Muhsin Yazıcı

Atatürk’ün Kitapları

ATATÜRK’ÜN KİTAPLARI NUTUK

Atatürk’ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Kurultayı’nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.
Nutuk ilk defa 1927 yılında, biri asıl metin, diğeri belgeler olmak üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı yıl, tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. Yazı inkılabından sonra, bu ilk metnin okunması güçleştiğinden, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Nutuk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezince yeniden basılmıştır.

MEDENİ BİLGİLER (YURTTAŞLIK BİLGİLERİ)

“Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları” adlı kitap Prof. Dr. A. Afet İnan tarafından ilk kez 1930’da “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adıyla yayımlanmıştır. Art arda baskıları yapı> ve uzun yıllar ortaokullarda ders kitabı olarak okutulan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” in büyük çoğunluğu Atatürk’ün doğrudan doğruya kendisinin kaleme aldığı belgelere dayanmaktadır…

TAKIMIN MUHAREBE TALİMİ

Kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın, değişik hava şartları ve çeşitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması, avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır. Atatürk, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır.

CUMALI ORDUGÂHI

Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde, Köprülü – İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa’nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katı> Mustafa Kemal, “Cumalı Ordugahı” adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır. 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür. 12 Eylül 1909’da tamamladığı bu eseri, Selanik’te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.

TAKTİK TATBİKAT ve SEYAHATİ

Bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında, komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. Bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı, elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. Bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğremiş olmanın yeterli olamadığı, bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir.

BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ

Bu eser, meskûn yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskûn yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir.

SUBAY ve KOMUTAN İLE KONUŞMALAR

“Subay ve Komutan ile Konuşmalar” Atatürk’ün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser, Atatürk, 1914 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Ataşesi olarak bulunduğu sırada, Nuri conker’in “Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)” adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.
Genç subayın, içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları, hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acılar kitabın birinci bölümünde yer almaktadır.

Atatürk, bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif özellikleri hakkında, Nuri Conker’in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.

Bunların yanı sıra, Türk kadınının, aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken, suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. Türk ulusu hakkında ise “kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. Fakat kendi kendisine olmak koşuluyla…”dedikten sonra, dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.

Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran Atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde Osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. Özellikle Trablusgarp Savaşı’nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin, olması gereken sınırını göstermiştir.

Atatürk, eserin son bölümünde, Kuzey Afrika’da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları “yüksek askerlik niteliklerine” sahip insanlar olarak tanımlamıştır. Bu davranışı O’nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönüne de tanıklık eder.

GEOMETRİ KILAVUZU

Atatürk’ün ölümünden bir buçuk yıl kadar önce kendi el yazısı ile yazdığı Geometri Klavuzu ( 1936 – 1937 ), dil, bilim, kültür ve eğitim açısından çok önemli, çok değerli bir çalışmadır. Kitap, ilk olarak Kültür Bakanlığı ( o yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı’na bu ad veriliyordu ) tarafından yayımlanmıştır.
Kitabın üzerinde yazarın adı yoktur, ama kılavuzun kapağında Atatürk’ün bu çalışma için “Geometri öğretenlere, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığınca neşredilmiştir” denilmiştir.

Mustafa Kemal tarafından 1932’de Türk Dil Kurumu Başuzmanlığına getirilen, Ankara Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi’nde dilbilim tarihi ve genel bilim dersleri okutan ( 1936 – 1951 ) ve kendisine Atatürk tarafından Dilaçar soyadı verilen Agop Dilaçar, kılavuzun Türk Dil Kurumu Yayınları arasında çıkan yeni baskısına ( 1971 ) yazdığı önsözde “Yazar adı yok, fakat yazının ruhu ve tutumu onun, Atatürk’ten çıkmış olduğunu apaçık gösterir” demiştir.

Atatürk Hakkında Bilinmesi Gereken 30 Özel Bilgi

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN 30 ÖZEL BİLGİ

  1. “ATA” LAFINI SEVMEZDI
    “Atatürk” hitabını ilk kez donemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir konuşmasında kullanmış, Mustafa Kemal de çok beğenerek soyadı olarak almıştı. Kendisine Ata” diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı.

 

  1. EN SEVDIGI YEMEK
    Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayati boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi ama cani istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi.

 

  1. EN BUYUK HAYALI DUNYA TURUNA CIKMAKTI
    Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek en bucuk hayaliydi.

  2. BASUCU KITABI “CALIKUSU” YDU.
    Binlerce kitabi vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayati boyunca hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri Güntekin’in unlu Çalıkuşu” romanını hep yanında taşır, her gün rastgele bir yerinden acar, birkaç sayfa okurdu.

  3. KABUL SALONUNDAKI AT YAVRUSU
    Atlardan sonra en sevdiği hayvan kopekti. “Fox” adini verdiği kopeği, Gazi`nin yatağının ayakucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla annesinin Çankaya Köşkü kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti.

 

  1. TAM BIR SALON ADAMI
    En sevdiği dans valstı. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu. Klasik Bati müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.

  2. GOMLEKLERININ TUMU BEYAZDI
    Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçre`de özel olarak dikilirken sonra yerli mali kullanma kampanyasına onculuk edebilmek için Beyoğlu`nda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı.

  3. DOLABINDA LACIVERTE YER YOKTU
    Takim elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takim giymeyi sevmezdi.

  4. OLCULERI
    Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının ilerlemeye başlamasıyla 46’ya kadar düşmüştü. 43 numara siyah rugan ayakkabı giyerdi.

 

  1. RUMELI SIVESI
    Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli şivesiyle telaffuz ederdi.

 

  1. HAZIN BIR HIKAYE
    Hayatında bir donem çok önemli yer tutan Mustafa Kemal`in evlenmesinden sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanim`in mezarının nerede olduğu bilinmiyor.

  2. CUMHURBASKANLIGINDAN SIKILIYORDU.
    Hayatinin çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği yıllar ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok sevdiği halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu.

  3. PAPA`NIN TEMSILCISINE ELBISE
    Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi Kemal Milaslı eliyle bir koleksiyon hazırlattı.

  4. KENDISI TIRAS OLMAZDI.
    Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hos değildi. Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı.

  5. DUZEN TAKINTISI VARDI
    Evinde, cevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

  6. HOSGORULU LIDER
    Koylunun birinin gazete kâğıdına sardığı tutunu içmeye çalışırken eli yanmış,”Âlin bunu kendi içsin” diyerek Atatürk`e
    küfretmişti. Mahkemeye çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra “Onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin” dedi.

 

  1. SIGARA PAZARLIGI
    Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr.Fissinger günde kaç paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk “sekiz” demişti. Doktor bunu günde bir pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap vermişti:”Ben zaten bir paket içiyorum. Bundan sonra bunu sizin izninizle yapacağım”.

  2. “BU NASIL HALKCILIK?”
    Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün milletvekillerinden bilet parası almamasına sasırmış nedenini
    sormuştu. Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey sinirlenmiş, “Ne de güzel halkçılık ama” demişti.

  3. “LAIKLIK ADAM OLMAKTIR!”
    İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini
    kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!”

  4. KURBANLARI BAGISLARDI
    Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz böyle durumlarda sırtını döner ya da kesilmelerini engellerdi.

  5. YABANCI DILE MERAKI
    Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızcayı sonraki yıllarda geliştirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya
    Fransızca sözcükler de eklerdi.

  6. FASULYESINE POKER
    Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynarda. Oyun sonunda kazandıklarını iade ederdi.

  7. KAN GORMEYE DAYANAMAZDI
    Cephelerde düşmanla göğüs goğuse savaşmış biri olarak en ilginç özelliği savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı.

  8. KULAKLARI DUYAN TEK KISI.
    Fransız tarihçisi Herriot Ankara`ya geldiğinde Gazinin kulaklarının duyuyor olmasına sasırmış anılarında bunu esperili bir dille anlatmıştı: “T.C`de bir tane kulakları duyan kişi var onu da Cumhurbaşkanı yapmışlar”.

  9. BIR RICASI BAS ACTIRDI
    Bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına rastlamış, “Hafız Hanim benim hatırım için basındaki örtüyü acar mısın?” diye sormuştu. Kadın bas örtüsünü açarak, Atatürk`un önünde eğildi ve ellerini öptü.

  10. BILARDO VE YUZME
    Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo oynardı.

  11. EN BASARILI DERS.
    Eğitim hayati boyunca en basarîli dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayati boyunca surdu.

  12. YAGCILARA GECIT YOK
    Yağcılara çok kızardı Bir aksam sofrasında kendisine gereksiz şekilde iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti.

  13. SON YILBASI GECESI
    1937’yi 1938’e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile bas basa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana hediye etmişti.

 

  1. KOSKTEKI GUVERCINLIK
    Kuşları çok severdi. Cankaya Köşkü’nde özel bir bakicinin ilgilendiği güvercinliği vardı.

Atatürk’ün Kastamonu Ziyareti ve Bu Ziyaretin Önemi

Atatürk’ün Kastamonu Ziyareti ve Bu Ziyaretin Önemi
Yrd. Doç. Dr. Nezahat Özcan

     ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 57, Cilt: XIX, Kasım 2003   

        Hemen her bakımdan yeni bir yapılanmanın yaşandığı Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk, yurt gezilerine çıkmayı adeta gelenek haline getirmiştir. Atatürk, bu geleneği vefatından dört buçuk ay öncesine kadar da sürdürür. Yurdu gezmek yurdu tanımaktır. Yurdu gezmek, yurdun insanını, coğrafyasını, tanımaktır. Yurdu gezmek, yurdun insanıyla bilişmek, tanışmak, kaynaşmaktır. Yurdu gezmek, yurt için bir şeyler üretmektir. Atatürk’ün yurt gezilerini biraz da böyle değerlendirmek gerekir. Osmanlı coğrafyasından kurtarılabilen anavatan topraklarını tanımak isteyen Yeni Türk devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in yurt gezilen, Türk gezi tarihinin en güzel sayfalarını süslemektedir. Çünkü onun yun gezileri, Türk tarihinde yeni başlangıçlar meydana getirmiştir.

Devamı…

Atatürk Ve Kadınlar

       ATATÜRK VE KADINLAR

       “Türk kadını; dünyanın en aydın, en erdemli ve en vakur kadınıdır.” diyen Ulu Önder Atatürk seçme ve seçilme hakkındaki fikrini ilk kez Ankara Kız Lisesi’ndeki liseli kız öğrencilerle birlikte oluşturmuştur. Onlara ” bir vatandaşın en büyük hakkı seçilmektir.” demiş ve eklemiştir; “Mebus olmak ister misiniz?”Liseli kız öğrencilerin coşkusuyla beraber orada bulunan herkes yeni bir inkılâbın tarihi anını yaşadıklarını anlamışlardır.

       Böyle bir inkılâbın arkasından Atatürk’ün özlemini çektiği meclis, hasretini çektiği meclis, içinde en az 40 bayan bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclis’iydi. Pek az zaman içinde kadınların seçme ve seçilme hakkını öngören kanun kabul edildi.
 

       CUMHURİYET KADINLARINDAN…..
       Nene Hatun mermileri sırtlamıştı…. Onlar ise kültürü, sanatı, bilimi sırtladılar… Kara çarşafların altından çıkan kadınlar, geleceği, aydınlığı ve ilerlemeyi yakaladılar…

       Süreyya adlı bir kadın… Cesur ve ilericiydi. Lise yıllarında arkadaşlarına cumhuriyet rejiminden söz ettiği için,”gavur” ‘a çıktı adı. Babası Prof. Ahmet Ağaoğlu gibi hukukçu olmak istiyordu. Ancak o günlerde hukuk fakültesine kız öğrenci alınmıyordu. O, her şeye rağmen şansını denemek istedi ve fakültenin rektörü Selahattin Bey’i görmeye gitti. Selahattin Bey bu ısrarcı kızın haline gülerek,”hukuk fakültesine girmek, isteyen üç kız daha getir, fakülteyi size açalım.” dedi. Süreyya kendisi gibi üç kız öğrenci daha bularak hukuk fakültesine adımını attı.
       Süreyya Ağaoğlu Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın avukat…

       Yasaklı Tiyatro Atatürk ” Türk kadını tiyatro sahnesine çıkmazsa, tiyatro gelişmez ” demişti. O güne kadar sadece Hıristiyan kadınlarına açık olan tiyatro kapıları, ilk kez Türkiyeli kadınlara açıldı ve Afife Jale, Darül Bedai’ye adım attı. Ardından Bedia Muvahhit geçti bu kapıdan… Ve sonra onu yüzlerce kadın tiyatrocu izledi…
Afife Jale Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın tiyatro sanatçısı…

       Resim de kadın da özgür… 16 yaşında Sanayii Nefise Mektebi resim bölümüne yazılarak, okulun ilk kız öğrencisi olmuştu… Bu nedenle adını heykeltıraş olarak Cumhuriyet Tarihine yazdırdı… Tüm alanlarda olduğu gibi, plastik sanatlarda da Cumhuriyet çok şey kazandırdı kadına…
Sabiha Bengütaş Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın heykeltıraş…

      Aydınlık ve ileri…
       İlk kadın doktor olarak tıp eğitimini Almanya’da görmüştü…Çünkü, sadece erkekler gidebiliyordu üniversiteye.. Doktorluk kadınlara artık sadece bir ideal kadar uzak o ölçüde de yakın…

       Safiye Ali Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın doktor…

      İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa zincirle bağlı kaldıkça öteki yarısı göklere yükselebilsin?…  

 

Atatürk Ve Kadınlar

ATATÜRK VE KADINLAR“Türk kadını; dünyanın en aydın, en erdemli ve en vakur kadınıdır.” diyen Ulu Önder Atatürk seçme ve seçilme hakkındaki fikrini ilk kez Ankara Kız Lisesi’ndeki liseli kız öğrencilerle birlikte oluşturmuştur. Onlara ” bir vatandaşın en büyük hakkı seçilmektir.” demiş ve eklemiştir; “Mebus olmak ister misiniz?”Liseli kız öğrencilerin coşkusuyla beraber orada bulunan herkes yeni bir inkılâbın tarihi anını yaşadıklarını anlamışlardır.

Böyle bir inkılâbın arkasından Atatürk’ün özlemini çektiği meclis, hasretini çektiği meclis, içinde en az 40 bayan bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclis’iydi. Pek az zaman içinde kadınların seçme ve seçilme hakkını öngören kanun kabul edildi.
CUMHURİYET KADINLARINDAN…..
Nene Hatun mermileri sırtlamıştı…. Onlar ise kültürü, sanatı, bilimi sırtladılar… Kara çarşafların altından çıkan kadınlar, geleceği, aydınlığı ve ilerlemeyi yakaladılar…

Süreyya adlı bir kadın… Cesur ve ilericiydi. Lise yıllarında arkadaşlarına cumhuriyet rejiminden söz ettiği için,”gavur” ‘a çıktı adı. Babası Prof. Ahmet Ağaoğlu gibi hukukçu olmak istiyordu. Ancak o günlerde hukuk fakültesine kız öğrenci alınmıyordu. O, her şeye rağmen şansını denemek istedi ve fakültenin rektörü Selahattin Bey’i görmeye gitti. Selahattin Bey bu ısrarcı kızın haline gülerek,”hukuk fakültesine girmek, isteyen üç kız daha getir, fakülteyi size açalım.” dedi. Süreyya kendisi gibi üç kız öğrenci daha bularak hukuk fakültesine adımını attı.
Süreyya Ağaoğlu Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın avukat…

Yasaklı Tiyatro
Atatürk ” Türk kadını tiyatro sahnesine çıkmazsa, tiyatro gelişmez ” demişti. O güne kadar sadece Hıristiyan kadınlarına açık olan tiyatro kapıları, ilk kez Türkiyeli kadınlara açıldı ve Afife Jale, Darül Bedai’ye adım attı. Ardından Bedia Muvahhit geçti bu kapıdan… Ve sonra onu yüzlerce kadın tiyatrocu izledi…
Afife Jale Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın tiyatro sanatçısı…

Resim de kadın da özgür…
16 yaşında Sanayii Nefise Mektebi resim bölümüne yazılarak, okulun ilk kız öğrencisi olmuştu… Bu nedenle adını heykeltıraş olarak Cumhuriyet Tarihine yazdırdı… Tüm alanlarda olduğu gibi, plastik sanatlarda da Cumhuriyet çok şey kazandırdı kadına…
Sabiha Bengütaş Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın heykeltıraş…

Aydınlık ve ileri…
İlk kadın doktor olarak tıp eğitimini Almanya’da görmüştü…Çünkü, sadece erkekler gidebiliyordu üniversiteye.. Doktorluk kadınlara artık sadece bir ideal kadar uzak o ölçüde de yakın…

Safiye Ali Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın doktor…

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa zincirle bağlı kaldıkça öteki yarısı göklere yükselebilsin?…  

Okuma Alışkanlığımız Yok Gibi – Kendimce Yazılar


 

Okuma Alışkanlığımız Yok Gibi – Kendimce Yazılar

    Okuma alışkanlığımızı sorgulamamız gerekiyor. Kitap, gazete, dergi vb. yayınların yeterli düzeyde basılmaması ve tüketilmemesinin nedenleri üzerinde yeterince kafa yorduğumuzu zannetmiyorum.

              Anne-baba olarak çocuklarımızın okuma alışkanlığında rolümüz ve görevimiz nedir? Okul ve öğretmenler olarak rolümüz ve görevimiz nedir? Göçebe toplum özelliklerini mi aşamadık? Neden bir İran toplumu kadar okuyamıyoruz? Bulgaristan ve Azerbaycan ulusal kütüphanelerindeki kitap ve yazılı materyal sayısı bizden daha fazla.

 Neden?        

Sorular.

         Soruları çoğaltabiliriz.

         Soru sormak önemli. Daha önemlisi bu sorulara vereceğimiz yanıtlar ve açıklamalar. Neden okumuyoruz sorusunun açıklamasının bile yoğun bir kitap okuma sonucunda gerçekleşebileceğinin farkına varabilecek miyiz?

         Yoksa tavuk yumurta hikâyesine mi döneceğiz?

         Okumayı sadece bir meslek edinmek olarak mı algılıyoruz. Ya da okuma ve para kazanma ilişkisinde kurduğumuz kurgu mu yanlış. Örneğin okudular da ne oldu? Benim geldiğim yer ve kazandığım para karşında okuyanları görüyorum gibi açıklamaların, düşüncelerin ve tavırların toplum içerisinde yaygın olmasının nedenleri nelerdir?

         Okuyamama, okuma eylemi toplumsal bir genetik gibi sürüp gitmesinin ve aşılamamasının nedenleri nelerdir? Yıllarca kitapları suçlu diye masaların üzerinde neden sergiledik? Basılı, dağıtıma hazır binlerce kitabı kâğıt fabrikalarına geri gönderen bir toplum olma alışkanlığımızı sorgulayabildik mi?

         Siyasal iktidarlar, kâğıdı muhalif basın için koz olarak kullandı mı?

          Kim neden kullandı?

         Asıl önemli olan yukarda sorduğumuz sorulara vereceğimiz yanıtlardan geçiyor.

          Muhsin YAZICI     30.11.2008    Beylikdüzü

 

Duygusal Zeka Nedir?

Duygusal Zeka Nedir? 


Çeşitli kaynaklarda bu ana kavram altında toplanan özelliklerin zaman içinde birçok kişinin zihnini karıştırdığına ve yeni soru işaretleri oluşturduğuna tanık oldum. Bu sebeple bu yazımızda bizim kültürümüzde ‘‘olgunluk’’, Goleman’ın kitabındaki ‘‘duygusal zeka’’ kavramının bileşenlerini açıklayarak okuyucularımızın zihinlerine berraklık getirmeyi amaçladık.
Devamı…

Güneş enerjisiyle sadece su ısıtıyoruz

Güneş enerjisiyle sadece su ısıtıyoruz 

       Güneş ülkesi Türkiye’de güneş enerjisi teknolojisi, su ısıtma düzeyinde kullanılıyor. TÜBİTAK, ‘Türkiye’nin güneşten enerji üretme hedefi ve bütçesi yok’ diyor. Oysa AB ülkeleri 2020 yılına kadar enerjisinin yüzde 20’sini yenilenebilir kaynaklardan oluşacağını belirtti.

Devamı…

Klavyede, klozetteki kadar bakteri var

Dikkat  Klavyede, klozetteki kadar bakteri var

         İngiliz bilim adamları, bilgisayar klavyelerinde klozetteki kadar bakteri bulunduğunu ortaya çıkardı. Klavyedeki milyonlarca bakterinin kullanıcılarda ishal, kusma ve benzeri rahatsızlıklara yol açabildiğine dikkat çeken bilim adamları, bakterilerin arasında kolibasili ve enfeksiyonlara yol açan Staphylococcus aureus’un da bulunduğunu bildirdi.        Devamı…

Asimo orkestra yönetecek

Asimo orkestra yönetecek

 

       Honda’nın sevimli robotu Asimo, bu kez de sanat dünyasında boy göstermeye hazırlanıyor. Dünyanın en popüler robotu, hiç kuşkusuz Honda’nın geliştirdiği Asimo’dur. Sık sık birbirinden ilginç yeteneklerini sergilerken gördüğümüz Asimo, bu kez de gözünü orkestra şefliğine dikti. Devamı…

Eğitim Ve Duygusal Zeka – Kendimce Yazılar

 Eğitim Ve Duygusal Zeka – Kendimce Yazılar       

Eğitimin bir ayağı giderek aksamaya başladı. Ana-babalar ve öğretmenler öğrencileri yarış atı haline getirdiğinden, aksama giderek büyüyor. Çocuklarımızda/öğrencilerimizde “Duygusal Zekâ” giderek zayıflıyor ya da yeteri düzeyde gelişmesini sağlayamıyoruz. Günümüz dünyasında iletişim araçları çocuklarımızı adeta esir almaya başladı. Ya bilgisayar ya da televizyon bağımlısı haline geldiler.  

      Öğrencilerimizin/çocuklarımızın ev ve okul ortamında sosyal yönlerinin gelişmesi için yeteri düzeyde ortamlar oluşturamıyoruz. Öğrencilerimizin, paylaşma ve sorumluluk duygusunun gelişmesinde okul içerisindeki sosyal faaliyetlerin önemi burada saymakla bitmez. Evde ana-baba ve diğer bireylerin desteği de çok önemlidir. 

        Okul ve ev ortamında öğrencilerimiz/çocuklarımız çift yönlü saldırı altında kalmaktalar. Öğretmenler ve ana-babalar olarak çocuğumuza testte bir soruyu daha doğru yanıtlarsa, binlerce öğrenciyi eleyeceğini anlatmakla meşgulüz. Bazen kantarın ayarını öylesine kaçırıyoruz ki, bir zaman sonra çocuklarımızda bizim gibi düşünmeye başlıyor. Ana-babaların ve öğretmenlerin kafalarındaki kalıba çocuklarımız uymayınca panikliyoruz. Doğal olarak panik halimiz bulaşıcı bir hastalık gibi çocuklarımıza  -öğrencilerimize bulaşmakta.        

       Ana-babalar olarak 12–13 yaşlarından itibaren çocuklarımızı/öğrencilerimizi kurs-dershane arasında koşturmaya başlıyoruz. Bir toplum düşünün ki, çocuklarına çocukluğunu, gençlerine gençliğini yaşayacak zaman tanımıyor. Sonra 20–25 yaşlarında sorumsuz, ilgisiz, tepkisiz gençlikle karşılaşınca dönüp suçluyoruz.        

       Suçlu kim?       

       Galiba biz suçluyuz.       

       Biz kimiz?          

       26 yaşını tamamlamış tüm yurttaşlar olmasın.  

       Sorunlarımızı çözme kültürünü acilen geliştirmeliyiz. Nasıl sorusu çengelli bir kanca gibi duruyor.      

       Biz sorumluluğu gelişmediği sürece birileri kurtarıcı kahraman olarak görüyoruz. Çevresindeki dalkavukların sayesinde yahu meğer ben neymişim duygusuna kapılıyoruz. Ama biz sorumluluğu gelişmedikçe balon bir süre sonra patlıyor.      

       Bir süre sonra başka balonları şişirmeye başlıyoruz.                

                   Muhsin YAZICI / Eğitimci     27.11.2008 

Roketlere Karşı Üstün Koruyuculu “Kompozit Zırh” Geliştirdi.

 Roketlere Karşı Üstün Koruyuculu “Kompozit Zırh” Geliştirdi.

       Yerli kaynaklarla roketlerin yarattığı tahribatı engelleyen üstün koruyuculu kompozit zırh geliştiren TÜBİTAK, zırhın suikast silahlarına karşı geliştirilmiş bir modelini Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün kabul ve tören salonunun pencere ve duvarlarına uyguladı.

 

Devamı…

Aile Şiddet ve Çocuk Eğitimi

Aile Şiddet ve Çocuk Eğitimi

Anne Baba Okulu

Aile Çocuk İlişkisiAile, toplumsal yaşamın bir parçası olup, birlikte yaşamanın temellendiği bir kurumdur. İnsan ilişkilerinin şekillenip, sorgulandığı, ailedeki her bireyin bu kurumun bir parçası olduğu ve değişik roller üstlenerek kurumsallaşmaya katkıda bulundukları araştırmalar sonucu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Kişilerin bu kurum içinde üstlendikleri roller kendine özgü kişilik ve davranışların gelişmesine neden olur. Bu kişilik ve davranış türlerinin bazıları kalıtsal, bazıları da yaşamdan ve çevreden edinilen alışkanlıklarla ilişkilidir. Aile içindeki roller katı ise dünyayı tek boyutlu gören, kalıplaşmış benlik yapısına sahip insanlar yetişir. Ailedeki roller esnek ise, dünyayı çok boyutta görebilen, hoşgörülü insanlar yetişir. Birey davranışları ile içinde yaşadığı aile ortamını yansıtır. Çocuğun ya da gencin eğitiminde ailenin yerine getirmesi temel değerler vardır.

Bunlar:

a)       Değerli bulunma,

b)       Güven duyma, paylaşma,

c)       Yakınlık ve dayanışma,     

d)       Sorumluluk duyma,  görev alma,

e)       Yaşamla mücadele edebilme duygusu,  

Ailenin sosyo-ekonomik, kültürel yapısı ile aile, kurum ve içindeki ilişkiler, çocuğun kişilik yapısına yansımaktadır. Çocuğun eğitiminde ve sosyalleşmesinde, onun sağlam kişilikli ve olgun davranışlar ortaya koyan bir birey olmasında etkili olmaktadır. Çocuğun kişilik gelişiminde anne ve babaların çocuklara karşı takındıkları olumlu ya da olumsuz tutumlar önemli bir yer tutmaktadır.  

Ayrıca çocuğa toplumsal ilgi göstermek zorundayız. Ailede, anne-babanın yaşamını sürdürmek için çalışmak zorunda olduğu günümüz koşullarında, ailenin çocuklara yönelik ilgisinde bir azalma olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum çocukları içine kapanık, sorunlu ve bencil davranma duygusu içinde yaşama katmaktadır.  

Ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde ve büyük kentlerin varoşlarında “otoriter baba” motifi etkindir. Böylesi ailelerin çocuklarının ruhsal gelişmeleri çok sağlıklı olmamaktadır. Hatta yok denecek kadar azdır. Bu aile yapılarında bütün özgürlükler baba için geçerlidir. Ailenin diğer bireyleri babaya itaat etmektedir.  

Anne ve diğer aile bireyleri yoğun baskı altındadır. Aile ise baskılanmanın sonuçlarını bir “kader gibi” benimseyip yaşadığı hak yoksunluğunu şiddet uygulayıp, baskı kurarak çocuklarına yansıtmaktadır.   Suçlu çocuklar üzerinde yapılan istatistiklerde çocuğun suça itilmesinde otoriter babanın ve annenin baskıcı ve katı disiplin anlayışının yansımalarının ortaya çıktığı anlaşılmış ve belgelenmiştir.Aile içinde şiddet, bir terbiye yöntemi olarak algılanmaktadır. Aileler arasında yapılan anketlerde 100 aileden 34’ünde şiddete başvurulduğu görülmektedir. Her iki aileden birinde ise çocuklar dövülmektedir. Küçükken utanca boğulan, aşağılanan, horlanan ve dayak yiyen çocuk, çevresini sürekli denetim altında tutmaya çalışır, kimseye güvenmez, diğer insanlarla sürekli olumsuz ilişkiler içine girer. Dürüst olmaz, sürekli yalan söylemeye yönelir. Aile içi iletişim kaybolur. Şiddeti bir davranış modeli olarak benimser, yetişkinlerden korkarak büyür.  

Oysa çocuklara zaman ayırmak zorundayız. “Elimde değil ne yapayım, sözden anlamıyor” demeye hakkımız olmadığını düşünüyoruz.  

Anne karnında başlayan ailedeki şiddet uygulamasını ortadan kaldırmak için aile içinde özgürce tartışma ve demokratik davranma ile katılımcılık ilkelerini geliştirip yerleştirmek gerekir.  

Dayak ya da değişik şiddet uygulamalarının çocukta ortaya çıkardığı olumsuzluklar:a) Çocukta kişilik ve kimlik kaybı oluyor, güven ortadan kalkıyor.b) Şiddet çocukları tepkisizliğe, yalnızlığa, çaresizliğe, kararsızlığa, güçsüzlüğe, karamsarlığa itiyor.c) Anne–babanın kötülüğüne inanıyor. Sevilmediği hissine kapılıp ruhsal bunalıma düşüyor, depresyon yaşıyor.d) Dayak sonrası çocuklarda uyum bozuklukları, altını ıslatma, kekemelik, parmak emme ve başkaca fiziksel bozukluklar ortaya çıkıyor. 

B- EĞİTİM SİSTEMİ VE ŞİDDET

   İçinde bulunduğumuz eğitim sistemi çocukları ezen, kişiliklerini bozan, kendine güveni, yaratıcılığı yok eden, ağırlıklı olarak olumsuz insanların yetişmesine olanak tanıyan bir sistemdir.    Eğitim sisteminin bir parçası olan öğretmen de bu sistemden etkilenmektedir. Bu çemberi zorlayan, olumsuzluğu en aza indirmeye çalışan öğretmen sayısı oldukça azdır. Eğitim bilincine ulaşmamış, eğitim psikolojisini bilmeyen öğretmenlerin meslekte çok fazla bulunması eğitimde şiddet olgusunu arttırmaktadır. Her dört öğretmenden biri şiddete yönelmekte, her yüz çocuktan dokuz tanesi okulda şiddetle karşılaşmaktadır.   

Ayrıca şiddet içeren değişik cezalandırma yöntemleri ile (saç, kulak çekme, tebeşir, silgi fırlatma, tek ayaküstünde ve çöp sepetinde  bekletme gibi)  çocukların cezalandırıldıklarına tanık olunmaktadır.     Çocukların duygusal ve kişilik gelişiminde okul yaşamının çok önemli etkisi vardır.   

Çocuk okula başladığında okuldaki bütün iletişim ve ilişkilerini aileden getirdiği özelliklere göre düzenler. Okulun ve öğretmenlerin çocuğun ilişkilerinde, kişilik gelişiminde çok önemli etkisi bulunmaktadır. “Dayatmanın” bir model olarak benimsendiği eğitim sistemimizde dayak, baskı, yasak ve ezbercilik bilinçli bir tercih olarak kullanılmaktadır. Böylesi eğitim sistemleri içinde yetiştirilen çocuklarda sağlıklı bir kişilik gelişiminin oluşmasını beklemek sağlıklı olmasa gerek. Aile içinde otokritik, baskıcı ve dayatmacı ilişkileri yaşayan çocuklar okul ortamında da aynı koşullarda karşılaştıklarında duyarsız, kişiliksiz, silik, kendine güven duymayan, karamsar ve saldırgan bireyler olarak yetişmiş olacaklardır.  

Okul eğitimi yasakçı bir anlayıştan uzak olmalıdır. Eğitim, çocukların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortamda yapılmalıdır. Eğitimin temel hedefinin bir iş sahibi olmak, çok para kazanmak ve bireysel yaşamını kurtarmak olmadığı bilinci oluşturulmalıdır. Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimde, onların bir iş sahibi olmalarının, para kazanmalarının ve ekonomik yaşamlarını kurtarma fikrinin çok öne çıkarılmaması gerekiyor. Çocuklarımıza sunacağımız eğitim, yaşamın bütün zorluklarına karşı direnebilecek kişilikte insanlar yetiştirmek olmalıdır.

Çocukların ilişkilerinde sevgi duygusunun anlatımı, kavratılması çok önemli bir öğedir. Birey çocukluğunu çocukken yaşamalıdır. Eğitim çocukların en doğal hakkıdır. Bu cezanın uzun vadeli sonucu isyan etme ya da baş eğmedir. Hakkın kullanılması hiçbir biçimde engellenmemelidir. Şiddet ve baskı insanın kişiliğini ve fiziğini bozmaktadır. Fiziksel şiddet, şiddetin bir boyutudur.  

Eğitimi bir terbiye aracı olarak değil, bilim olarak algılamak gerekir. Okullar bireylerin ideallerine ulaşmalarını sağlayan yardımcı kurumlardır. Ayrıca bu idealler arasından seçim yapabileceğimiz bir yer olarak düşünülmelidir. İnsanların dünyaya geldiğinde sevecen, konuşkan, esprili, yaratıcı, korkusuz vb. gibi özelliklere sahip oldukları belirlenmiştir. Çocuğa vereceğimiz eğitim, kendi kişiliğinin gelişmesine saygı duyan, bol seçenekler sunan, bireyin davranışlarını olumlu yönde geliştirmeye açık olan, çocuğu belli kalıplar ve öğrenme modelleri ile sınırlamayan bir tarzda olmalıdır.  

Eğitimde yaygın ve sistematik olarak uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddetin dışında başka cezalandırma şekilleri de uygulanmaktadır.Bunlar;

— Öğrenciyi müdüre gönderme,

— Yerdeki çöpleri toplatma, çöp sepetinin başında nöbet tutturma,

— Velilere şikayet,

— Çocukların adını tahtaya yazma,

— Sınıf arkadaşlarının önünde küçük düşürme,

— Dersten atma veya okulda bekletme,

— Köylerde tuvalet temizlettirme, sınıf sobalarını yaktırma,

— Yapamayacağı işleri yapmaya zorlama (odun, kömür taşıma, sınıf temizleme vb. gibi)