”
( Doktor Ian G.Macdonald – 18 Kasım 1963. Los Angeles’li uzman cerrah)

Bilimsel çalışma
” Bilimsel çalışmalarda insanı en çok heyecanlandıran sey, ‘Buldum, buldum’ cümlesi değil, ‘Allah Allah, burada çok saçma (komik, tuhaf vs.) bir şey görüyorum’ cümlesidir.” Isaac Asimov

Televizyon
” Hepiniz saçmalıyorsunuz. Tanrı aşkına, bir aktörün yada aktrisin konuşmalarını duymayı kim ister ki?..”
( Henry M. Warner – 1927. Sessiz sinema döneminin film yapımcılarından…)
” Televizyon bence çok eğitici bir buluş. Ne zaman biri televizyonu açsa, derhal yan odaya geçip kitap okuyorum. ”
( ABD’li komedyen kardeşler Marx Brothers’dan Groucho Marx )
“Televizyon en geç altı ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her akşam böyle bir kutuya bakmak istemezler.”
(Daryik F. Zanuck Twenty Century Fox ‘un başkanı 1944)

Radyo
“Radyo’nun geleceği yok ”
Lord Kevin – İskoçyalı fizik adamı

Bilgisayar
” ENIAC’taki hesap makinesinin 18 bin emiş gücüne sahip tüplerden yapıldığını ve 30 ton ağırlığında olduğunu düşünürsek bilgisayarlar da bin emiş gücündeki tüpler ve 1,5 ton ağırlığında olacaktır.”
( Popular Mechanics adlı bilim dergisi – 1949 )
” İnsanların evlerinde bilgisayar bulunması da ne demek. Bence hiç kimsenin evine bilgisayar sokmak için herhangi bir geçerli nedeni olamaz.”
( DEC şirketi başkanı Ken Olson’un 1977′deki bir açıklamasından )

Uçak
” Uçaklar son derece ilginç oyuncaklar. Ama askeri açıdan beş para etmezler…”
( Maresal Ferdinand Foch-1911. Fransız askeri stratejisti ve 1. Dünya Savaşının Fransız komutanlarından )

Kaynak
Bilimsel Gaflar – Tubitak Yayınları
 

Okul Öncesi Dönemde Aile

       Okul Öncesi dönemde Aile


       Toplumların sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapısını oluşturan özellikler eğitim yolu ile şekillenir. Nitelikli, sağlıklı ve istenilen davranışlara sahip bireylerin yetiştirilmesi için, eğitime küçük yaşlarda başlanılmasının gerekliliği tartışılmaz bir gerçektir. Devamı…

Dünyada İlk Okul Nerede Açıldı?

Dünyada İlk Okul Nerede Açıldı?

 Dünyada İlk Okul Nerede Açıldı?
Hepimiz biliriz. Okul, insanların, özellikle çocukların ve gençlerin eğitimi için açılmış, onların öğrenim yapmak amacıyla bir araya geldiği bir yerdir.

Bu tanımlamadan iki gerçek ortaya çıkmaktadır: Okul belirli bir yerdir. Bir defada birden fazla çocuğun(veya gencin) eğitim gördüğü, öğrenim yaptığı bir kurumdur.

Modern okulların geçmişi eski Yunanistan ve Roma’ya kadar uzanmaktadır. Fakat eski Yunanistan’da bile, öğretim üyelerinin çocuklara tek tek ders verdikleri bir dönem vardı. Söz konusu okullarda, çocukların, gençlerin topluca ders aldıkları “sınıf diye bir yer yoktu.

Daha sonraları, eski Yunan bilgeleri, filozofları belirli çevrelerde yerleştiler. Ders vermek amacıyla dolaşmaktan vazgeçtiler. Şimdiki anlamıyla okula yakın kurumlar açtılar. Büyük Yunan Filozofa Eflatun, devamlı olarak üç, dört yıllık süreyle, kurslar halinde ders verdiği bir yer kurup, bunu “Akademi” diye isimlendirdi.

Bu “okul”, daha ziyade askeri amaçlarla geçitler, beden eğitimi egzersizleri yapılan jimnazyum’daydı. Bir süre sonra, Aristo da, halka açık başka bir jimnazyum olan “liseum” da kendi okulunu açtı. Nitekim okul karşılığı Almanca “gymnasium”, Fransızca “lycee” deyimi ve İskoç dilinden kökenli “academy”, Eflatun ve Aristo’nun açtığı kuruluşlardan gelmektedir.

Gerçekte, bu okulların ikisi de modern okullara benzemekten uzaktı. Tartışmaların yapıldığı, bazen de konferanslar, hatta söyleşiler halinde ders verilen yerlerdi. 250 yılında, Yunanlılar gramerin bütün gençlere öğretilmesi gereken bir konu olduğunu düşündüler. Gramer okulları açıldı. Bazı ülkelerdeki “gramer olculu “diye tanımlanan orta öğrenim okulları da buradan gelmektedir.

Sonradan Yunanlıların etkisinde kalan Romalılar, modern okullara daha çok benzeyen okullar kurdular. Bir Roma okulunda, çocuklar erken uyanırlar, yabancı bir dil öğrenirler ve iyi davranış,örnek yurttaş olma dersleri alırlardı. Başarısızlıkları,hal ve gidişlerindeki düzensizlik,öğretim üyelerine itaatsizlik de kamçıyla cezalandırılırdı.  

Nefret Edilen İcatlar

Nefret Edilen İcatlar 

Şimdiye kadar yapılan icatlar arasında karaoke makinesi birinci sırada yer alırken, cep telefonu ve internet de listede yerini aldı.

‘Boş orkestra’ anlamına gelen, 1971 yılında Inouue Daisuke isimli Japon bir müzisyen tarafından icat edilen karaoke, 80’li yıllarda dünyanın geri kalanına tanıtılmadan önce ilk Asya’da popüler oldu.

Bir araba stereosunu, bozuk para kutusunu ve amfiyi bir araya getirip patentini almadığı ilginç buluşu, daha sonra Daisuke’ye 100 milyon pound’a mal oldu.

İngiliz İcatlar Derneği’nin Genel Müdürü Kane Kramer, “Karaoke makinesini bu listede en üst sırada görmek açıkçası yüzümü güldürdü” açıklamasında bulunarak, buluşun gerçek anlamda ‘rahatsız edici’ olduğunu savunuyor.

“Bir kere anti sosyal. Belki 10 kişi aynı anda karaoke şarkı söylemek istiyorsunuz ama bu 150 kişinin acı çekmesine neden oluyor”

Karaoke makinesi İngiltere’ye ilk olarak müzik enstrümanları satan Ivor Arbiter ve kızı Joanne tarafından getirildi. 2005 yılında ölen Ivor, 1987 yılınd apop yıldızı olmaya hevesli kızıyla gittiği Japonya’da bir fuarda gördüğü bu ilginç aleti ülkesine ihraç etmeye karar verdi.

Joanne, listede aletin neden bu kadar çok oy alıp da en az popüler olduğuna anlam veremediğini belirtiyor.

Ancak listede yer alan diğer ‘nefret edilen’ buluşların çoğu aslında insanoğlunun pek sık başvurduğu ve kullandığı teknolojik aletler olarak göze çarpmakta.

Yapıştırıcı

 Yapıştırıcı

 En dayanıklı birleştirme aracı  Kaynak, perçin, vida… Bunlar eskiden, cisimlere ait parçaların birleşmesini ve bir arada kalmasını sağlayan araçlardı. Bugün yerlerini hızla yüksek teknoloji ürünü yapıştırıcılar alıyor; 250.000 türüyle çok farklı amaçlara hizmet ediyor. Yapıştırılmış bir otomobili asla kullanmam mı diyorsunuz? Belki şu anda birini kullanıyorsunuzdur bile…

Sümerler, süsleme amacıyla, ahşap ve altını reçine ve karasakızla yapıştırıyorlardı. Gutenberg’in baskı makinesinde basılan İncil’lerin yapıştırılmasında, kazein (ekşi sütten kireç yardımıyla üretilen ve soğuk olarak kullanılan ahşap yapıştırıcısı) ve balık tutkalı kullanılmıştı.

Biz, mobilyalarımızın parçalarını tutturmak ve duvarlara dekoratif kâğıtlar yapıştırmak için tutkal ve zamk kullanıyoruz. Yapışkanlardan mitolojide de söz ediliyor. Havada uçmaya çalışan İkaros, özel hazırladığı kanatların yapımında balmumu kullanmıştı. Suya yakın uçtuğu sürece bir sorun yaşamamış, ancak güneş ışınlarının yoğun olduğu yerlere gelince mum erimişti.

Yani, her ne kadar yapıştırma işleminin nasıl gerçekleştiği uzun süre açıklanamasa da, bu, eski bir teknik kültür. Kimyagerler ve fizikçiler bu gizemi çözmek için, çalışmalara ancak 130 yıl önce başladılar. Çünkü, endüstri sürekli daha güçlü ve daha hızlı yapıştırıcılar talep etmeye başlamıştı. Bu nitelikler, özellikle de seri üretilen maddelerin paketlenme işlemi için çok önemli.

Bilim adamları, zamanla yapıştırıcıların, kutu etiketi yapıştırmak, ayakkabı ile tabanını birleştirmek ya da banyoya fayans döşemekten daha çok işlevi olduğunu keşfettiler. Yüksek teknolojili kimya laboratuarlarında üretilen çağdaş yapıştırıcılar, bugün dev Airbus A380 tipi uçağın gövdesini, yeni 7 serisi BMW’lerin karoserlerini, hatta ameliyathanelerde kopmuş damarları birbirine tutturuyor. Ve 1 saniyede, içi tütün ile dolu 300 küçük kâğıt tabakasını yapıştırarak sigaraya dönüştürüyor: Bu, dakikada 54.000 sigara paketi anlamına geliyor.

Yapıştırıcıların görevi, uzmanların “substrat” olarak adlandırdıkları herhangi iki parçayı birleştirmek. Çıplak gözle bakıldığında bu iki parçanın yüzeyleri pürüzsüz gibi durur; ancak, mikroskop altındaki görünümü pürüzlü ve çatlaktır. Cilalanmış yüzeylerde bile, hiç yoksa birkaç yüz nanometrelik (milimetrenin milyonda biri) pürüzlere mutlaka rastlanır. Bu iki yüzey, üst üste getirildiği zaman, sadece birkaç noktada birbirlerine temas ederler, onun dışında iki parçanın arasında boşluklar ve kavisler bulunur. Temas ettikleri noktalara, iki parçanın molekülleri arasındaki doğal çekim kuvveti, yani adhezyon kuvveti etki eder.

Bu kuvvet, yazı yazarken tebeşirin tahtaya ya da tozların duvara yapışmasını sağlar. Yapıştırıcılarda da gözlenen bu aynı kuvvet şöyle işliyor: Yapıştırıcı, boşluklar ve kavisler arasına akıyor, buraları dolduruyor ve iki parçanın pürüzlü yüzeyinde birbirine temas etmeyen bölgeleri birbirine bağlıyor.

Yapıştırıcı madde ve iki alt yüzeyin molekülleri arasında karşılıklı olarak büyük bir yapıştırma kuvveti doğuyor. Ancak bu etkinin ulaşma mesafesi çok küçük, yaklaşık 0,5 nanometreden daha az. Yüzeyler arasındaki temas alanı büyüdükçe, adhezyon kuvveti de artıyor. Bu nedenle, yüzeylerdeki mikroskobik pürüz, iyi bir yapışmanın temel ön koşulu…