Muhsin Yazıcı

Kendini Topluma Adamış Bir İdealist “Türkan Saylan”

 Kendini Topluma Adamış Bir İdealist “Türkan Saylan”

Hayatı bir an önce tanımak istediği için köy hekimi olmayı isteyen, öğrencilik yıllarında cüzzamla savaşmaya başlayan, ihtisasını kimsenin tercih etmediği deri ve zührevi hastalıklar üzerine yapan Türkan Saylan, bugün Türkiye’nin en güvenilir derneklerinden biri olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu ve başkanı. 
Devamı…

İlk Yardım Çantasında Neler Olmalı ?

        İlk Yardım Çantasında Neler Olmalı ? 

       Bir ilkyardım çantasında neler bulunması gerektiği konusunda dünyada ya da ülkemizde tam bir birliktelik sağlanabilmiş değildir.

       Yerli ve yabancı kaynaklı kitaplarda az – çok farklı listelere rastlanır. Satışa sunulmuş bazı ilkyardım çantalarında kullanımı zor kullanım alanı kısıtlı ederi yüksek malzemelere rastlanabilir.

       Yalnızca yasal zorunluluğu yerine getirmek için hazırlanmış, ederi çok düşük olmakla beraber, zorunlu ilkyardım malzemelerinin bazılarını içermeyen çantalar da bulunmamaktadır.

       İlkyardımcının, yanında taşımak ya da kolay ulaşılabilir bir yerde bulundurmak üzere bir ilkyardım çantası edinmesi gerektiği açıktır.

       Tutulacak yol, hazır bir ilkyardım çantası satın alıp aşağıda verilen listeye uygunluğunu kontrol edip, gerekiyorsa tamamlamak olabilir. Diğer seçenek ise listedeki malzemeleri tek tek satın alınarak bir araya getirmektir.

       Aşağıda verilen birinci liste temel ilkyardım bilgisi almış ya da almamış kişilere gerekecek zorunlu malzemeleri içerir. İkinci listede ise zorunlu olmayan, ancak, daha fazla destek sağlayabilecek malzemeler bulunmaktadır.

       İlkyardım çantası düzenli aralıklarla kontrol edilip malzemelerin kullanılabilir durumda olduğu görülmeli, her kullanımdan sonra da yetersiz kalan malzemeler tamamlanmalıdır.

       Aşağıdaki vermiş olduğumuz malzemeler trafikteki araçlara yönelik olarak hazırlanıldığı için trafik şartlarına göre bazı malzemeler de içermektedir.

——————————————————————————–

       Zorunlu ilkyardım Malzemeleri  Yardımcı İlkyardım Malzemeleri

       1. Üçgen reflektör ya da reflektörlü pazuband

       2. El feneri 

       3. Telefon jetonları, telefon kartı 

       4. Not defteri 

       5. Sabit kalem 

       6. Önemli telefonlar listesi 

       7. Yara bandı 

       8. Sterilyara bezleri (1Ox1O cm, çok sayıda) 

       9. Rulo bandajlar (1O cm. x3-5m, çok sayıda) 

      10. Üçgen sargılar (tabanı 1.2m. Kenarları 1m, 4 adet) 

      11. Tıbbi Flaster (5cm.x5m.)

      12. Makas 

      13. Çengelli iğneler (1O adet) 

      14. Pamuk (yasal zorunluluk nedeniyle)

      15. Elastik turnike

      16. Kauçuk eldiven

      17. Plastik poşetler (4 adet) 

      18. Şok örtüsü

      19. Elastik bandaj (2 adet)

      20. İçindekiler listesi
 

         1. Steril yara bohçaları

         2. Steril göz sargısı

         3. Plastik havayolu(airway) 

         4. SişiRme ateller (el, kol, parmak, ayak için) 

         5. Tahta ateller 6. Şişme yastık 

         7. Sabun

         8. Kurtarma ipi

         9. İl ve bölge karayolu haritası

       1O. Düdük 

İlk Yardım Nedir?

       İlk Yardım Nedir?

       İlkyardım, hasta veya yaralı kişiye, daha ciddi bir tıbbi yârdim uygulanmadan önce yapılan ilk bakimdir. İlkyardımın amacı, durumun kötüleşmesini önlemek için aktif olarak müdahale etmek, yasam desteği sağlamak, yaralının etkin tedavisini başlatmak, zararı en aza indirmek ve yasam kaybını önlemektir. İlkyardım tıbbi bakimin bir alternatifi değildir.

       Ancak ilkyardım eğitimi alan kişiler, durumu ve acili yetin derecesini tayin etme ve profesyonel tıbbi yârdim ulasana kadar yapılabilecek en doğru şeyleri belirleme yeterliliğine sahiptir. Yaralanmanin, ölüm olaylarının dördüncü ana nedeni olduğu düşünülürse, ilkyardım eğitiminin gerekli olduğu çok açıktır. Düşmeler en sık rastlanan yaralanma sebebidir.

       Ancak trafik kazaları en ölümcül olanıdır. Yaralanma ölümlerinin %22’si trafik kazaları sonucu oluşmaktadır. İlkyardım inceleme ve araştırmayla baslar. Bir yaralıya yaklaşmadan önce olay yerinde, yaralı ve kurtarıcının hayatini tehlikeye atabilecek faktörlerin önlenmesi gerekir. Daha sonra yapılan ilk inceleme, yaralının hayatini kurtaracak işlemlerin hemen uygulanmasının gerekip gerekmediğini belirler.

       UNUTMAYIN ZAMANINDA YAPACAGINIZ BASIT VE ETKILI BIR YARDIMLA, HASTA YA DA YARALININ HAYATINI KURTARABILIRSINIZ.

        ILKYARDIMIN TEMEL ASAMALARI:

       İlk önce yaralının genel sağlık durumu değerlendirilir. Yaralının omuzlarına hafifçe dokunup ona seslenerek bilincinin yerinde olup olmadığı saptanır. Derhal ambulans çağırılır.

       Yaralı, boynu ve bası sabit tutularak sırt üstü yatırılır. Yaralının bilinci kapalı ise çenesi yukarı kaldırılarak bası geride tutulur. Böylece dilin, nefes borusunu kapatması önlenir.

       Yaralının nefes alıp almadığına bakılır. Nefes almıyorsa ağzından veya burnundan suni teneffüs yapılır. Nefes verirken göğüs kalkıyor mu diye bakmak gerekir. Nefes verme aralarında akciğerlerden hava boşalması beklenmelidir. Kan dolaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için nabız kontrol edilir. Nabız, âdem elması ve boyun kası arasındaki bölgeye, üç parmakla hafifçe bastırılarak kontrol edilir.

       Yaralının nabzı yoksa kalp masajına başlanır. Temel yasam desteği tek kişi ile yapılıyorsa 15 kalp masajı ve 2 tam nefes seklinde tekrarlanarak uygulanmalıdır. İki kişi ile ise 5 kalp masajı 1 nefes seklinde uygulanır. Temel yasam desteği, sadece solunumu ve kan dolaşımı durmuş kişilere uygulanır. Eğer nabız var, solunum yoksa her 5 saniyede bir nefes verilmelidir.

       Solunum ve kan dolaşımı sağlandığında temel yasam desteği kesilmelidir.

        SOLUNUMUN DURMASI

      Yapay solunumun en basit ve etkili metodu, hastanın akciğerlerine kendi nefesinizi güçlü bir şekilde üflemektir. Ağızdan ağza solunum, solunumu çok zayıf ve düzensiz olan hastalara da uygulanabilir. Bu durumda nefes verişinizi, hastanın nefes verisine göre ayarlamanız gerekir.

      En yakin acil sağlık kurulusunu aradıktan sonra, ağızdan ağza solunuma başlayın. Bu sirada hasta, sert bir zeminde, sirtüstü yatmalidir.

      Eger boyun yaralanmasindan süphe edilmiyorsa, bir elinizle hastanin basini çene kemiginden yukari dogru çekerken diger elinizle de alnina bastirarak basin geride kalmasini saglayin. Eger boyun yaralanmasindan süpheleniyorsaniz, hastanin basina veya boynuna müdahale etmeyin. Hastanin basini sarsmadan sadece çenesini nazikçe kaldirarak nefes borusunu açmaya çalisin.

       Eliniz hastanin alnindayken basparmaginiz ve isaretparmaginizla burun deliklerini kapatin. Derin bir nefes alin. Agzinizi hastanin agzi üzerine yerlestirin ve 2 güçlü nefes verin. Daha sonra her 5 saniyede 1 nefes verin. Her nefeste hastanin gögsünün kalktigini görmelisiniz.

      Hastanin gögsü genislediginde nefes vermeyi kesin. Agzinizi çekin ve yüzünüzü hastanin gögsüne dogru çevirin. Böylelikle kulaginiz hastanin agzi seviyesinde olacaktir. Hastanin akcigerlerinden havanin çikisini dinleyin ve gögsün inisini izleyin. Daha sonra solunum islemlerini tekrarlayin.

      Hastanin bilek veya boyun damarindan nabzini kontrol edin. Eger nabiz yoksa ve kalp masaji egitiminiz varsa kalp masajina baslayin. Buna hasta kendiliginden solunuma baslayincaya veya tibbi yardim gelene kadar devam edin.

      AGIZDAN BURUNA SOLUNUM

      Eger hastada yüz yaralanmasi varsa kisinin agzina nefes vermekte zorlanirsiniz. En yakin acil saglik kurulusunu aradiktan sonra hemen ilkyardima baslayin.

      Kisiyi sert bir zemin üzerinde sirtüstü yatirin.

       Bir elinizi hastanin çene kemigine yerlestirip, yukari dogru kaldirirken diger elinizi hastanin alnina koyun ve çeneyi yukari dogru iterken alni asagi dogru bastirarak hastanin basina pozisyon verin.

      Derin bir nefes alin ve agzinizla hastanin burnunu kapatin.Hastanin agzini da çenesini iterek kapali tutun. Hastanin burnuna kuvvetle nefesinizi verin. Agzinizi çekin, hastanin çenesini açin ve havanin çikisina izin verin. Bu islemi 5 saniyede bir tekrarlayin.

       BEBEKLERE VE ÇOCUKLARA SUNI TENEFFÜS

       Bebeklerde ve çocuklarda suni teneffüs islemi yetiskinlerdekine benzer, sadece agzinizla çocugun hem agzini hem de burnunu kapatmalisiniz. Çocugun basini çok geriye çekmeyin yoksa nefes borusu tikanabilir. Nefesleriniz daha yumusak olsun. Çocuklarda 4 saniyede 1 nefes (dakikada 15 nefes), bebeklerde 3 saniyede 1 nefes (dakikada 20 nefes) verilmelidir. Çocugun gögsü kalkmaya baslayinca nefes vermeyi kesin. Her nefes veris öncesinde yeniden nefes alin.

       KALP KRIZI

       Kalp krizi yasami tehdit eden acil bir durumdur. Kalbi besleyen ana damarlarin daralmasi veya tikanmasina bagli olarak kalbin bir bölümüne yeterli kan ve oksijen gitmemesi sonucu olusur. Eger bu kan ve oksijen yetersizligi uzun sürerse kalp kaslarinin bir bölümü ölür.Kalp krizi belirtileri, asagidakilerden birkaçini ya da hepsini içerebilir. Santral gögüs bölgesinde aniden gelen ve ezici bir basinçla hissedilen, sabit, 20 dakika veya daha uzun süren, kola, omuza, boyuna, çeneye, sirt ortasi ve mideye vuran gögüs agrisi, asiri terleme, bulanti, kusma, yogun halsizlik, akinti, korku, soluk mavimsi gri deri rengi, mavi tirnaklar ve nefes darligi. Kalp agrisi hazimsizlikla karistirilabilir. Eger agrinizin sebebinden emin degilseniz güvende olmak için kalp krizi gibi ele alin. En yakin acil saglik kurulusunu arayin ve asagida verilen ilkyardim talimatlarini uygulayin.Kalp krizi tedavisi, hastanın bilincinin kapalı ya da açık olmasına göre değişir.

       A) Bilinci Kapalı, Nefes Almayan Hasta:

      En yakin acil sağlık kurulusunu arayın, daha sonra müdahaleye başlayın. Kişiyi sert, rahat bir yere sırtüstü yatırın. Elinizi hastanın çenesine koyup yukarı kaldırırken diğer elinizi hastanın alnına koyup aşağı bastırarak basını arkaya yatırın.

       Hastanın alnındaki elinizin bas parmağınız ve işaret parmağınızla hastanın burun deliklerini kapatın. Derin bir nefes âlin. Ağzınızı hastanın ağzı üzerine sıkıca bastırın ve iki yavaş, derin nefes verin. Arada tekrar derin bir nefes âlin ki hastaya taze hava verebilesiniz. Göğüs kafesinin yükseldiğini görene dek hava üflemeye devam edin.

      Hastanın göğsü yükseldiğinde hava vermeyi durdurun. Ağzınızı çekin ve basınızı hastanın göğsüne doğru çevirin. Böylece kulağınız hastanın ağzının üzerinde olacaktır. Hastanın akciğerlerinden hava çıkısını kulağınızla hissedin ve dinleyin ayrıca göğsün alçaldığını gözlemleyin. Bu solunum işlemini her 5 saniyede 1 nefes vererek sürdürün.

       Kişinin bilek ya da boyun atardamarını 5–10 saniye boyunca nabız için kontrol edin. Eğer nabız yoksa kalp masajı eğitimi aldıysanız kalp masajına başlayın. Suni solunum kalp masajı sırasında da sürdürülmelidir. Bu işlemi tıbbi yârdim gelinceye ya da hasta nefes almaya başlayıncaya kadar sürdürün.

       B) Bilinci Açık Hasta:

      En yakin acil sağlık kurumunu arayın, ilgiliye olası bir kalp krizini ve oksijen ihtiyacını iletin.
Hastayı nazikçe oturtun ya da yan oturur pozisyona getirin. Yatmak nefes almayı zorlaştırır.
Özellikle boyun çevresindekiler olmak üzere giysileri gevşetin. Hastayı bir battaniye ya da palto ile sararak sıcak tutun.

       Hastayı sakinleştirin ve rahatlatın ama herhangi bir şey yedirip içirmeyin.
Eğer ambulans bulunamıyorsa hastayı en yakin hastanenin acil servisine götürün.
Bilinçsiz hasta kendine gelirse ve solunumu baslarsa yukarıdaki adımları izleyebilirsiniz.
 

       BILINÇ KAYBI

       Bilinç kaybı sadece koma durumu için geçerli bir tanımlama değildir; ayni zamanda kişinin uykulu, dikkatinin dağınık ve varlığınıza tepki veremediği durumlar için de söz konusudur. Beyin travması (kaza veya darbe sonucu), kan kaybı, oksijensiz kalma (boğulma), metabolik bir hastalık (diyabet) veya ilaç nedeniyle zehirlenmeler sonucu oluşabilir. İlk olarak en yakin acil sağlık kurulusunu arayın sonra ilkyardıma başlayın.

       Not: Eğer omurilik zedelenmesinden şüpheleniyorsanız ve hasta kusmuyorsa yerinden kımıldatmayın. Omurilik zedelenmesi söz konusu değilse omurgayı esnetmeden, hastanın basını ve vücudunu es zamanlı olarak yana çevirebilirsiniz; ancak bas ve vücudun birbirleriyle olan konumlarını bozmayın. Bir insanin bilinci yerinde değilse normal refleksler ve kasların gevşekliği kaybolur. Bu nedenle olabilecek en büyük tehlike dilin boğazı tıkaması veya ağızdaki yabancı cismin nefes borusunu tıkamasıdır. Nefes borusunu açıp solunumu sağlamış olsanız da asla baygın birisini yalnız ve müdahalesiz birakmayin. Komaya giren bir insanin nefesi kesilebilir, sonuç olarak da kalbi durur.

         ILKYARDIM POZISYONU

        Omurilikteki bir hasardan şüpheleniyorsanız ve hasta kusmuyorsa yerinden kımıldatmayın. Gerekli her şeyi yaptıktan sonra acil tıbbi yardımı beklerken hastayı ilkyardim pozisyonuna getirin. Eller ve ayaklar vücudun rahat ve sabit olmasını sağlayacak şekilde olmalıdır.

       Yanına diz çöküp kolunu basının arkasına atin karsı taraftaki kolunu göğsünün üstüne koyun ve bacağını dizinden büküp kendi tarafınızdaki bacağın üzerine koyun Dikkatlice bası da vücutla birlikte kendinize doğru bir elinizle döndürün ve diğer elinizle yüzünü koruyun

      Başını geri itin, çeneyi öne çıkarın ki rahat nefes alsın ancak çeneyi vücuttan daha alçakta tutun ve sıcak tutun

       YARALANMA VE SIDDETLI KANAMALAR

      Yırtılmış bir atardamar nedeniyle çok kısa zamanda yüksek miktarda kan kaybedilebilir. Şiddetli kan kaybı kişiyi soka ve bilinç kaybına götürebilir ve eğer durdurulamazsa ölümcül olabilir. Yetişkin bir insan 1.5 litre kadar kan kaybederse ya da bir çocuk yarim litre kan kaybederse, kan kaybı şiddetli kabul edilir. Yaralı bir atardamarın duvarlarındaki kaslar yarayı kapatmak için pıhtı oluşumuyla birlikte kasılacaktır. Eğer pıhtılaşma herhangi bir nedenle gerçekleşmezse kanamanın kontrolü çok daha zor olacaktır. En yakin acil sağlık kurulusunu arayın ve ilkyardıma başlayın. Küçük yaralanmalarda kanama kısa sürede kendiliğinden durur. Ancak derin bir yarada kan o kadar hızlı akar ki pıhtı oluşumuna fırsat kalmaz. İlk yardımın amacı kani mümkün olduğunca kısa sürede durdurmaktır.

       Kişiyi sırtüstü yatırın ve mümkünse yaralı kısmi yukarı kaldırın. Bu kan akısını azaltacaktır. Cam veya metal gibi derinde olmayan ve kolay hareket ettirilebilen cisimleri yaranın içinden çıkarın ama derine saplanmış cisimlere dokunmayın.

       Temiz bir bezle yaranın tam üstüne, kanama durana dek 5–10 dakika basınç uygulayın. Yaranın ağzı açıksa her iki kenarı da birbirine doğru itin. Eğer yaranın içinde herhangi bir şey varsa basıncı cismin çevresine uygulayın, üzerine değil.

       Sağlam ve temiz bir bandajla yarayı sıkıca sârin. Eğer hazırda bir bandaj yoksa bir parça temiz bez kullanın. Turnike kullanmayın.

       Eğer kan, bandajın dışına tasarsa bandajı çıkarmayın. Onun yerine üzerine biraz daha bez koyun ve sıkıca bağlayın

        Burun Kanamaları:

       Sik rastlanan acil durumlardan biridir. Kafa travması sonucunda burun veya kulaktan kanama, kafatası kiriği olduğunu gösterir ve kontrolü zordur. Bu tip kanamalarda temiz bir bez ile buruna hafifçe bastırılmalı ve hasta mümkün olduğunca çabuk acil sağlık kurulusuna ulaştırılmalıdır. Diger nedenlerle oluşan kanamalarda, burun deliklerini sıkarak veya üst dudak ile dişetleri arasına yuvarlak gazlı bez yerleştirerek basınç uygulanır. Hastayı oturtun ve basını öne eğin. Hastanın sakin olmasını sağlayın ki endişelenerek kan basıncının artmasına sebep olmasın. Burnun üzerine buz koyun. Tüm bu uygulamalara rağmen kanama devam ederse hastayı en yakin sağlık kurulusuna götürün.

         KIRIKLAR VE ÇIKIKLAR

       Röntgen olmaksızın bir kemiğin kirik olup olmadığını belirlemek her zaman mümkün değildir. Eğer emin değilseniz, yaralanmaya sanki kirikmiş gibi yaklaşın. Eğer kişi çok ağrılıysa, yaralı bölgesini hareket ettiremiyorsa, üzerine ağırlık veremiyorsa ya da yarada sekil bozukluğu varsa kirik veya çıkıktan şüphe edin.

       Çıkık bir kemiği yerine oturtmaya çalışmayın. Bu sadece bir uzman tarafından yapılabilir. Kolu veya bacağı bulduğunuz pozisyonda sararak sabitleyin ve yaralıyı hastaneye götürün. Eğer yaralı hareket edemiyorsa ambulans çağırın.

       Hastanın bir şey yiyip içmesine izin vermeyin, çünkü hastanın kemiklerini genel anestezi altında düzeltmek gerekebilir ve yemek hastanın kusmasına neden olabilir. Kişiyi sıcak tutun ve sok olasılığı açısından sürekli izleyin.

       Kanama varsa önce onu tedavi edin. Kişiyi olabildiğince az hareket ettirin. Hareket, kirik kemikleri daha da ayırır ve organları yaralayabilir. Açık bir yara varsa temiz bir bez parçasıyla kapatın.

        Tespit Uygulaması:

       Tespit genellikle gereklidir. Hareketi önleyerek kiriğin daha da kötü olmasını engelleyebilirsiniz. Bu, özellikle hastanın nakli veya tıbbi yardımın gecikeceği durumlarda önem taşır. Tespit malzemesinin sert olması gerekir. Mümkünse bir üst ve bir alt eklemin oynamasını engelleyecek derecede uzun olmalıdır. Tespit, tahtalarla, karton parçalarıyla, gazetelerle yapılabilir. Kirik bir üst kol veya bacak için yaralı uzvu tespit etmeden önce kol ile gövde arasına veya bacaklar arasına destek koymak gerekir. Tespiti bağlamak için bez (bandaj, kravat vb.) kullanın.

         Kirik ön kol:

       Hastanın ön kolunu 90 derece açıyla vücuduna yapıştırın, avucu göğsüne gelirken başparmağı yukarı doğru olmalı. Ön kola tespit uygulayın. Tespit dirsekten el bileğine kadar uzanmalı. Tespiti, kiriğin altından ve üstünden bağlayın. Ön kolu boyundan geçen geniş bir sargı ile parmakların dirsekten biraz daha yukarı seviyede olmasını sağlayacak şekilde asin.

         Yaralı bacağın sağlam bacağa tespiti:

       Nazikçe yaralı bacağın dizini düzeltin. İki bacak arasına bezler koyun. Yaralı bacağı diğer bacağa birkaç yerinden bağlayın, ama kesinlikle tam kirik üzerinden olmasın. Eğer iki geniş tespit bulma olanağınız varsa bunları kullanmak en idealidir. Tespitler bacağın tüm uzunluğu boyunca olmalıdır.

         Omurga Yaralanmaları

       Eğer hastanın boyun veya omurgasında ciddi ağrı varsa, kol veya bacaklarında his kaybı varsa, mesane veya barsak kontrolünü yitirmişse omurga kiriği veya çıkığı olabilir. Bu tip vakalarda, hastanın hayati tehlike altında değilse veya kusmaya bağlı olarak boğulmuyorsa, hastayı kıpırdatmamak gerekir. Eğer hastayı hareket ettirmek gerekirse vücudunu dümdüz tutmalısınız. Beli veya boynu bükülmemeli, vücudu dönmemeli. Hastayı kapı, masa, ütü masası veya geniş bir kalas gibi sert bir zemin üzerine yerleştirmelisiniz.

         BURKULMA VE GERILME

       Kasta veya ten donlardaki yırtılma, gerilme; bağlardaki veya eklem kapsülündeki yırtılma ise burkulma olarak tanımlanır. Burkulma ve gerilme dokuların aşırı zorlanmasından olur. İki yaralanma için de belirtiler aynidir. Ağrı, şişme ve morarma… Ciddi burkulmalar sanki kirikmiş gibi tedavi edilmelidir. Ağrı ve şişmeyi azaltmak için soğuk su ya da buz torbası kullanılır. Eklem veya kası, elastik “8” seklinde bandajla sârin ve 1–2 gün için üstüne bastırmayın. “8” seklinde bandaj uygulamasını ayak çevresinde 1–2 kez dairesel olarak sârin. Bandajı diyagonal olarak ayağın üstünden ve bileğin çevresinden geçecek şekilde bağlayın; bandajı ayağın üstünden aşağı doğru ve ayağın tabanından geçirin. “8” seklindeki dönüşlere devam edin, ayak (parmaklar hariç), bilek ve bacağın altı kaplanana kadar bandaj sârin; bant ya da klipsle bandajı sabitleyin.

( Kaynak : http://www.ilkyardim.org/ )

Boğulma vakalarında ilk yardımın önemi!

        Boğulma vakalarında ilk yardımın önemi!

       Suda boğulma yaz aylarında çok sık görülen kazalar arasında yer alır. Yüzme bilmeyenler kadar iyi yüzme bilenler de tanımadıkları bölgelerde yüzerken dalga, akıntı ve kramp girmesi gibi nedenlerle boğulma tehlikesi atlatabilirler. Suda boğulma, solunum yollarına su girmesi ile meydana gelir ve havanın serbest geçişi engelleyerek akciğerlere ulaşması bloke ederek oluşur. Kısaca, vücuttaki oksijen yetersizliğinden ileri gelen bir durumdur.

         Bunları unutmayın!

       • Boğulmakta olan bir insan yardım için bağıramaz.
       • Denizde veya başka yerde boğulmak üzere olan biriyle karşılaşıldığında ilk önce güvenli bir şekilde çevrede ona ulaşabileceğiniz bir araç arayın.
       • Eğer boğulan kişiye ulaşabileceğiniz uzaklıkta ise suyun kenarına eğilin ya da yere yatın, sıkıca tutunarak ona bir direk, kürek ya da havlu yardımı ile uzanın.
       • Ulaşamayacağınız kadar uzakta ise tahta veya can simidi gibi batmayan bir cismi ona doğru fırlatın
       • Boğulan kişi ulaşılamayacak kadar uzakta fakat sığ suda ise kendi güvenliğiniz alarak ona doğru hareket edin
       • Şayet yüzmek durumunda iseniz onu suda gördüğünüz en son yeri aklınızda tutun ve yanınıza mutlaka cisim alın, size sarılmasına izin vermeyin.

        Suda boğulmalarda, boğulma sırasında nefes borusu girişinin kasılmasına bağlı olarak çok az miktarda su akciğerlere girer. Bu nedenle bu suyu çıkartmaya uğraşmak zaman kaybıdır. Vakit kaybedilmeden hemen suni solunuma başlanmalıdır.

        Boğulmalarda ilkyardım kuralları;

       • Eğer mümkünse hemen ambulans yardımı istenmelidir. (112)
       • Boğulmalarda ilkyardımın temel amacı, akciğerlere hava girmesini sağlamaktır
       • Suda boğulmalarda, ağızdan ağza ya da ağızdan buruna solunumun suda yaptırılması mümkündür ve bu uygulamaya su içerisinde iken başlanmalıdır. Bu uygulama derin sularda mümkün olmayabilir, bu nedenle kazazede hızla sığ suya doğru çekilmesi gerekir.
       • Kazazede bir kurtarma botuna veya can salına alındığında, eğer giyinik ise suni solunumu zorlaştıracak kuşak, kemer, kravat ve yakası ilikli gömlek gibi giysiler, süratle kişiyi rahatlatacak şekilde çıkarılmalı veya gevşetilmelidir.
       • En kısa zamanda ciğerindeki suyu boşaltmak için zaman kaybetmeden, ağızdan ağza yapay solunuma başlayın. Solunum başlayıncaya kadar sürdürün.
       • Kuvvetli suni solunum yapılır, verilen hava içerideki havanın köpürerek çıkmasını sağlar.
       • Soluk verdiği zaman başı yana çevrilir.
       • Kazazedenin üzerindeki ıslak elbiseleri çıkarılır ve bir battaniyeye sarılarak vücut ısısı artırılır.

        Bunları yapmayın!

       • Kazazedeye kolunuz uzatarak, bir bot yardımı ile ona atabileceğiniz bir cisimle onu kurtarabilecek konunda iseniz sakın suya atlamayın.
      • Boğulmakta olan kişinin size sarılmasına izin vermeyin çünkü sizi de aşağı çekebilir. Suyla boğulan kişi akciğerlerinde suyun yol açtığı hasarı değerlendirmek amacıyla mutlaka hastaneye kaldırılmalı ve 48 saat süreyle kontrol altında tutulması gerektiği.
 

Kazalarda İlk Yardımın Önemi

      Kazalarda İlk Yardımın Önemi

      TRAFİK KAZALARI

       A- Kaza: Beklenmedik bir anda meydana gelen, daha önceden olacağı tahmin edilemeyen, planlanmayan, önlemler alındığı zaman Çoğunun önlenebileceği ölüm, yaralanma ve maddi hasarla sonuçlanan olaylara KAZA denir.

       Ev kazaları, iş kazaları, spor kazaları , okul kazaları trafik kazaları gibi gruplara ayrılabilirler .       Ülkemizde çoğu kez boyutunun büyüklüğüne göre felaket ile karıştırılır. Oysa FELAKET, kasıt olmaksızın oluşan, insanları ve çevreyi olumsuz etkileyen doğal kaynaklı olaylardır. Depremde ve selde olduğu gibi.

       Kazaların nedenleri biraz sonra sayılacaktır; ama burada şunu belirtmek gerekir ki, kazaların en büyük sorumlusu insan iken felaketlerin sorumlusu doğal olaylardır. Ayrıca meydana geldikleri sırada verdikleri zarar açısından felaketler kazalara göre daha büyük ölçüde zarar verirler. Öreğin Marmara depreminde 45 saniyede binlerce kişi yaşamını yitirirken, ülkemizdeki en fazla ölümün yaşandığı bir trafik kazasında 37 kişi yaşamını yitirmiştir. Ancak trafik kazalarındaki yıllık ölü sayısı felaket boyotuna ulaşmaktadır.

       B- Kazaların Nedenleri:

       Şöyle özetlenebilir:

• İnsanın kendi kendine kazaya neden olması

• Başka insanların kaza ile karşı karşıya bırakılması

• Kullanılan araç ve gereçler

• Çevre ve doğa olayları

• Eğilim eksikliği ve ihmaller

• Teknik ve yasal yetersizlikler, Kişisel yetersizlikler

• Uygulama ve denetim azlığı

• Yanlış inanç, örf ve adetler

       C- Trafik Kazaları:

       Karayolu üzerinde hareket halinde olan bir veya birden fazla aracın karıştığı ölüm, yaralanma ve çarpan çarpılan nesnede maddi hasar oluşturan olaylara Trafik kazası denir. Kapsamı:• En az 2 aracın çarpışması

• Araç ile yayanın çarpışması

• Araç ile hayvanların çarpışması

• Araç ile sabit nesnelerin çarpışmasıdır.

       D- Ülkemizde ve Dünyada Trafik Kazaları:

       Ülkemiz her yıl binlerce insanı yaşamından eden, binlercesini sakat bırakan, milyarlarca liralık milli servet kaybına, insanların işgücü kaybına, ruhsal yapılarının bozulmasına neden olan trafik kazaları ile dünyada ilk 10 sırada yer almaktadır.

       Ülkemiz istatistiklerine bakıldığında kaza, yaralı ve ölü sayılarının gerçekçi olmadıkları görülmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü rakamları, Jandarma kayıtları, Hastanede ölenler veya kırsal alanlarda kayıtlara girmeyenleri toplayabilirsek; rakamlar korkunç boyutlara ulaşmaktadır. Sadece EGM ve jandarma kayıtlarına göre yaşamını kaybedenlerin sayısı:

       1998 yılında 8944, 1999 yılında 8523, 2000 yılında ise 7306 olarak kaydedilmiştir Araştırmalara göstermiştir ki; ülkemizde en fazla kaza; yaz mevsiminde, haftanın cuma ve cumartesi günleri, günün 12:00- 18:00 saatleri arasında olduğudur.

       Gelişmiş ülkelerde kaza sayısı daha az olduğu gibi toplumsal olarak ilkyardım bilinci ve uygulaması yerleştiği için ölü sayısı da oldukça azdır.

       Bunun nedenleri:• İlkyardım eğitiminin ilköğretim aşamasında verilmeye başlanması,

• İyi bir haberleşme sisteminin bulunması,• ilkyardım merkezlerinin ana arterlerde belli aralıklarla bulunması,

• Trafik kurallarına tam uyulması,

• Trafik cezalarının ağır ve caydırıcı olması. Doğru uygulanması,

• Aksaklıkların kısa sürede giderilip sorun olmaktan çıkarılması sayılabilir.

       E- Trafik Kazalarının Nedenleri       üç başlık altında toplanabilir.:

1. ARAÇ: %2–4 oranında kusurlu

— Lastik patlaması

— Fren, silecek, rot, direksiyon ve mala arızaları

— Araç bakımının zamanında yapılmayışı

— Eski ve yetersiz araçların kullanılması

       2. ÇEVRE:

       A.YOL: %2–4

— Artan nüfusa paralel yeni yolların yapılmayışı,

— Artan yolların bakımsızlığı,

— Uyarı işaretlerinin yetersizliği,

— Kaldırımların yetersizliği veya amacı dışında kullanılışı

       B- İKLİM KOŞULLARI. %1–2

— Buzlanma, sis, yağmur

— Çok sıcak, çok soğuk 

      3. İNSAN:

       %90–95 hata payına sahiptir.

       A. Mühendislik hataları:

 Yol ve araç yapımında, planlanmasındaki hatalar 

      B. Yolcular: Sürücünün dikkatini dağıtabilirler 

     C. Yayalar: Şehir içinde daha, fazla kazaya neden olmaktalar. Zira, Yaya geçitlerini kullanmıyorlar, aniden yola çıkıyorlar, trafik kurallarına uymuyorlar, dikkatsiz ve bilgisizler. 

     D. Sürücüler: %80–85 kazadan sorumlular. Çünkü

1. Trafik kurallarına uymuyorlar, kural çiğnemek bir hobi

2. Alkollü araç kullanıyorlar

3. Dikkatsiz, uykusuz ve yorgun araç kullanıyorlar

4. Bilinçsizce, sorumsuzca araç kullanıyorlar

5. Ruhsal yapılarında dengesizlik olabilir

6. Bedensel organ eksiklikleri olabilir.

      İLKYARDIM      TANIMI:

      Birdenbire hastalanan veya yaralanan kişiye tıbbi tedavi yapılıncaya kadar anında ve olay yerinde çevre olanaklarıyla yapılan geçici müdahaleye ilkyardım nedir.

      İlkyardımcı şunu asla unutmamalıdır ki; yapacağı işlem bir tedavi değildir; çünkü amacımız tedavi değildir ilk yardımdır. Bazı kitaplarda ilk yardım, 3T (tanı- tedavi- taşıma) olarak açıklamaktadır. Ancak bura da geçen ikinci T (tedavi) ifadesi sürücü kurslarında verilen ilkyardım eğitiminde doğru olarak kabul edilemez Bilindiği gibi, tedaviyi sağlıkla ilgili okullarda eğitim alarak meslek sahibi olanlar yapabilirler.      O halde burada ilkyardımcı şöyle ifade edebiliriz:

      TANİ GEÇİCİ MUDAHİLE

      İLK YARDIM

      TAŞIMA

      AMACI:

      Yaralının durumunu kontrol altına alıp daha kötüye gitmemesine engelleyerek hayat kurtarmaktır.     

       SAKATLIĞI ÖNLER SAKATLIK DERECESİNİ AZALTIR 

     İLK YARDIM

      HAYAT KURTARIR

      İLKELERİ:

      İyi bir ilkyardım için şu ilkelere uyulmalıdır:

— Çabuk karar vererek yaralıyı değerlendirmek

— Yaralıyı bulunduğu pozisyondan kurtararak uygun pozisyon vermek

— Geçici önlemi hemen almak

— Kalabalığı uzaklaştırmak

— Moral vermek

— Bilincini açık tutmak

— Sıcak tutmak

— Çamaşırları keserek çıkarmak

— Güvenli yere almak.

      HEDEFLERİ:

— Solunumun sağlanması

— Kalbin çalıştırılması

— Kanamanın durdurulması

— Şokun engellenmesi

— Yaranın dış etkenlerden korunması

— Uygun pozisyon verilmesi

— Haberleşmenin sağlanması

      Yaralının taşınarak sevk edilmesi

       Örneğin, bir otobüs kazasında birçok yaralı var ise, önce soluk almayandan, kalbi çalışmayandan, kanaması olandan başlayarak ilk yardım yapılmalıdır.

       AŞAMALARI:

      1. Trafik emniyet önlemlerini almak

— Kaza yapan aracın arkasına 150m. Geriden görülebilecek şekilde reflektör koyulmalı.

    Dönemeçte ise ön tarafa da yerleştirilebilir.( Taş, lastik ve ağaç dalı koymak yanlıştır. Orada bırakılabilecekleri ihtimali düşünülürse başka kazalara neden olabilir.)

— Böylece hem zincirleme kaza önlenerek yeni yaralanmalar da önlenmiş olacak, hem de araçtaki yaralının durumu ikinci darbe ile daha kötüye gitmemiş olacak

— İlk yardımcının da güvenliği sağlanmış olacaktır.

       2. Yaralıyı tehlikeli yerden güvenli yere almak

       3. Hangi konuda ilkyardım yapılacağına karar vermek ve uygulamak4. Haberleşmeyi sağlamak5. Hangi yaralının önce taşına cağına karar vermek; gruplamak6. Yaralıları taşıyarak sevk etmek.       İlerideki konularımızda bu aşamalar tek tek açıklanacağı için burada sadece aşama olarak sayılmış ve detaylandırılmamıştır.

       İLK YARDIMCININ ÖZELKILERI:

      Yaşamak bir insan hakkı, yaşatmak için çaba harcamak da bir yurttaşlık görevidir. Bu bilinçle bir ilkyardımcıda şu özellikler bulunmalıdır:

– Öncelikle ilkyardım konusunda yeterli bilgi ve beceriye.sahip olmalıdır

      A’da bilgi var beceri yok

      B’de bilgi yok beceri var

      C’de hem bilgi hem de beceri var. 

     Örnek bir ilkyardımcı C’de görüldüğü gibidir.

— Empati geliştirmeli (kendisini yaralının yerine koyma)

— Yarayı iyi değerlendirmeli

— Ümitsizlik belirtisi göstermeden sakin olmalı

— İlkyardımcı kendi güvenliğini riske atmamalı

— Çevre olanaklarından iyi yararlanmalı

— Eldeki malzemeyi en iyi şekilde kullanmalı

— Yaralıya moral verebilmeli

— Ambulans geldiğinde sağlık görevlilerine gerekli bilgileri aktara bilmeli

       İlkyardım bilgi ve becerisini kazanan sürücüler, kazayı gördüğü anda müdahale etmek zorundadırlar. Yoksa hem insanlık görevlerini yapmamış olacaklar hem de puan ve para cezasını birlikte ödeyeceklerdir.

Benjamin Franklin

Eğitim, Çocuğu Tanımak Ve Sevmekle Başlar.  Eğitim, Çocuğu Tanımak Ve Sevmekle Başlar. Muhsin Yazıcı

On yedi çocuklu bir sabun ve mum imalatçısının onuncu oğluydu.
10 yaşında okulunu bırakarak bıçakçılık yapmak üzere çıraklığa başladı.
12 yaşındayken basımevi yöneten ve liberal bir gazete yayınlayan ağabeyi  William’ın yanına çırak olarak girdi
Basımcılık mesleğini öğrendi ve edebiyat çalışmalarına başladı.  1730‘da Philadelphia‘da bir basım evi ve gazete kurdu.
Devamı…

Thomas Alva Edison

Eğitim, Çocuğu Tanımak Ve Sevmekle Başlar. Eğitim, Çoçuğu Tanımak Ve Sevmekle Başlar. 

Dünyanın en büyük mucitlerinden biri olan Edison ABD’nin Ohio eyaletindeki Milan’da dünyaya geldi. Geniş bir düş gücü olan çok meraklı bir çocuktu. Öğretmeni onun bitmek bilmeyen sorularını aptallık belirtisi olarak gördüğünden okuyamayacağına karar vererek üç ay sonra okuldan uzaklaştırdı.  Devamı…

Türkiyede 20 milyon öğrenci var

Türkiye’de 20 milyon öğrenci var 

          Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü Ömer Balıbey, üniversite ve okul öncesiyle birlikte Türkiye’de toplam 20 milyon öğrenci olduğunu belirterek, “Uzmanlar ‘böyle bir şans her ülkeye 90 yılda bir gelir‘ diyorlar. 90 yılda bir gelen bu şansı Türkiye Cumhuriyeti olarak çok iyi değerlendirmeliyiz” dedi.   Devamı…

Nasrettin Hoca Fıkraları-2

        Adam Olmak

       Bir gün Hoca’nın bulunduğu bir sohbette sormuşlar:

       “Hocam, adam olmanın yolu nedir?”
       Hoca düşünceli düşünceli, başını bir o yana bir bu yana sallayarak “Söyleyen olursa dinlemeli, dinleyen olursa söylemeli” demiş
 

      Alış- Veriş 

        Nasreddin Hoca bir gün heybe almak için pazara gider. Güzel bir heybe görüp pazarcı ile pazarlık yapar ve 1 akçeye anlaşırlar. Tam oradan ayrılacaktır ki daha güzel bir heybe dikkatini çeker:
       – Kaç akçe şu heybe muhterem?
       – 2 akçe hocam.
       – Aldım gitti, diyen hoca elindekini bırakır ve onu alıp tam gidecekken pazarcı seslenir:
       – Hocam. Bu heybe 2 akçe. Sen 1 akçe verdin.
       Hoca sinirlenir:
       – Bre cahil adam! Sana önce 1 akçe verdim. Sonra da 1 akçelik heybe bıraktım! İkisi eder 2 akçe. Daha benden neyin parasını istersin!
 

 

        Ayağı Abdestsiz: 

       Nasreddin Hoca abdest alırken, bir ayağına su yetmemiş. Namaz kılarken de bir ayağını yukarı kaldırarak namaz kılmış. Bunu gören cami cemaati :
       -Hocam bu nasıl namaz? diye sormuş.
       Nasreddin Hoca :
      -Bir ayağı abdestsiz namaz, diye cevap vermiş
 

 

        Ayva İle İncir: 

       Nasreddin Hoca bir gün Timurlengi ziyarete karar verir.
       Giderken yanına hediye olarak bir sepet ayva alır. Fakat hoca yolda ayva yerine incirin daha iyi hediye olacağına karar verir ve dönüp ayvaları boşaltır onların yerine sepeti incir doldurur. 

       Padişah Timur ‘a hocanın kendisine hediye getirdiği ve huzura kabul edilmesini istediği bildirilir.        Hoca huzura alınır. Hediye olarak çok değerli şeyleysen padişah incirleri görünce çok kızar ve incirleri tek tek hocanın kafasına vurur. Fakat hoca acıdan bağıracağına Allaha şükreder. 

       Şaşıran Padişah sebebini sorar:
       Hoca :
       –Padişahım ya ayvaları getirseydim halim ne olurdu der…
 

 

         Bal İle Sirke: 

         Bir gün Nasrettin Hoca’ya
       — Hocam bal ile sirke uyuşmaz derler, derler.
       — Nasıl uyumasın der? Der ve gider yarım okka bal yer yarım okkada sirke içer.  Yüzünün yemyeşil olduğunu görenler sorar.
       — Bal ile sirke birbiri ile anlaşamadı değil mi?
       Hoca hiç mertliği elden bırakmaz.
      — Yoo, onlar anlaştılar anlaşmasına da şimdi beni aradan çıkarmaya çalışıyorlar
 

 

       Ben Uyuyorum: 

       Bir gün Nasreddin Hoca şehre gelip, bir arkadaşıyla birlikte handa kalmış. Gece yarısı arkadaşı sormuş :
      -Hocam, uyudunuz mu?
      —Buyurun bir şey mi var?
      —Biraz borç para isteyeyim demiştim.
      Nasreddin Hoca derhal horlamaya başlayıp:
      -Ben uyuyorum! Demiş.

 

         Bindiği Dal:

        Bir gün Hoca ateş için ağaca çıkmış odun kesiyormuş. Yakından geçen biri, Hoca’nın hararetli bir şekilde bindiği dalı kestiğini fark eder.
       —Dikkatli ol, Hoca Efendi! diye uyarır. Kesmeye çalıştığın dal bindiğin daldır.

       Durmazsan, kesin yere düşeceksin.
       Hoca cevap vermeye zahmet bile etmez. İşsiz güçsüz insanlar her yerdedir. Kendilerine faydalı hiç bir şey yapmazlar, size ne yapıp yapmayacağınızı anlatırlar işte.
Hoca’nın zihni bunlarla meşgulken, kırmayı başardığı dalla birlikte aşağı düşer.
Adam hakkındaki fikri hemen çark eder. 

       Kesin önemsiz biri değildi bu adam. Gerçekte, hayatında karsılaşacağın en önemli adam olabilirdi. Kendine gelir gelmez, adamın arkasından koşar, fakat çok geçtir, adam gözden kaybolmuştur.
       Muhtemelen, Hoca’nın aklındaki şey bu bilge kişiye ne zaman öleceğini sormaktı
 

 

        Çömlek Hesabı:

         Eskiden takvim bugünkü kadar yaygın değildi. Hele köylerde ancak önemli bazı olaylara göre zaman belirlenirdi. O yüzden özellikle Ramazan’da günleri şaşırmamak için bazı usuller uygulanırdı.
       On bir ayın sultanı Ramazan ayı daha gelir. Nasreddin Hoca zamanı belirlemek için bir çömlek alır bir yığın ufak taş toplar.
       Akşam olduğu zaman bu taşlardan bir tanesini çömleğe atardı. Ramazan’ın kaçı olduğunu öğrenmek isteyince çömlekteki taşları sayardı.
       Hoca’nın bu usulünü bilen bir arkadaşı Hoca’ya küçük bir şaka yapmak ister.
       Bir gün gizlice Hoca’nın taşları büyüklüğünde bir kucak taşı çömleğe boşaltır.
       Sonra doğruca Hoca’nın yanına gider ve sorar:
       — Hocam, bugün Ramazan’ın yirmi dördü mü, yirmi beşi mi? Arkadaşlarla bir karara varamadık.
       Bana Hoca’ya gir danış. O bilir, dediler.
       Hoca:
       — Olur, şu bizim çömleğe bir bakalım, der. Hoca., çömleğin yanına gider. İçindeki taşları saymak için boşaltır. Hayretler içinde kalır. Taşları sayar, tam 124 tane taş vardır. Kendi kendine:
       — Allah Allah! Hiç böyle şey olmaz! Diye söylenir.
       Soru soran adamın yanına geri gelir:
       — Bugün Ramazan’ın altmış ikisi der. Adam:
       — Aman Hocam! Hiç böyle şey olur mu? Hiç ay altmış iki çeker mi?
       Hoca:
       — Sen gene şükret, ben insaflı davrandım da yarısını söyledim.
       Benim çömleğin hesabına kalsaydı bugün Ramazan’ın yüz yirmi dördü idi. Der
 

 

        Derde Deva:

        Nasreddin Hoca pazara giderken mahalleden şakacı biri yanına gelip:
       -Efendim akşam uyurken fare ağzıma kaçtı. Bunun çaresi nedir?
       -Çaresi kolay demiş Nasreddin Hoca, acıkmış bir kediyi ağzınıza sokup yutun!

 

         Dünyanın Dengesi: 

       Dünyada meraklılar çok… 

      Biri hocaya: 

       —Şu dünya ne kadar tuhaf demiş. 

       Hoca aksakalını sıvazladıktan sonra:

       —Neresi tuhaf diye sormuş. 

      —Sabah oldu mu insanların her biri bir tarafa gidiyor.

       Bazıları bu yana bazıları bu yana… 

      Neden ki? Deyince

        Hoca çok fazla düşünmeden şu cevabı vermiş:

       —Neden olacak hepsi bir tarafa gitse dünyanın dengesi bozulurda ondan. 

 

        Eşeğin Yönü Ters:

        Bir gün Hoca eşeğe yüzü arkaya bakacak şekilde yanlış oturmuş.
       —Hoca, diye seslenir insanlar, eşeğine ters biniyorsun!
       Hoca;
       -Hayır, diye cevaplar, eşeğe ters biniyor değilim. Eşeğin yönü ters!

 

         Göle Koş:

        Hoca, bir gün kırlardan topladığı çalı çırpıyı eşeğine yükleyip evine götürürken :
       -Acaba, yas çırpı da kurusu gibi yanar mı?

        Diye düşünür ve şeytana uyarak çakmağını çakar ve alevi çalı çırpıya dokundurur. Aralarında kuruları da bulunan çalı çırpı hemen alev alır. Eşekte bir korku, bir telaş, huzursuzluktur baslar.        Anıra anıra, çifte ata ata dört nala koşmağa baslar. Hoca da arkasından olanca gücüyle bağırır :
       -Aklin varsa göle kos!

 

         Hatim İndiririm:

       Nasreddin Hoca ve karisi konuşuyorlardı. Karisi :
       – Benim yüzüme bakarken besmele çekiyorsun.
      — Ne olmuş yani?
      — İmam efendi, karisinin yüzüne bakarak Yasin okuyormuş.
       Hoca güldü :
      – Ben o kadını görsem, hatim bile indiririm!…

 

        Hindi:

        Nasreddin Hoca Akşehir pazarında bir adamın basına toplanmış olan kalabalığa yaklaşır. Satıcı elindeki kuşu satmaya çalışmakta ve fiyatı ise çok yüksek 50 Akçe, yan taraftaki tavuklar ise 5 Akçe. Hoca bir turlu fiyattaki aşırı farkı anlayamaz ve sorar
       -Hemşerim bu nasıl kus 50 Akçe istersin?
       —Hoca efendi bu bildiğin kus değildir bunun özelliği var.
       —Neymiş özelliği?
       —Hocam bu kusa papağan derler ve konuşur.
       Hoca aniden hemen eve koşar, kümesten hindisini kaptığı gibi pazara döner.  Papağan satmakta olan adamın yanına durur ve yüksek sesle;
       -Bu gördüğünüz kus sadece 100 Akçeye, gel, gelll!
       Herkesten çok papağan satan şaşar bu ise ve sorar.
       —Hocam 100 Akçe çok değil mi bir hindi için?
       —Sen 50 ye satıyorsun ama
       -Dedim ya hocam benim kus konuşur ama
       -Öyleyse, benim ki de düşünür!
 

 

        İnsanın Fikirleri: 

       Hoca ve oğlu bir keresinde bir yolculuğa çıkarlar. Hoca oğlunun eşeğe binmesini ve kendisininse yürümesini tercih eder. Yolda birileriyle karsılaşırlar,
       -Bakin su sağlıklı, genç çocuğa! Bugünün gençliği, yaslılarına hiç saygıları yok. Kendisi eşeğe binmiş ve garip babası yürüyor! Derler.
Bu insanların yanından geçince, çocuk kendinden utanmış hisseder ve kendisinin yürümesi, babasının da eşeğe binmesi üzerine ısrar eder. Böylece, Hoca eşekle giderken, çocuk da yanında yürür. Kısa bir sure sonra başka insanlara rastlarlar,
       -Suna bak! Babası eşekle giderken, su gariban çocuk yürüyor. Derler
       Bu insanları geçtikten sonra, Hoca oğluna
       -En iyi yapılacak şey, ikimizin de yürümesi. Kısa bir yol aldıktan sonra, yine başkalarına rastlarlar,
       -Su aptallara bakin. Bu sıcak güneş altında ikisi de yürüyor, hiç biri de eşeğe binmiyor!
       Hoca oğluna döner ve
       -İste bu insanların fikirlerinden kurtulmanın ne kadar zor olduğunu gösterir, der
 

 

        Kadının Adabı: 

       Bir gün Nasreddin Hoca eşeği ile giderken kadıya rastlamış. Kadı Hocayla alay edip :
       -Hocam, iki kardeş nereye gidiyorsunuz? Diye sormuş.
       —Evet, efendim, kardeşiniz “canım sıkıldı bir ahbabın evine götürün” dedi de onu sizin eve götürüyorum. Size rastladık yolumuz kısaldı, diye cevap vermiş Nasreddin Hoca
 

 

        Kavuk: 

       Hoca bir gün arkadaşıyla konuşuyormuş arkadaşı demiş ki :
       -Ya hocam dün sizin evden bir ses çıktı. Bu neydi?. Hoca ise :
       -Hiç sadece hanımla biraz tartıştık kavuğum merdivenlerden yuvarlandı, demiş.
       Arkadaşı :
      -Yahu hocam hiç kavuktan bu kadar ses çıkar mı?, demiş.
       Hoca :
       -Ya anlasana içinde bende vardım, demiş.
 

 

        Kazan Doğurdu: 

       Hoca komşusundan bir gün kazanı ödünç ister. İade ederken de hem teşekkür eder, hem içine minik bir kazan koyar. Komşusu merakla bu minik kazanı sorunca da, “Komşu, bizdeyken kazanın doğurdu” der. Komşusu bu işe pek sevinir.
       Aradan epey zaman geçer, Hoca yine komşusundan kazanını ödünç ister. Komşusu da sevinerek verir. Ama bu kez aradan günler, haftalar, hatta aylar geçer, kazandan ve Hoca’dan ses çıkmaz.
       Nihayet bir gün komşusu konuyu açmaya karar verir,”Hoca bizim kazan ne oldu?” diye sorar. Hoca da üzgün bir ifadeyle,”Komşu çok zaman geçti aradan, senin kazan öldü. Sana nasıl söyleyeceğimi düşünüp duruyordum” deyince sinirlenen komşusu,”Hocam ne diyorsunuz? Hiç kazan ölür mü?        Kazan canlı mı ki ölsün?” Hoca,”Doğurduğunu kabul etmiştin, sesin çıkmamıştı, şimdi ölünce neden feryat ediyorsun” der komşusuna. 

 

        Keşiş:

        Bir kesiş dünyanın en akilli adamını bulmak için diyar diyar geziyormuş sıra Nasreddin hocanın köyüne gelmiş ve köylülere sormuş.
       —Sizin köyün en akilli adamı kim? demiş. Köylülerde:
       – Nasreddin Hoca demiş. Bunun üzerine kesiş köy meydanında
hoca ile görüşmeye başlamış ve eline bir çomak almış yere bir daire çizmiş, 

        Nasreddin hoca da çomakla daireyi ortadan ikiye bölmüş, kesiş bir doğru daha çizerek daireyi dörde bölmüş, hocada dörde bölünmüş dairenin üç dilimine çarpı işareti koymuş, kesis elleriyle aşağıdan yukarıya doğru hareket yapmış, hocada yukarıdan aşağıya yapmış ve kesiş büyük bir hayranlıkla hocayı tebrik etmiş. Olup bitenden bir şey anlamayan halk kesişe ne olduğunu sormuş kesimde :

       – Bu adam gerçekten dünyanın en akilli adamı, yere dünya çizdim o ortadan ekvator geçer dedi, ben dünyayı dörde böldüm o da dört de üçü sudur dedi,ben yerden buharlaşma sonucunda ne olur dedim o da yağmur yağar dedi.
Bu sefer hocaya neler olduğunu sorar halk Hoca da:

       – Bu adam oburun biri, yere bir tepsi baklava çizdi ben de yarısı benim dedim, daha sonra tepsiyi dörde böldü o zaman dört de üçü benim dedim, o da tepsi altından ateşi hafif hafif almalı dedi ben de üstüne fındık fiştik eklersek daha iyi olur dedim

 

         Kırk Balta : 

       Nasreddin Hoca evine sık, sık ciğer getirdiği halde bir türlü onları yemek kendisine nasip olmaz. Her seferinde hanımı :
       — Kahrolası kedi ciğeri yedi.
       — Hınzır hayvan ciğeri yemiş.
       — Canı çığasıca sarman kedi ciğeri aşırmış, diye bahaneler uyduruyormuş.
Bir gün dayanamamış Hoca. Hemen bir kenarda duran baltayı kapıp, mutfak dolabına yerleştirmiş. Hanımı:
       — Ne yapıyorsun Hoca demiş, baltanın dolapta işi ne? Hoca cevap vermiş:
       — Hanım hanım, sen bizim kediyi hâlâ tanıyamamışsın. Üç akçelik ciğere tenezzül eden hayvan kırk akçelik baltayı bırakır mı sanıyorsun?.
 

 

        Kusur Nerede:

        Hoca’nın bir gün subaşıca işi düşmüş. Herif haraç ve rüşvet yiyen bir adammış. Hoca fakirce yapsın. Bir çömleğe toprak doldurmuş ve üstüne bal sıvamış. gitmisis isini götürmüs, ilamını almis. Memnun ertesi gün kapısında bir adam bitmiş -hoca demiş, subaşı ilamda bir kusur etmiş. Geri istiyor…        Hoca yutar mı -kusura bakmasın evlat, demiskusur ilamda değil çömlekteydi.

 

         Maya Tutar mı? 

        Hocanın cani bir gün sarma çeker. Ama elinde yoğurt bakraçları anası da ağlamış ne yapım ne yapım derken aklına göl gelmiş. Gelmiş gölün kenarına, atmış bakraçları kenara çıkarmış sarmış sigarasını hafif hafif demleniyor. 

       Sonra birden bekçinin düdüğünü duymus. Eyvah simdi yandık derken aniden atmış sarmayı bakracın içine sonrada bakracı tutmuş göle dökmeye başlamış. 

       O esnada bekçide yanında bitivermiş. Bakmış bakmış anlamamış sonra hocaya sormuş ne yapıyorsun diye. Hocada görmüyor musun yoğurt mayalıyorum demiş. Bekçi kahkahalar içinde ilahi hoca koca göl hiç maya tutar mı demiş.

        Hocada ya tutarsa diye cevap vermis. Sonra bekçi ilahi hoca diyip güle güle yoluna devam etmiş. Hoca hem keyfine hem yoğurda yanarken bekçinin arkasından bakıp simdi bu salak herkese anlatır demiş.

 

          Mum Ateşiyle Pişen Yemek : 

       Bir gün Nasreddin Hoca ve arkadaşları iddiaya tutuşmuşlar. Eğer Hoca karanlık ve soğuk bir gecede, sabaha kadar köy meydanında bekleyebilirse arkadaşları ona güzel bir ziyafet çekecekmiş. Şayet bunu beceremezse o, arkadaşlarına ziyafet çekecek. Kararlaştırılan gün Hoca meydanın ortasında, sabaha kadar tir, tir titreyerek beklemiş. Sonra yanına gelenlere :
       — Tamam demiş. İddiayı kazandım.
       — Ne oldu ne yaptın demişler.
       — Bekledim sabaha kadar demiş.
       — Hayır demişler. Sen uzaktaki bir mum ışığı ile ısınmışsın. İddiayı kaybettin!   Ziyafetimizi hazırla. Hoca çaresiz kabul etmiş. Ziyafet vakti kocaman bir kazanın altına minicik bir mum koymuş. Güya yemek pişirecek.
       — Ne yapıyorsun? Demişler. Kıs, kıs gülerek cevap vermiş :
       — Bu mum sıcağıyla size yemek pişireceğim arkadaşlar. Uzaktaki bir mum ışığıyla ben nasıl ısındıysam, bu kazandaki yemek de öyle pişecek!..
 

 

        Neyzen: 

       Timur, sanatların koruyucusu, bos zamanında ney sesiyle ruhunu dinlendirmekten hoşlanır oldu. Bir sure içinde, tek bir çalgıcıdan, amirin dinlenme köşkünde gözü kapalı yüze yakin neyzenden koca bir orkestra oluştu.
       Hoca’ya Timur’un yeni tutkusu anlatılınca, Hoca kendisinin imparatorlukta en iyi ney çalan, sıradan prensler için çok pahalı olduğunu yaydırır etrafa. Han’ın huzuruna getirildiğinde, büyük bir maaş mı yoksa başka bir şey arasında tercih yapması teklif edilir. Tahmin edebileceğiniz gibi maaşı kabul eder ve ondan sonra saray müzisyenleri arasında zevkli bir hayat sürer.
       Bir gün Timur’a bir misafiri tarafından, bir neyzeni tek basına dinlemek, yüz neyzeni ayni anda dinlemekten yüz kat daha zevkli olduğu anlatılır. Bunun üzerine, Timur her neyzene sırayla calip kendisini eğlendirmesini emreder.
Kendini gösterme sırası gelmeden çok önce, Hoca çoktan göğsünde ağrılar hissetmiş ve artik ney çalmaktan vazgeçmişti.
 

 

         Sen O zaman Gör Feryadı:

        Hoca eşeğini kaybetmiş ve arıyor, bu arada da neşeli bir türkü tutturmuş.
       Birisi kendini sormaktan alıkoyamaz:
       -Hoca Efendi, eşeğini kaybettiğini herkes bilirken, türkü söylemeni duymak eğlenceli görünüyor. Oysa kaybına feryat edip ağlaman beklenirdi!
       —Son bir ümidim, aptal mahlûkun şu küçük tepenin arkasında olabileceğidir. Eğer değilse, bekle ve gör o zaman sen bendeki ağlamayı feryadı!

        Parayı Veren Düdüğü Çalar:

        Nasreddin Hoca bir gün pazara gidiyormuş. Çocuklar hocanın etrafını sarmışlar. Hep bir ağızdan bağırmaya başlamışlar.

        Kimisi “Hoca bana çakı al!”, kimisi 

       “Hocam bana şeker getir!”, 

       Kimisi “Hocam bana düdük al!” diye bağırıp dururken, çocuğun biri cebinden bir on kuruş çıkarmış “Hocam, bana lütfen bir düdük alabilir misiniz acaba?

         Size zahmet olacak ama…” demiş. Nasreddin Hoca on kurusu almış, kuşağına sokmuş, yola düzülmüş.

         Akşam olmuş, Hoca öteberisini almış, pazardan dönerken çocuklar yine etrafını sarmışlar,        “Hocam benim çakı nerede?”, 

        “Hocam benim şekeri aldın mı?” derken Hoca elini kuşağına atmış, bir düdük çıkarmış ve “Parayı veren düdüğü çalar” demiş.

        Peygamberi Barbar Cengiz:

        Hoca bir gün Timur’un adamlarından birine sormuş:
       -Sen hangi mezheptensin?
       Adam elini göğsüne koyarak,
       -Emir Timur! Demiş.
        Oradaki bir başkası
       -Hoca Efendi, bir de peygamberini sor bakalım, demiş.
       —Gerek yok, demiş Hoca. İmamı Topal Timur olursa, peygamberi de kesinlikle Barbar Cengiz’dir!.
 

 

        Sahibine Veririm: 

       Nasreddin Hoca fakirlikten Kurban Bayramı’nda kurban kesememiş. Bayram namazından dönerken sokakta bir keçi görmüş, hemen yakalayıp kurban edip yemiş. Bunu öğrenen komşusu Nasreddin Hoca’ya :
       -Hocam kıyamet günü keçi için sorguya çekileceksiniz, o zaman ne diyeceksiniz? Demiş.
       Hoca :
       -İnkâr ederim, demiş.
       —İnkâr edemezsiniz, kıyamet günü keçi dirilip tanıklık edecek.
       —Öyleyse daha iyi, demiş Hoca. Kıyamet günü keçi dirilip gelse hemen yakalayıp sahibine geri verip bu dertten kurtulurum

 

          Sanane: 

       Bir gün Nasreddin Hoca eve doğru yürüyormuş bir arkadaşı arkadan seslenmiş aman hoca gördündü biraz önce geçen helva kazanını ağzına kadar doluydu. 

       Hoca istifini bozmadan bana ne demiş.

        Arkadaşı ama hoca helva kazanı sizin eve gidiyordu buna ne dersin demiş hoca yine istifini bozmadan o zaman sanana demiş. 

 

          Sende Düştün:

        Nasreddin Hocanın bir gün karisi ölmüş. Bir ay sonra kocası ölmüş dul bir kadınla evlenmiş. Evlendiği kadın Hoca ya sürekli eski kocasını anlatıyormuş. Yine bir gün yatakta kocasını anlatıyordu. İste benim kocam söyle yapardı, böyle yapardı… Hoca sinirlenmiş ve kadına bir tekme atmış ve kadın yere düşmüş. Kadın sormuş aman Hoca niye attın beni.Hocanın da cevabi hazır:
       “Eee yatakta bi sen yatıyorsun bi ben bide eski kocan üçümüz sığamadık sende düştün..”
   

 

      Sünnet Diyeyim De

        Nasreddin Hoca’nın evine bir gün uç molla misafirliğe gelir. Ucu de birbirinden obur şeylermiş. Hoca ne yemek çıkarmışsa silip süpürmüşler. O kadar ki sahanlarda yemek bitince, bunu da “sünnettir” diye ekmekle iyice sıyırırlarmış. Bu sırada odaya Hoca’nın oğlu girmiş. Mollalar Hoca’yı memnun etmek için:
       -Aman ne güzel çocuk… Adi ne bunun? Diye sormuşlar.
       Hoca:
       -Adi Farzdır, demiş.
       Mollalar şaşırıp birbirlerine bakmışlar:
       -Bu ne bicim isim Hoca Efendi? Demişler. Şimdiye kadar böyle bir isim hiç duymamıştık.
       Hoca hemen tası gediğine koymuş:
       -Ya, sünnet diyeyim de onu da mi yiyesiniz?
 

 

         Tarifesi Bende

        Hoca bir ciğer almış evine gidiyormuş. Yolda bir dostuyla karsılaşmış. Adam:
       -Bak sana güzel bir ciğer yemeği tarifi yapayım da bunu ağız tadıyla ye, demiş.
       Hoca rica etmiş:
       -Benim aklımda kalmaz. Bir kâğıda yazıver.
       Adam yazıp vermiş. Hoca biraz sonra lezzetli bir ciğer yemeği yiyeceğini düşünerek dalgın dalgın giderken, bir çaylak elindeki ciğeri kapıp kaçmış…
       Hoca çaylağın ardından bir sure baktıktan sonra elindeki kâğıdı havaya kaldırmış:
       -Ağız tadıyla yiyemeyeceksin. Tarifesi bende!…

 

        Testiyi Kırmadan Önce

        Nasreddin Hoca oğlunun eline bir testi tutuşturup çeşmeden su getirmesini istemiş. Çocuk dışarı çıkarken de ensesine bir tokat atıp :
       — Testiyi kırma ha! Diye öğüt vermiş.
Bunu gören komşulardan biri :
       — Yahu Hocam demiş, henüz testiyi kırmadan niye dövüyorsun yavrucağızı?
       Hoca cevap vermiş :
       — Testiyi kırdıktan sonra neye yarar be birader!
 

 

        Ya Aşka Gelirse

       Nasreddin Hoca ile arkadaşları Konya’da bir eve akşam yemeğine davet edilmişler.Ev eski ve ahşap, bastıkça tahtalar gıcırdıyor, hoca laf atmış :
       -Evin tahtaları ses veriyor!
       Adam ukala ya :
       -Bizim ev pek sofudur, ara sıra zikreder!
       Hoca laf altında kalır mı :
       -Ya aşka gelip secdeye varırsa!

 

        Ya Deve Ölür Ya Timur Ya da Ben:

        Bir gün Timur, Hoca’yla hoşbeş ederken, “Buradan attım kılıcı, varıp Halep’de oynadı bir ucu!” kabilinden, sözü uzattıkça uzatarak, büyüttükçe büyüterek, pireyi deve yapar.. Hoca canından bezer. O da tutar, Allahın devesini, dev yapılı bir mahlûk haline kor:
       -Doğrusu elimden nice develer gelip geçti ama böylesini görmedim. Uç desem, kanatlanıyor; yürü desem, ayaklanıyor. Ne çare ki, benim çömez misali okuması var, yazması yok! Kabilinden satar, savurur.
       Timur buna, parmağını ısırır:
       -Aman su mahlûku bir göreyim! Der.
       Hoca hiç istifini bozmadan:
       -Devletlim, der; bugünlerde, namaz baslarını öğretiyorum. Allah izin verirse, seneye yine geldiğimde, önünüze diz çöksün!” der
       Timur seneyi iple çeker.
       O gün gelince, Hoca:
       -Sormayın efendim, Kuranı okumaya besleyince, öyle bir aska geldi ki, simdi de, “Hafız olacağım!” diye tutturdu. Allah ecelden aman verirse, bir daha ki seneye getireyim de hıfzını dinleteyim! Deyip Timurun otağından ayrılır.
       Timur, gene seneyi iple çekmeye baslar, Hoca’nın esi dostu;
       -Bre Hoca, sen kanınla mı oynuyorsun? Kaçın kurdu Timur; böyle mavalları yutar mi? diye çekip çekiştirince, Hoca;
       -Yahu, ne telaş ediyorsunuz, seneye kadar çok zaman var. O zamana kadar Ya deve olur, ya ben ya da Timur!.

 

          Yelpaze

        Nasreddin Hoca, geçim sıkıntısından tavuk tüyünden yelpaze yapıp satmaya başlamış. Müşteriler yelpazeyi kullanıp denemiş, tüyler hemen dağılmaya başlamış.
       —Bu nasıl yelpaze, sallar sallamaz tüyleri dökülmeye başladı, demiş müşteriler.
Hoca :
       -Kullanmasını bilmek lazım, yelpazeyi sıkı tutarak, başınızı iki tarafa sallarsanız olur, diye cevap vermiş
 

 

       Yemeğin Buğusu Paranın Sesi 

       Nasreddin Hoca Akşehir’de kadılık vazifesini yürütürken karşısına iki adam çıkmış. Birisi öteden beri cimriliği ile tanınmış bir aşçı, diğeri de boynu bükük bir fakir. Aşçı sözü almış :
       — Hocam demiş, ben bu adamdan davacıyım. Dükkânın önünde fasulye pişiriyordum. Tencerenin kenarından buğusu çıkıyordu yemeğin. Bu adam elinde somunla geldi. Kopardığı lokmaları yemeğin buğusuna tutup başladı atıştırmaya. Nihayet koca bir ekmeği bitirdi. Ondan fasulye buğusunun parasını istedim, vermedi.
Nasreddin Hoca anlatılanları dikkatlice dinledikten sonra fakire dönüp :
       — Doğru mu bunlar? Diye sormuş.
       — Evet, demiş fakir adam.
       — Öyleyse para kesesini çıkar bakalım.
Zavallı fakir kadı efendiye karşı gelememiş. İçinde üç beş akçe bulunan para kesesini Hoca’ ya uzatmış. Bu sefer aşçıyı çağırmış yanına. Keseyi kulağına yaklaştırarak şıngırdatmaya başlamış. Sonra da :
       — Haydi demiş aldın işte alacağını. Aşçı :
       — Nasıl olur? Diye şaşkınlığını belli etmiş. Paramı vermediniz henüz. Hoca cevap vermiş :
       — Fazla uzatma, yemeğin buğusunu satan paranın da sesini alır elbet!
 

 

        Yorgan Gitti Kavga Bitti 

      Hoca bir gece yarısı kapısının önünde bir kavga gürültü duyar, yataktan kalkar karısına seslenir:        —Hanım kalk, şu mumu yak ta çıkıp bir bakayım dışarıda neler oluyor. 

       Karısı onu önlemek istemiş.

        —Gece yarısı nene gerek, karışma sen! 

       —Olur, mu hanım! Bu patırtı gürültüde uyunur mu? 

       Gerçekten kapı önünde bağırıp çağırmalar uzayıp gitmekte imiş, kadın kalkıp mumu yakmış. Hoca hava buz gibi olduğu için yorganı sırtına alıp aşağıya inmiş. Kapı önünde toplananlara:

        —Ne oluyor burada?

        Diye sormuş, daha ne olduğunu anlamaya kalmadan adamın biri karanlıkta hocanın sırtından yorganı aldığı gibi ortalardan kaybolmuş. Hoca uyku sersemi büsbütün şaşırmış. Zaten kavgada bitmiş, herkes dağılmaya başlamış. Hoca, hırsıza kaptırdığı yorganına üzüle üzüle, soğuktan büzüle büzüle yukarıya çıkmış. Onu merakla bekleyen karısı: 

       —Neymiş o gürültüler, kavganın nedenini anlayabildin mi? deyince hoca, düşünceli düşünceli şu cevabı vermiş:        —Ne olacak, kavga bizim yorgan içinmiş. Yorgan gitti kavga bitti! Demiş 

Nasrettin Hoca Fıkraları-1

Cool

      

 Cool 9 akçemi 10 akçe mi       

       Bir gün Nasreddin hoca rüyasında bir adamla konuşuyormuş adam 9 akçe diyormuş. Nasreddin hocada 10akçe diyormuş.       

       Nasreddin hoca rüyadan uyanmış ellerinde hiç akçe yok. Geri uykuya dalmış ve adama demiş tamam 9 akçe olsun.       

      

      Tongue outÜÇ BİN BEŞ YÜZ SOPA       

       Bir gün Timur Hocaya sinirlenir ve adamlarına emreder… Falakaya yatırın şu adamı ve üç bin beş yüz sopa vurun.       

       Hoca “insaf edin efendimiz siz ya hiç sopa yemediniz ya da sayı saymasını bilmiyorsunuz 

 

        EmbarassedNasıl Olsa Yarın Kıyamet Kopacak

        Hocanın çok sevdiği bir kuzusu varmış öyle ki kuzuyu. Diğer hayvanlarından daha üstün tutmaktadır. Arkadaşları hocanın bu zaafını bildiklerinden bir gün gelip:

       —hocam yarın nasıl olsa kıyamet kopacak gel şu kuzuyu kesip afiyetle yiyelim derler. bu teklife hocanın gönlü razı olmasa da arkadaşlarını kıramaz kuzuyu kesip arkadaşlarına ikram eder. Ziyafet bittikten sonra hocanın arkadaşları yüzmek için dereye girer. Hoca her zamanki gibi ayağına gelen fırsatı tepmez arkadaşlarının dereye girerken çıkardıkları giysileri kuzuyu kızarttığı ateşte yakar. Arkadaşlar dereden gelince:

       –Ne yaptın hoca şimdi biz ne giyineceğiz diye feryat ederler. Hoca imalı bir tebessüm ile cevap verir:

        –Ne üzülüyorsunuz arkadaşlar nasıl olsa yarın kıyamet kopacak değil miydi. 

 

        LaughingZaten İnecektim 

         Hoca bir gün eşşekten düşmüş. Herkes hoca gülmüş. Hoca da alaycı bir tavırla zaten inecektim demiş

 

        CryYenisini Alırız

        Nasrettin hoca ile karısı yatağa yatmışlar ve eve hırsız girmiş …. Karısı: hocam eve hırsız girdi (olsun )…hocam masayı çalıyorlar( yenisini alırız )hocam: dolabı çalıyor bırak karı yenisini alırız hocam seni çalıyorlar( bırak yenisini alırız) 

 

          LaughingHuri ve Nuri

        Bir gün adam hocaya gitmiş adam hocaya sorar 

       _ya hu hoca ben ölünce bana 4 huri mi verecekler.

       _Evet doğrudur.

       _Pekiyi benim karıya ne verirler. 

       _Senin karıya da 4 Nuri verirler. Adam eve gider, 

       _lan karı sen ölünce orospu mu ola can? kız….. Hala 

 

       Innocentİçinde Bende Vardım 

       Nasrettin hoca bir gün yüzü gözü mor olarak çarsıya iner. Dursun karsıdan alaylı alaylı gelir ‘hocam sizin evden dün sesler geldi neydi o sesler ya ‘ der.

       Nasrettin hoca ‘hanımla kavga ettim. Cüppemi merdivenden attı demiş. Dursun şaşırarak ‘Hocam cüppe o kadar ses çıkarmaz ki ‘demiş. Hoca ezilip büzülerek içinde ben de vardım’ demiş!! 

 

       YellLamba

        Bir gün Nasrettin hoca yolda yürürken lambaya çarpmış. Lambanın içinden bir cin çıkmış ve şöyle demiş dile benden ne dilersen demiş Nasrettin hoca özür dilerim demiş.

 

        CoolUyuyorum 

        Bir gün Nasreddin Hoca şehre gelip, bir arkadaşıyla birlikte handa kalmış. Gece yarısı arkadaşı sormuş :
       -Hocam, uyudunuz mu?
       —Buyurun bir şey mi var?
       —Biraz borç para isteyeyim demiştim.
       Nasreddin Hoca derhal horlamaya başlayıp:
       -Ben uyuyorum! Demiş.
 

 

         SmileHazır Para 

        Nasreddin Hoca parasını geri istemek için defalarca kapısını çalan alacaklısına kapıyı açmış.
       —Yakında, demiş, yakında paranı ödeyeceğim.
       —Ne zaman?
       —Dinle bak… Bizim duvar kenarına yol boyunca cali tohumu ektim.
       —Ve?
       —Ve tohum ilkbaharda yeşerecek ve çok calimiz olacak…
       —Evet, şüphesiz! Sonra?
       —Bu caddeden çok koyun sürüsü geçer. Geçerken, gecen
koyunların yünleri çalılara takılacak. Ben de yünleri toplayacağım. Bizim hanim bunları eğirip ip yapacak. Sonra gerisi kolay! Ben de pazara götürüp satacağım ve paranı geri ödeyeceğim.
Adam bu saçma plan üzerine kahkahayı basar. O zaman Hoca, demiş ki;
       -Parayı avucunda hazır hissedince nasıl da gülersin, değil mi, seni köftehor seni! 

 

         SmileKurtlar Vadisi

         Nasrettin Hoca bir gün eşeğine binmiş kasabaya gidiyormuş. Yolda bir köylüye rastlamış. Selamlaşıp tanışmışlar. Köylü onun hiç sevmediği Nasrettin Hoca olduğunu anlayınca, kasaba o yanda değil bu yanda deyip, 

        Hoca’yı bataklığa yönlendirmiş. Hoca olayı hemen anlamış. Köylü Akşehir’e gidiyorum deyince, Akşehir bu tarafta deyip, köylünün kurtlar vadisine gitmesini sağlamış. 

 

        CoolHoroz Dövüşü 

       Nasrettin Hoca’nın horoz dövüşlerine yeni merak sarmış bir arkadaşı varmış. Birlikte gidip pazardan dövüşken bir horoz aramaya başlamışlar. Derken, arkadaşı bir horoz beğenmiş. Satıcıya adı ne bunun diye sormuş. 

        Satıcı adı yiğit demiş. Arkadaşı horozu almış. Daha sonra yiğit hangi dövüşe girse dönüp kaçmış. Tabii ki rakibi de peşinde. Yiğit kaç dövüşe girdiyse hiç yakalanmamış. Arkadaşı, Hoca’ya:

         “ Hoca ne iştir? Benim yiğit neden dövüşe girmeyip kaçıyor?” demiş. Hoca: “ Bilmez misin Selami, yiğitliğin onda dokuzu kaçmaktır. Ne yapsaydı yani dövüşe girip de yara – bere içinde mi kalsaydı?         Bak şuna hiçbir yerinde çizik bile yok. Hey maşallah! “ demiş.

 

         CoolTadı Tuzu

         Nasrettin Hoca’nın çocukluğunda annesi komşuya soğan istemeye gönderir. Nasrettin komşunun kapısına gelince içeriden gelen konuşmaları duyar. 

        Kapıyı çaldığı anda konuşmalar kesilir. Biraz bekler, fakat kapıyı açan olmaz. İkinci defa daha kuvvetlice çalar. İçerden kulağına gülüşme sesleri gelir. Bu duruma canı sıkılır. Evine döner. Annesine, komşu gezmeye gitmiş, der. Akşam yemeğinde soğansız, lezzetsiz çorbayı içerler.

       Aradan birkaç gün geçer. Nasrettin’in evde yalnız olduğu bir gün kapı çalınır. Nasrettin kapıyı açar. Gelen komşunun oğludur.
Komşunun oğlu: “ Arkadaşım nasılsın? Evde yemek pişiriyorlar. Aksilik bu ya tuz kalmamış.

       Tuz istemeye geldim “ demiş.

       Nasrettin: “ Geçen günlerde size soğan istemeye gelmiştim. Kapıyı bile açmadınız. Üstelik bir de gülüyordunuz. En çok da senin sesin duyuluyordu. Biz o akşam çorbaya sizin
gülüşlerinizi doğradık Pek lezzetli oldu. Şimdi sen benden tuz isteme.

         Tuzun yerine şu kahkahaları yemeğe karıştırın. Tadı tuzu yerine gelir “ der ve hah hah ha diye güler.    

 

       CoolHazırlopçu 

       Nasrettin Hoca bir gün balık avına gitmiş. Dere kenarında bir ağacın altına oturmuş. Oltasını çıkarmış. Kancanın ucuna yanında getirdiği küçük beyaz kurtçuklardan birini takmış, suya fırlatmış. Başlamış beklemeye…

       İki üç dakika geçmiş geçmemiş, büyükçe bir balık oltanın önünde peydah olmuş. Balık oltanın etrafında birkaç tur atmış ve yemi kancasından çıkarıp yemiş. Nasrettin Hoca bu işe çok şaşmış.

       Kancanın ucuna bir kurtçuk daha takmış. Balık aynı şekilde kurtçuğu yemiş, kancaya tutulmamış. Nasrettin Hoca balığa oyun oynamaya karar vermiş. Oltanın ucundaki kancanın ucuna biraz daha küçük bir kanca takmış, suya fırlatmış. Az sonra balık alışkın hareketlerle gelmiş, küçük kancayı kurtçuk zannedip ısırmış ve oltaya yakalanmış. Başlamış çırpınmaya… Nasrettin Hoca hemen oltayı sudan çıkarmış ve balığı tutmuş:

       “ Seni köftehor, bütün yemleri yedin bitirdin. İyi alışmıştın hazırlopçuluğa. Ben buraya doyunmaya gelmiştim, doyurmaya değil ” demiş ve balığı pişirip, afiyetle yemiş.

 

          CoolYıldız Yaparlar 

       Nasrettin Hocaya sorarlar;
       – Hocam yeni ay girince eski ayı ne yaparlar?
       “Bunu bilmeyecek ne var” der hoca
      – Kesip, kesip yıldız yaparlar.
  

Çocuğu Merak Büyütür

 ÇOCUĞU MERAK BÜYÜTÜR! 

 Çocukların çizdikleri resimlerde doğadaki nesnelerin bazılarının renk değiştirdiğini görürüz. Örneğin kırmızı bir ağaç, mavi bir bulut, sarı bir gökyüzü, kırmızı çimenler, kara bir nehir… Bunu çizen çocuk, bir gün size şöyle bir soru yöneltirse:


Devamı…

Çocukları Merak Büyütür

       ÇOCUĞU MERAK BÜYÜTÜR! 

       Çocukların çizdikleri resimlerde doğadaki nesnelerin bazılarının renk değiştirdiğini görürüz. Örneğin kırmızı bir ağaç, mavi bir bulut, sarı bir gökyüzü, kırmızı çimenler, kara bir nehir… Bunu çizen çocuk, bir gün size şöyle bir soru yöneltirse:

 

       “Gökyüzünün rengi neden başka bir renk değil de mavidir?” Ne yanıt verirsiniz? Ben size söyleyeyim. Benim gibi bir gün izin istersiniz ve başlarsınız araştırmaya. Eğer soru Nisan’ın sorusu gibi kazıksa bu bilgiye ulaşmanız için kaynak kıtlığı da çekersiniz.
* * *
       Şimdi bu soruyu ben de size soruyorum: “Gökyüzünün rengi neden başka bir renk değil de mavidir?” Yanıtını bulamazsanız yan sütunda okuyabilirsiniz.
* * *

       Develer, çocukların hep ilgisini çeker. Uzun boyu, eğri boynu, geniş ayakları ve kısa kuyruğuyla. Bir de, başka hiçbir hayvanda bulunmayan sırtındaki kamburu, yani hörgücü hep şu soruyu sordurtur onlara: “Develerin sırtındaki nedir?” “Erzak deposu,” yanıtını aldıklarında da ikinci soru gelir ardından: “Peki, o uzun çölleri yemeden içmeden nasıl geçebiliyorlar? Kaç gün su içmeden durabiliyorlar?”
* * *
       Sanırım fabl öykülerinden; La Fonten, Ezop’tan kaynaklanıyor olsa gerek, çocuklar gibi çevirmenler de cırcırböceği ile ağustosböceğini hep birbirine karıştırmışlardır. Hatta cırcırböceği ile çekirgeyi de karıştıranlar vardır.

 

       Cırcırböceği ile çekirge arasında bir akrabalık olsa da, cırcırböceği arkasındaki uzun iğnesi ve yine başındaki uzun antenleriyle çekirgeden hemen ayrılır ve daha küçüktür. Gelelim cırcırböceğinin nasıl şarkı söylediğine. Öyle ya, bütün yaz şarkı söyleyip kışın aç kalınca karıncaya giden bu hayvanın nasıl şarkı söylediğini çocuk merak ediyor.

        İşte soruların yanıtları
      Gökyüzünün rengi neden mavi?

       Güneş ışığı, atmosferden dünyamıza ulaşmak için yaptığı yolculuğu sırasında önüne çıkan küçük polenler ve toz parçacıkları yüzünden kırılmalara uğrayıp dağılıyormuş. En çok dağılan ışık da mavi renkli ışık olduğu için gökyüzü açık havalarda hep mavi görünüyormuş.

 

       Güneş doğarken ve batarken, güneşin ışınları yeryüzüne ulaşabilmek için daha uzun yolculuk yaptığından, mavi ışık atmosfer tarafından emiliyor, yalnızca kızıl renkli ışık gözüktüğü için gündoğumunda ve günbatımında o kızıllığı görüyormuşuz.

       Develer ne kadar aç ve susuz kalabilir?

       Develerin sırtlarındaki hörgüçlerinde yiyecek depoladıklarını, ayrıca midelerinin bir bölümünü de matara olarak kullandıklarını, uzun süre susuz kalabildiklerini hepimiz biliriz. Bilimsel açıklaması ise şöyle: Devenin midesinde üç bölüm varmış. İlkini otlarken ve geviş getirirken yiyecek depolamak için kullanırmış; ikinci bölümde sindirim sıvısını toplarmış; üçüncü bölümde ise geviş getirilmiş otları öğütürmüş. Ayrıca midenin ilk iki bölümünün duvarlarında da su depolama keseleri varmış.

 

       Yani, anlayacağınız, mükemmel bir mide. Bu midenin bölümleri dolduğunda kaslar yardımıyla kapatılır ve deve suya gereksinim duyduğunda bu keselerden birinin kası gevşer, su dışarı bırakılırmış. Eğer devenin sırtında yük olmazsa yolculuk boyunca 6 ila 10 gün arasında susuzluğa ve açlığa dayanabilirmiş.
Not: Bu yanıtı verdikten sonra çocuktan ikinci bir soru geldi: “Yediklerini hangi keseye koyacağını nasıl biliyor?” İşte bu sorunun yanıtı benim boyumu aşıyor. Bunu da siz bulun.

       Cırcırböcekleri nasıl şarkı söyler?

       Başta açık sözlülükle belirtmeliyim ki, ben de yeni bir şey daha öğrendim. Cırcırböcekleri arasında şarkıyı genellikle erkek cıcırlar söylüyormuş. Her böceğin ses titreşimi ve tonalitesi bir diğerinden farklıymış.

 

       Ve cırcırlar şarkıyı ağızlarıyla değil, kanatlarını birbirlerine sürterek çıkardıkları sesle söylüyorlarmış. Ön bacaklarındaki organlarıyla da sesleri işitiyorlarmış. Yani ön bacakları kulak görevi görüyormuş. Cırcırböcekleri bu şarkıları öyküdeki gibi dalga geçtikleri için değil, eşler birbirini bulmak için söylüyorlarmış.

       Çocuklarla öylesine kaynaştık ki, ben bu yanıtın arkasından şöyle bir yanıtın geleceğini çok iyi biliyordum. Sonunda da geldi: “Yalvaç Abi, bu cırcırböcekleri hiç susmadıklarına göre, demek ki ikide bir birbirlerini kaybediyorlar!” Yazan : Yalvaç UralKaynak : Milliyet

Karadeniz Fıkraları-2

 ÇUKUR

Karadeniz’de bir ilçede boş bir arazide bir çukur varmış. Bu çukura yanlışlıkla düşen çok kişi oluyor ve yaralanıyorlarmış. Buna çözüm olarak Fadime demiş ki:

Bir ambulans kiralayalım ve çukura yakın bir yerde beklesin, düşen olunca hemen hastaneye götürsün.Dursun itiraz etmiş: Ha uşağım bu ambulans hastaneye gitmeden Allah göstermesin kötü bir şey olur. En iyisi biz bu çukurun yanına bir hastane yapalım. Bir köşede konuşmaları dinleyen Temel:Sizin gibiler yüzünden bu Karadenizlilerin adı çıkıyor.

Kafanızı çalıştırın biraz. Buraya bir ambulans getirmek ya da hastane yapmak çok pahalı olur. En iyisi biz bu çukuru kapatalım. Bir hastanenin hemen yanına bir çukur açalım.

Çift Katlı Otobüs

Temel’le Dursun iki katlı otobüsle Trabzon’a gidiyormuş. Sigara içmeyen Temel üst kattan, içen Dursun da alt kattan bilet almış. Yolda canı sıkılan Temel cep telefonuyla alt kattaki Dursun’ u aramış.
-Ula Dursun aşağıda havalar nasıl?
Dursun:
-Bizim şoför şekerleme yapayı, otobüs de sağa sola yalpalayıp durayi.
Temel de yukarıyı özetlemiş:
-O da bir şey mi hemşo, burada şoför bile yok. Otobüs çendi çendine cideyi..
 

KONUMUZLA NE ALAKASI VAR

Temel bir gün fotoğrafını çektirmek istemiş. Fotoğrafçıya:
-Ben fotoğraf çektirmek istiyorum. Lakin vesikalık olmayacak
Fotoğrafçı:
-Olur efendim. 24×32’ye ne dersiniz?
Temel:
-768 eder de, bunun konumuzla ne alakası vardır? 
 

Sağır Kim?

Temel doktora gitmiş:
– Doktor bey, Bizum Fadime sağır herhalde, sorularima cevap vermeyi…
— Karınızın sağırlık derecesini ölçelim. Siz bir soru sorun, duymaz ise beş adım yaklaşıp soruyu tekrarlayın. Ne kadar mesafede duyuyor bilelim.
Temel, deneme yapmak için eve gittiğinde Fadime’yi yemek yaparken bulmuş:
– Karıcuğum bugün yemekte ne var?
Ses yok… Beş adım yaklaşıp bir daha sormuş. Çıt yok… Bir beş adım daha yaklaşıp yine sormuş:
– Kiz Fadime saa diyrum, yemekte ne var?
— Bak Temel, dördüncü kez söyliyrum, yemekte hamsili pilav var…

Başhekim Temel

Bizim Temel akıl hastanesinde başhekimdir.. Bir gün Bakan hastaneyi ziyaret eder. Camdan bahçeye bakarken delilerin yüksek bir yerden havuza atladığını görür ve Başhekim Temel’e:
-Bravo… Çok mükemmel. Hastaların sosyal faaliyetlerini düşünmüşsünüz… Bunun için sizi tebrik ediyorum der.
Temel’in koltukları kabarır:
-Sayın Pakanim siz esas o havuzi bi da su doldurduğumuz zaman görün ne sevineyi zavallılar.
Bakanın şaşırır. Temel durumu idare etmeye çalışır:
-Su koysak da fark etmez, onlar yüzme bilmeyi ki…  
   

4 kişilik 

Temel asansöre binmiş. Başlamış beklemeye bir süre sonra dursun binmiş bakmış temel bekliyor oda beklemiş bir kişi daha binmiş ve neden beklediklerini sormuş.

Temel hemen cevap vermiş. – uşagım görmeymisun ha burda 4 kişiliktir yazayi  

EV KAVGASI 

Dursun: ula temel sen niye bizum eve izun almadunda girdun?
Temel: çünku pen pu evin sahipiyum.
Dursun: e tamam ula bu ev senin mi la sen pizum eve girdun.
Temel: ula o ev penum da sen sarhoşsun çalipa.
Dursun: yooo sen her eve girduğunda senin mu olacak daaaaa.
Temel: yok ula neyse poşver pen evime çidiyum.
Dursun: çüle çüle iyi çedeler.
Temel: sanada çüle çüle
 Cemal askere gidiyor diye annesi ağlıyormuş Temel,

-Ne ağlaysan, ceri hatta kalursa pi mesele yok, cephepe ciderse ihi ihtimal var, ya yaralanur ya yaralanmaz. Yaralanursa ya iyileşu ya iyileşmaz. iyileşurse iyi, cepheye tekrar cöndermezler. Ölürse ya cennete cider ya cehenneme. Cennete ciderse iyi, cehenneme cidarsa öyle pi evlat içun ağlamaya değmez…

Kim Duymuyor? 

Adam doktora gider :
-Doktor bey, galiba karımda işitme kaybı başladı. Ne yapabiliriz?
Doktor :


-Eve gittiğiniz zaman, karinizin arkasında, biraz uzakta durun. Normal bir sesle ona soru sorun. Eğer sizi duymazsa biraz daha yaklaşın ve sorunuzu tekrarlayın. Hangi mesafede duyduğunu tespit edelim, ona göre bir tedavi uygularız.

Adam eve döner. Karisi mutfakta yemekle uğraşmaktadır. Adam mutfağın kapısında durur ve normal bir sesle :
– Hayatim, ne yiyoruz bu aksam? diye sorar.
Karisi cevap vermez. Adam bir iki adim atar ve bir kez daha sorar :
– Hayatim, ne yiyoruz bu aksam?
Karisi yine cevap vermez. Adam kadının dibine kadar gelir ve tekrarlar :
– Hayatim, ne yiyoruz bu aksam?
Karisi öfkeyle dönerek cevap verir :
– Üçtür köfte diyorum ya!

 Kraliçe Elizabeth ve Temel 

Temel İstanbul’a gelmiş, yürüyormuş. Bu arada 5 dakikada bir top atışları duyuluyormuş. Merak edip sormuş. “Hemşerim bu top atışları neyin nesi?” diye.

Kraliçe Elizabeth’in gelmesi sebebiyle top atışı yaptırdığı açıklanmış Temel’e. Aradan yarım saat geçmiş ve top atışları halen sürüyormuş.

Temel yine sormuş bir başkasına “Bu top atışları neden?” diye. Aynı cevabı alınca başlamış söylenmeye… “Ulan, yarım saattir bir karuyu vuramadülar be!” 

Karadeniz Fıkraları-1

ADAMI GÖZÜMÜN ÖNÜNE GETİRİRİM
Arkadaşı Karadenizliye sormuş:
-Yalnızken kendi kendine konuşma huyun var mıdır?
—Ben kendi kendime konuşmam, demiş Karadenizli. Adamı gözümün önüne getiririm, öyle konuşurum.

AĞAÇLARADAN GÖREMİYORUM
Temelle Dursun ormanda yürüyorlar. Bir ara Temel Durusuna sesleniyor :
-Dursun ormanın güzelliğine bak.
Dursun:
-Ağaçlardan göremiyorum ki.

AKŞAM SERİNLİĞİNDE
Bir mecliste konuşulurken,
Amerikalı :
-Biz Mars’a gideceğiz, demiş.
Alman :
-Biz yakıtsız giden otomobil üreteceğiz, demiş.
Fransız :
-Atom bombasını etkisiz hale getirecek projelerimiz var, demiş.
Bizim Karadenizli de onlardan geri kalmamak için :
-Biz de güneşe gideceğiz, demiş.
-Güneşe gidemezsiniz, demişler. Güneş yakar.
Karadenizli gülümsemiş :
-O kadar da enayi değiliz, tabi, demiş. Akşam serinliğinde gideceğiz.


ALERJİ
Temel, Cemal’e :
-Fadime’nin kürke alerjisi var.
—Nerden pileysun?
—Ne zaman kürk giymiş pi avrat cörse hastalanayı.

ANLAMLI ANLAMLI
Karadenizlinin biri hemşerisine anlatıyor :
-Dün belediye otobüsüne bindim; yan koltuktaki adam bilet almamışım gibi bana anlamlı anlamlı baktı.
—Sen ne yaptın?
—Bende bilet almışım gibi anlamlı anlamlı ona baktım.

ARABAM DIŞARIDA
Temel kırtasiye’ye girmiş, tezgâhtara :
-Pana pir roman lazum, demiş.
Kırtasiye tezgâhtarı sormuş :
-Efendim agır mı olsun hafif mi?
Temel :
-Fark etmez, nasul olsa arabam dısarudadur.

ARABASINI SATMIŞ
Temel’e rüyasında Allah yürü ya kulum demiş. Temel’de arabasını satmış.

ARİTMETİK
Aritmetik öğretmeni Temel öğrencilerinden şikâyet ediyormuş :
-Derste peş kere peş kaç ediy, diye sorayrum, kırk cevapı alayrum. Hâlbuki peş kere peş yirmi peş, pilemedun otuz

ARKADAŞIN OLDUĞUM İÇİN Mİ?
Adamın biri Karadenizli arkadaşına “eşek” demiş.
Karadenizli sormuş :
-Eşek olduğum için mi arkadaşınım; yoksa arkadaşın olduğum için mi eşeğim?

ASANSÖR
Temel kapıcı, çalıştığı on katlı binanın asansörü bozulunca bir kağıt asıyor, üstünde şu yazılar var :
“Asansör pozuk, en yakın asansör yüz metre ileride, yandaki pinadadur”

ASLAN
Temel hayvanat bahçesinde gezerken açık bulduğu bir kafesten içeri dalmış.
-Hoop, dur ne yapıyorsun, orası aslan kafesi, diye bağırışmışlar. Temel geri dönmüş,
-Sankim aslanınızı yedük, demiş.

ASMAK
Dursun evinden çıktığında birde bakar ki komşusu Temel kendini belinden ağaca asmış halde duruyor. Hemen gidip ipi ağaçtan çözer. Komşusunu ağaçtan indirdikten sonra merakla sorar :
-Ha sen ne yapayudun öyle?
-Hiç kendimi asaydum…
-Ha uşağum, penum pildiğum insan poynundan asılayi.
Temel üzgün ve çaresiz bir halde komşusu Dursun’a baktıktan sonra cevap verir :
-Ben de öyle yapmişudum. Ama ipu poynima pağladığum zaman bi türlü nefes alamayrum.

AŞAĞISI BİR İŞ DÜŞÜNÜYOR
Karadenizliye sormuşlar :
-Neden baştaki saç ağarıyor da, aşağıdaki ağarmıyor?
—Aşağısı bir iş düşünüyor, yukarısı bin iş düşünüyor da ondan, demiş Karadenizli.

ATALARIMIZ TELSİZ TELEFON KULLANMIŞLAR!!!
Temel bilim adamı iken bir arkeoloji araştırmaları konferansına davet edilir.Amerikalılar anlatmaya başlar :
-Biz ülkemizde yaptığımız kazılarda 25 metre aşağı indik ve telefon kabloları bulduk.Öyleyse bizim atalarımız asırlar önce telefon kullanmışlardır.
Sıra Türkiye’ye gelir ve Temel başlar anlatmaya:
-Biz ülkemizde yaptığımız kazılarda 50 metre aşağı indik ama bir şey bulamadık. Öyleyse atalarımız telsiz telefon kullanmışlardır.

AT YARIŞI
At yarışına merak saran Temel bir gün hipodroma gider. Yalnız önünde delicesine bir o yana bir bu yana koşan atlara akıl erdiremez ve dayanamayarak yanındakine sorar.
-Hah hemşerim bu atlar ne deli gibi koşup duruyor.
Adam da :
-1. olana ikramiye var da ondan, der.
Temel de cevap vererek :
-Hah 1. olana para varda ötekiler niye koşup duruyor.

ATTA GİDECEĞİZ
Azrail Temel’in canını almak için gelmişti. Temel hemen bir çare buldu. İşaret parmağını ağzına sokup, ağuk guğuk sesleri de çıkararak bebek taklidi yaptı. Azrail durumu anlamış ve Temel’in oyununu bozmamış, gitmiş. Ertesi ve daha ertesi günü Temel yine aynı numarayı yapmış ve kurtulmuş. Hatta daha ileri giderek kendisine birde emzik bile almış. Azrail yine gelmiş, Temel hemen yerde emeklemeye başlamış. Azrail Temel’e :
-Temel gel attaaaa gideceğiz.

AYAĞIMI DENİZE SOKUP
Temel her gün köyden evine gidince paçaları ıslak gidiyormuş. Bir gün köylünün biri sormuş :
-Ya Temel neden senin paçaların hep ıslak?
Temel akıllı ya :
-Deniz kenarına gittiğim zaman bir sigara içiyorum sonra bu sigarayı denize atıyorum. Ondan sonra söndüğünden emin olmak için ayağımı denize sokup tekrar söndürüyorum.

AYAKKABI
Temel işe girmek için sözlü sınava giriyor. Çok heyecanlı, bir önceki adaya soruyor :
-Ne sorayiler?
—Ayakkabı.
Temel’in sırası geliyor, bilsin diye kolay soruyorlar :
-Dört ayaklıdır, miyav miyav der.
Temel soruyor :
-Bağcıkli midur?

AYNI YAŞTA TEĞİL MİDUR?
Temel yaşlanmış ve sol ayağı devamlı ağrımaya başlamıştır. Ağrılara dayanamayan Temel günün birinde doktora gitmiş :
-Eyi çünler toktor pey.
-Buyrun size nasıl yardımcı olabilirim.
-Pir şiçayetum vardur.
—Anlatın sizi dinliyorum.
-Haçan pubenim sol ayağım tevamli olarak ağrımaktadır.
Temeli kısa bir süre inceleyen doktor teşhisini koyar.
—Efendim sizin sorununuz yaşlılıktan meydana gelmektedir. Yani ayağınızda romatizma vardır. Doktorun bu teşhisini duyan Temel :
-Ula toktor pey madem öyle diyeysunuz ama penum sağ ayağım hiç ağrımıyor o da öbür ayağımla aynı yaşta teğil midur.?????

BANA GÜVENMEYİN
Gazetede şöyle bir ilan çıkmış : “Bir müdür aranıyor. Yüksek tahsilli, İngilizce ve Fransızca bilen, askerliğini yapmış, 30 yaşından gün almamış, boyu 1.85’den yukarı ve bekar olması gerekir…
Temel başvurmuş :
-Ben demiş, yüksek tahsil şöyle dursun ilk mektebi bile zor baturdum. İnciluzce de Fransizca da bilmeyrum.Yaşım 45’den yukarı, boyum 1.67…
-Eeee, demişler.Ne demek istiyorsun?
Temel gayet ciddi :
-Bu ilanı verduğunuz müdürlük işi var ya, ha bu iş için bana güvenmiyesunuz demeye geldim…

BAŞLARINA BİRŞEY GELMİŞ Mİ?
Temel askerdeymiş. Teröristlerin köprünün altına gelip pusu kuracakları haberini almışlar. Temelin bölüğüde teröristlere operasyon düzenlemek için köprüde pusuya yatmışlar. Bir saat olmuş gelen giden yok, iki saat olmuş yok, beş saat olmuş yok. Temel komutanın yanına giderek :
-Komutanım gidip bakıyım başlarına bir şey gelmiş olmasın, demiş.

BENDE BAŞARILI BİR ERKEĞİM
Karadeniz’in erkekleri köy ve kasabalarda genelde önden giderler. Hanımları da bir kaç adım geriden onları takip ederdi. Trabzon’a gelen Musa Ağacık (Star Gazetesi köşe yazarlarından) önden giden adamı görünce dayanamaz durdurarak sorar :
-Beyefendi, sana demokrasi ve hak adına bir soru soracağım.
—Buyur sor?
-Şu geriden gelen teyze hanımınız mı?
—Evet, ne olmuş?
—Demokrasi ve hak adına sen bu vaziyetten utanmıyor musun? Sen önde hanımın arkada.
-Niye utanayım ki? Her başarılı erkeğin arkasında bir hanım yok mudur?
-Vaaar!
-Eeee! Bende başarılı bir erkeğim.

BENDE TUTULDUM
Doktor Temel hastasına sorar :
-Verdiğim ilaçlar iyi geldi mu?
Hasta :
-Neden sordun?
Temel :
-Aynı hastaluğa pende tutildum da ondan.

BEN GERİ DÖNÜYORUM
Temel’e Dursun Karadeniz sahilinde oturuyorlarmış Temel Dursuna demiş ki :
-Gel beraber Amerika’ya yüzelim.
İki kafadar Karadeniz’den başlamışlar yüzmeye. Fıkra bu ya Amerika’ya yaklaşmışlar özgürlük anıtını görmüşler tam bu sırada bizim Temel :
-Dursun ben kesildum geri doneyrum, demiş.

BENİM ABİ DEVAM ET
Adamın biri yeni BMW siyle havalı havalı dolaşıyormuş. Kırmızı ışıkta durmuş. Bir kaç saniye sonra kamyon arkadan SHRANKKKKKK diye vurmuş. Adam dısarı çıkıp bakınca kamyondan Temel inmiş ve başlamış yalvarmaya :
-Abi etme eyleme ben bu üç kuruş maaşla bu arabanın aynasını alamam beni bağışla. Sen büyüksün abi yaptık bi eşşeklik bağışla abi beni.
Adam acımış Temel’e.Tam arabayı tamire götürürken yine bir kırmızı ışıkta durmuş. Yine arkadan kamyon geçirmiş buna. Sinirli sinirli çıkmış adam tekrar. Bi bakmış yine Temel!
Camdan bağırmış :
-Benim abi ben, devam et!

BEN ZATEN 8 FOTOĞRAF MAKİNESİ GETİRMİŞTİM
Temel’in vesikalık fotoğraf çektirmesi gerekir. Arkadaşı Dursun Temel’e :
-Sen şuraya bir çukur kaz ben fotoğraf makinesini alıp geliyorum, demiş. Bir süre sonra Dursun gelmiş bir de bakmış ki Temel 8 adet çukur kazmış. Dursun şaşırmış.
-Niye 8 tane çukur kazdın deyince.
Temel :
-8 adet fotoğraf çekmeyecekmişiz. İşte onun için demiş.
Dursun ise :
-Hiç gerek yoktu. Ben zaten 8 tane fotoğraf makinesi getirmiştim, demiş.

BEYAZ AT BENİM
Temel ile Dursun iki tane at almışlar. Fakat devamlı karıştırıyorlarmış. Hangisi kimin atı belli değil. O yüzden Temel’in aklına parlak bir fikir gelmiş ve atın bir tanesinin kuyruğunu kesmiş. Dursun’un ona inat o da diğer atın kuyruğunu kesmiş. Temel bu sefer atın bir tanesine boya ile işaret koymus. Dursun’da ona inat aynı yere aynı boya ile diğer ata işaret koymuş. Bakmış ki böyle de olmuyor. Temel Dursun’a :
-Ha Tursun bak bu böyle olmayacak Beyaz at benimki, siyah at da seninki olsun, demiş.

BIYIK
Lazistan’ı gezmekte olan turist :
-Allah Allah, burada herkesin bıyığı var, demiş.
Temel, burnuna dikkat çekerek :
-Piz önemli ve değerli şeylerin altını çizeruz.

BİR KUZUDA EVDE
Bir inşaata amele alınacaktır. Alınacak elemanları kalfa Cemal’in seçmesi istenir. Adaylar kalabalıktır. Bu durumda Cemal sınav yapmaya karar verir.
-Pize 1 kisi lazımdur. Pu nedenle sizu imtihan edeceğum. Bir ara gözü Temel’e ilişir. Burnundan tanımıştır. Hemşehrisini işe almak ister. Önce Temeli sınava alır ve sorar.
-Hemşerum söyle baa bakalum.. Sana 3 kuzu verdum, sonra 2 kuzu daha verdum kaç kuzu oldi?
-6 tane oldi. Cemal biraz bozulur ama çaktırmaz.
-Tabi bu soru biraz zor oldu piraz taha kolayini sorayum.
-Sana 2 kuzu verdum, sonra 1 tane taha verdum kaç kuzi oldi ?
-Tört kuzi oldi. Cemal sinirlenir, Ama hemsehrisinide işe almak ister.
-Peçi 1 kuzi verdim, sonra bir kuzi taha verdum kaç etti ?
-Üç etti. Bunun üzerine Cemal iki tokat çakar ve tekrar sorar.
-Pir kuzi verdum, kaç kuzin oldi?
-İçi tane. Cemal iyice sinirlenir ve Temeli iyice döver.
-Ulan hemşeru teyup işe almak istedum, sende tam salakmişsun. Ula sağa pir kuzi vermişsem pir kuzin olur anladun mi?
-Olir mi, der Temel.
-Penum evde bir kuzi de kendumin var.

BİR ŞANS DAHA VER
Öğretmen Temele kafayı takmış.İlla sınıfta bırakacakmış çocuğu diye millet dedikodu yapmış.Öğretmende halkın önünde Temeli sınav yapmaya karar vermiş.Stadta millet toplanmış.Ve öğretmen megafonla Temele sormuş :
-Yedi kere yedi kaçtır?
-Kırk tokuz demiş, Temel.
Bir saniye sonra staddakiler ayağa kalkıp hep bir ağızdan :
-Pi sanş taha ver, pi sanş taha ver, diye bağırmışlar.

BİSİKLET
Trabzonla Rize arasında bir zamanlar gümrük varmış. Temel hergün bisiklet ve önünde bir kum torbasıyla gümrükten geçermiş. Bir gün Gümrük Memuru bu durumdan kuşkulanmış. Temel’e :
-Dur. Ne geçiriyorsun gümrükten, demiş. Temel :
-Kum, demiş. Memur kum torbasına elini sokmuş karıştırmış gerçekten sadece kum varmış torbada. Bu olaydan sonra Temel yıllarca gümrükten bisikletle önünde kum torbası olduğu halde geçmiş. Yıllar sonra Trabzonda bir kahvede Temelle Gümrük Memuru karşılaşmış.
Gümrük Memuru :
-Ula Temel artık emekli oldum sana birşey yapamam gerçekten ne geçiriyordun gümrükten?, demiş.
Temel :
-Bisiklet, demiş

BİZ NE DEDİK
Temel bir gün hâkimin karşısına çıkartılır.
Hakim Temel’e sorar :
-Evladim senin adın ne bakim?
Temel :
-Adım “Temel”, fakat “Z” si yok.
Hakim biran düşünür ve Temel’e dönerek der :
-Evladım, “Temel”de “Z” yok ki!
Temel hemen cevabı yapıştırır :
-Eeeee, biz ne deduk hakim bey?

Bektaşi Fıkraları-2

Yanlışlıkla ağzına girmiş… 

Sofulardan bir zevzek, Bektaşi ile güya alay etmek için ona her rastlayışında rüyalar uydurur söyler ve bu rüyaların konularını da, mutlaka Bektaşi babalarını küçültecek uydurma vakalara ayırırmış.Bir sabah Bektaşi işine giderken bu zevzek herif yine kendisini karşılamış:

— Aman dostum, bu gece öyle bir rüya gördüm ki bayılacaksın.Diye söze başlamış ve rüyasında, bir Bektaşi babasının kendisinin ağzına tükürdüğünü anlatmış.

Bektaşi, rüyayı büyük bir dikkatle dinlemiş.

—Hakikaten, rüya çok mühim… Her halde bizim baba senin suratına tükürecekmiş.

Fakat bu tükürük, yanlışlıkla ağzına girmiş.  

Buyurun cenaze namazına… 

İçkinin şiddetle yasaklanmış olduğu bir zamanda, gizli meyhanelerden birinde demlenen Bektaşi, salına salına giderken, birdenbire  tanıdık bir çehre ile karşılaşmış. Hemen samimi bir tavırla elini o çehre sahibinin omzuna koyarak, sormaya başlamış:

— İmanım! Seni iyice gözüm ısırıyor. Acaba nerede gördüm? Fener deki Çardaklı meyhanede mi?

— Hayır.

— Öyleyse, Tavuk pazarındaki Küplüde.

— Hayır.

— Eh, o halde mutlaka Uzun odalarda.

— Hayır.

— Allah, Allah… bari söyle de meraktan kurtulayım.

— Her halde sen beni selamlık ettiğim zaman görmüş olacaksın.Bektaşi, karşısındaki adamın Padişah olduğunu anlamış. Artık söyleyecek söz bulamamış. Hemen oraya sırt üstü yatarak:

— Ey ahali… ben kalıbı değiştiriyorum. Buyurun cenaze namazına. Diye bağırmış.  

Soğuğu ananın karnında almışsın… 

Bektaşi’nin bir komşusu varmış. Bu adam o derece sevimsizmiş ki, Bektaşi bu adamdan hiç hoşlanmazmış.Bu adam Bektaşi’yi ne zaman görse nezleden şikâyet edermiş.

— Öyle bir soğuk almışım ki, diye söze başlarmış.Bektaşi, dayanamamış.

Nihayet günün birinde:

— Be imanım, bana kalırsa sen asıl soğuğu ananın karnında almışsın.

Diyerek, sevimsiz komşusunun soğukluğunu yüzüne vurmak suretiyle yakasını onun elinden kurtarmış  

Ne kadar değişmişsin! 

Bektaşi bir gün eski dostlarından birine rastlamış.

Evvelce, pek kılık kıyafet düşkünü olan bu dostunu şimdi pek mükellef bir kılıkta görünce garipsemişse de, bir şey sormaya lüzum görmemiş. Yalnız, onunla konuşu konuşa evine gitmek için:

— Azizim! Burada ne bekliyorsunuz? Buyurun, beraber gidelim. Hiç olmazsa eski günlerden konuşuruz, demiş.Fakat adam bu teklifi kabul etmemiş:

— Beni affetseniz. Burada beklemeye mecburum. Diyerek cevap vermiş.Bektaşi nasılsa bir meraka kapılmış. Sormaya başlamış:

— Birini mi bekliyorsun, azizim?

— Evet. Eşeğimi getireceklerdi.

— Eşeği ne yapacaksın?

— Vallahi dostum, şimdi üç adım bile yaya gidemiyorum.

– Yaaa! Demek ki sen, eşek olmayınca üç adım bile gidemiyorsun, ha? Vah, vah, vah.

Meğer ne kadar değişmişsin. 

Onu da yarın yapırım!

Meşhur Kuyucu Murat Paşanın türbedarı gayet keyfin düşkün bir Bektaşi imiş. Zevk aldığı keyif verici şeylerin vaktini bir dakika bile geçirmezmiş.
Bir bayram arifesinde, akşama doğru Bektaşi türbedar keyif verici içeceklerini hazırlamış. Rakısını, esrarlı sigarasını ve macun hokkasını önündeki sofraya sıralamış.

Tam sofraya oturacağı zaman içeriye saray adamlarından biri girmiş:
– Aman! Şevketli efendimiz türbeyi ziyarete geliyor, demiş.

Bunu duyan Bektaşi canı fena halde sıkılarak yerinden kalkmış, hazırladığı şeyleri bir tarafa kaldırarak el pençe divan durup Padişahı beklemeye başlamış.

Biraz sonra, muhteşem bir alayla  Sultan Mahmut gelmiş, türbeye girmiş. Adet olduğu şekilde üç İhlâs bir Fatiha okunduktan sonra Padişah oraya buraya göz gezdirmeye başlamış. Türbedara dönerek :
– Her tarafı bakımsız buluyorum.

Dedikten sonra, emirler vermeye başlamış:
– Şu perdelerin tozunu al.

Türbedar derhal bir merdivene tırmanmış, perdelerin tozlarını almış.
— Şuralarda da örümcekler var.                      
Türbedar derhal tavan süpürgesine sarılmış, örümcekleri de almış.
— Mübarek zatın sandukası üzerindeki örtüler pek de karmakarışık. Şunları da düzelt.

Türbedar derhal sanduka üzerindeki örtüleri indirmiş. Yeniden sermiş.
– Bu muhterem vezirin kavuğu da berbat bir halde. Çabuk, sarığı çöz de yeniden sar.

Alışkın olduğu keyif saatini geçirmiş. Fena halde sersemlemiş olan Bektaşi türbedarın, artık sabrı tükenmiş ve demiş ki:
 – A benim şevketli Hünkârım! Bu herif de yarın bayram selamlığına yetişecek değil ya onu da yarın yaparım
 

Doğru Söz! 

Bektaşi içiyordu. Kendisine:

— Sarhoş olmaktan korkmuyor musun, dediler. O:

— Hayır, benim sarhoşluğumdan kimseye bir zararım dokunmaz ki. Siz asıl içmeden sarhoş olanlardan çekinin.

— Kim onlar?

— Bunlar bir takım sonradan görmelerdir ki, ellerine dünya malı geçtiği için ne oldum delisi olurlar. 

Allah, affeder. Fakat… 

Bir gün Bektaşi’ye sormuşlar:

— Baba erenler, niçin oruç tutmazsınız?

— Vallahi tutmak isterim ama halim mecalim yok.

— İftara çağırsalar gider misin?– Aaa… Doğrusu ne yapar eder giderim.

— Canım, bu nasıl olur? Allah’ ın emrini dinlemiyorsun da kulların davetine icabet ediyorsun.

— Bunda şaşılacak ne var? Bilirsiniz ki Cenabı Hak merhametlilerin merhametlisidir.

Bir eşref saatine gelirse kulların günahını derhal affedebilir. Fakat insanlar böyle midir ya?

Onlar, en küçük bir sebepten güceniverirler. Bunun için davetlere derhal icabet etmek gerekir. 

Ben çaktım, O çaktı! 

Bektaşi’nin birine sormuşlar:

— Erenler, dün gece ne iş gördün. Bektaşi:

— Hava açıktı. Tepsiyi alıp bahçeye çıktım, derken gökyüzü bulutlandı. Ben çaktım, şimşek çaktı, ben çaktım.

Sonra ben sızmışım. O ne yaptı bilmem!…  

Bektaşi Fıkralar-1

HER ŞEY ALLAH’TAN

(Bir tren kazasının “Takdiri ilahi” , “Her şey Allah’tan” şeklindeki yaklaşımlarla açıklanmasını eleştiren birinin, guruptaki Avni Anıl’a ne düşündüğünü sorması üzerine, Avni Anıl’ın anlattığı fıkradır.)

“Bektaşi’nin biri her gün kasabada ‘Her şey Allah’tan’, ‘Her şey Allah’tan’ diye mırıldanarak dolaşır dururmuş. Bir gün kasabanın serseri delikanlılarından biri yine böyle mırıldanarak dolaşmakta olan Bektaşi’ye arkasından sessizce yaklaşmış, ensesine okkalı bir şaplak atmış. Canı fena halde yanan Bektaşi’nin pür hiddet dönüp kendisine ters ters baktığını görünce;

– Öyle ne bakıyorsun baba erenler demiş, hani her şey Allah’tandı.

– Tabii demiş Bektaşi, her şey Allah’tan da ben hangi deyyusu aracı ettiğine bakıyorum.”

HANGİSİ SARI, HANGİSİ KIRMIZI

(İlhan Selçuk’un bir köşe yazısından alınmıştır.)

Bektaşi -ya da Alevi- iki öküzüyle tarlasını sürermiş; kırmızı öküz az yem yiyip, çok çalışırmış; sarı öküz lanet mi lanetmiş!.. Hem çok yermiş, hem tembelmiş!.. Bir gün öfkelenmiş Bektaşi:

– Ey Allahım, demiş, şu sarı öküzün canını al da kurtulayım..

Baba Erenler ertesi sabah ahıra girince ne görsün, kırmızı öküz sizlere ömür, sarı lanet capacanlı… Dışardan bir çocuk çağırmış Bektaşi, öküzleri göstermiş:

– Ulan, demiş, bunların hangisi sarı, hangisi kırmızı?.. Çocuk göstermiş:

– Bu sarı, bu kırmızı!.. Bektaşi gözlerini göğe çevirmiş:

– İmanım, demiş, bacak kadar çocuk renkleri biliyor da, sen ayıramıyor musun?..

ŞİMDİ YALNIZ KALDIM

Bektaşi dalıp gitmişti. Güzel ve sakin bir havada Tanrıyla baş başaydı. Belli ki Tanrı ile halleşiyordu. Onun dalgınlığını izleyen, yakınındaki masada oturan merakla sordu:

-Dalmış gitmişsin, kimin kimsen yok mu, yalnız mısın? Daldığı âlemden ayrılmak zorunda kalan Bektaşi:

-Asıl şimdi yalnız kaldım, dedi.

ORASINI ALLAH BİLİR

Şarap yapmak yasaklanmış; sıkı bir kontrolle, şarap yapan yakalandığında kellesi vuruluyordu.

Bağ bozumu vakti geldiğinde, Bektaşiüzümlerin suyunu küplere doldurdu. Durumdan haberdar olan hükümdar, Bektaşi’nin küpleri başına geldiğinde, hiddetle sordu:

-Üzüm suyu küplere ne için dolduruldu?

Bektaşi, yakalanmışlığının telaşı ile cevap verir:

-Dolduruyorum ki, orada sirke olsun.

Hükümdar, biraz yumuşayarak yeniden sordu:

-Sirke dersin ama ya şarap olursa!

Hükümdarın yumuşadığını gören Bektaşi:

-Orasını Allah bilir, dedi.

İTİBAR

Softanın biri Bektaşi’nin önüne geçti:

-Ey Erenler; iyisin, hoşsun, ilim irfan sahibisin; bir de oruç tutup, namaz kılsan, bizim nazarımızda da itibarın olur o zaman, dedi.

Bektaşi gülümseyerek:

-Sizin nazarınızda itibar kazanmak için, Tanrı önündeki itibarımı zedeleyemem, dedi.

ALDATMAK

Meyhanelerden çıkmazdı hiç. İçkisini içer, geç vakitte naralar atarak evinin yolunu tutardı. Ne çocuğuna, ne eşine, ne anasına, babasına ve ne de çevresine hayrı dokunmamıştı. “Ayyaş Hamdi” böyle bir yaşamın sonunda rahmetli oldu.

Cenaze namazı kılındıktak sonra İmam sordu:

-Merhumu nasıl bilir siniz?

-İyi insandı… Kimseye kötülüğü olmadı… Toprağı bol olsun… ve benzer cevapları duyan Bektaşi sabredemedi ve yanındakinin kulağına fısıldadı:

-Bizi neyse de, Allahı da aldatmaya yelteniyorlar.

BİR DE SENİN KULUNA BAK

Bektaşi Baba İstanbul’da gezinirken, Padişahın Sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir binanın yakınından geçmekte idi. Binanın önünde şatafatlı bir fayton durmakta idi. Binadan sırmalı elbiseleri olan adam çıkınca, muhafızlar selama durdu. Adam faytona binerken, Bektaşi meraklanandı ve muhafızlardan birinin yanına sokularak sordu.

—Faytona binen padişah mıdır?

-Hayır  padişahın bir kuludur. Cevabını aldı.

Bektaşi, tepeden tırnağa önce faytondaki adama baktı. Sonrada kendi haline baktıktan sonra, ellerine açarak:

-Tanrım, bir padişahın kuluna bak! Sonra, bir de senin kuluna bak! Diye söylendi.

KABAHAT TARLAYI GÖSTERENDE

Köylü yağmur duasına çıkıyormuş, Bektaşi’ye ”sen de gel” demişler. Baba Erenler kalabalığa katılmış, yolda küçük tarlasının yanından geçerken elindeki sopayı tarlaya dikmiş, göğe bakarak:

– Bizimki de, demiş, burası!..

Duadan sonra bir yağmur bir yağmur, ortalığı seller basmış, Bektaşi’nin tarlasında ne varsa sular almış götürmüş. Bu manzarayı gören Bektaşi, ellerini yukarı kaldırmış:

– Ulan, demiş, kabahat sende değil, bu tarlayı sana gösterende..

AKŞAMDAAAAAN, AKŞAMA

Zaptiye başı yolda çakırkeyif rastladığı Bektaşi’yi çevirmiş ve kükremiş:

-Söyle bre zındık, namaz vakti cami mihrabında secdeye vardığın olur mu?

Erenler çok hızlı ve çok vurgulu bir biçimde cevaplamış:

-Her bayram, her bayram.

Zaptiye başı bu kez:

-Peki ey kâfir, şarap zıkkımlanır mısın? Diye sormuş.

Bektaşi suçüstü yakalanmış olmasının ürkekliği ve yalana başvurmanın faydasının olmadığının farkına vararak, eliyle küçümseme işareti yaparak yanıt vermiş:

-Eh, akşamdaaaaan akşama.

                                             

SIRAT KÖPRÜSÜ

Bektaşi kafayı çekmiş. Ayakları birbirine dolana dolana, sağa sola yalpalayarak giden Bektaşi’yi gören komşusu dayanamayıp laf atmış:

-Hey baba erenler, bu halle sırat köprüsünü nasıl geçersin?

Bektaşi istifini bozmadan komşusunu cevap vermiş:

-Sanki karşı tarafta mor sümbüllü bağlarım varda!

OLMAYAN ŞEY

Yolu camiye düşen Bektaşi namazdan sonra:

– Ey ulu tanrım, bana bol bol şarap ver. Diye dua etmiş.

Yanında namazı bitiren kişi de ellerini kaldırmış:

– Rabbim bana iman ver. Diye dua etmiş.

İki duayı da işiten hoca Bektaşi’ye dönmüş:

– Bak herkes iman istiyor tanrıdan sen de şarap istiyorsun. Utanmıyor musun? demiş.

Bunun üzerine Bektaşi hocaya dönüp:

– Ne yapalım hoca efendi herkes kendisinde olmayanı ister. Demiş.

KAYIK KÜÇÜK

Bektaşi kiraladığı kayık ile Eminönü’nden Üsküdar’a giderken, deniz dalgalanmaya, kayık sallanmaya başlar.

Dalgaların, büyük bir fırtınanın başlangıcı olduğunu sezen Bektaşi’nin telaşlandığını gören kayıkçı:

-Ne korkuyorsun yolcu? Korkma. Allah büyüktür! Diye Bektaşi’yi sakinleştirmek ister.

Kayıkçının bu sözüne içerleyen Bektaşi şu yanıtı verir:

-Allah büyüktür amma, kayık küçük!

ALLAH’IN KELAMI

Bir mecliste Kuran’ı Kerim’den söz açılıp, sohbet koyulaşmıştır.

Kuran’ı Kerim’in eşsizliğinden ve olağanüstülüğünden bahsedilirken, odanın bir köşesinde kendi halinde çubuğunu içmekte olan bir Bektaşi söze karışır:

-Evet, Allah’ın kelamı cidden eşsizdir. Amma, yazısı biraz karışıktır!… der.

Dinleyenlerden biri hayret ve biraz da hiddetle sorar:

-Karışık mıdır? Nerden biliyorsun?

Bektaşi sakin bir tavırla cevap verir:

-Alnımın yazısından!

CAMİDE VAAZ

Bektaşi’nin yolu camiye düşmüştür. Cami imamı o gün ki vaazında içkinin kötülüklerinden bahsetmektedir. Cami imamı uzun bir vaazdan sonra cemaate birde örnek verir:

-Ey cemaat eşeğin önüne bir kova su, bir kova da rakı koyun hangisini içer? diye sorar.

Bektaşi elini kaldırarak cami imamının sorusunu yanıtlar:

-Hocam suyu içer.

İmam:

Tabi ki suyu içer, peki neden suyu içer? Diye sorunca, Bektaşi cevaplar:

-Neden olacak hocam, eşekliğinden!

İNEĞİDE KURBANA SAYMAZSAM!

Bektaşi bulgurunu kaynatıp, kuruması için sermiş, bir yandan karıştırırken bir yandan da dua edermiş:

-Allah’ım bulgurlarım kurumadan yağmur yağdırma!

Bulgurlar tam kurumaya yüz tutmuşken yağan yağmur, Bektaşi’nin bulgur sergisini su içinde koymuş. Bu zor durumunun üzerinden bir hafta geçmeden, ineğini de ahırda ölü bulan Bektaşi, üst üste gelen kötü olayları kabullenmekte zorlanmış.

Ramazan ayının geldiğini fırsat bilen Bektaşi oruç tutmaya niyet etmiş ve Ramazanın ilk günü, iftara beş dakika kala sigarasını yakmış. Sigarasından içine çektiği dumanı büyük bir keyifle gökyüzüne  üfleyerek:

-Nasıl, illet oluyorsun şimdi bana değil mi? Diyerek kendi kendine söylenmeye devam etmiş:

-Ölen ineği de kurbana saymazsam şerefsizim!

BİTSİN BU DAVA

Gelecek konuklarını nasıl ağırlayacağını kara kara düşünen Bektaşi’nin gözü, Yahudi olan komşusunun keçilerine takılmış. Keçilerden birini çaktırmadan alıp kesmiş. Durumu fark eden Yahudi; “Kadıya gitsem… Kadı da Bektaşi’de Müslüman, ben Yahudi’yim. Davayı kazanamam. Hadi kazandım, Bektaşi’nin nesi var ki, hakkımı alabileyim!… Biz artık Allah’ın huzurunda hesaplaşırız…” düşüncesi ile şikâyetçi olmamış.

Gel zaman git zaman her ikisi de rahmetli olmuş. Yahudi, ahrette Bektaşi’den davacı olmuş. Mahkeme kurulmuş ve Bektaşi’ye sormuşlar:

-Sen Yahudi komşundan habersiz keçisini kesmişsin!

—Kesmedim, demiş Bektaşi.

—Ben gözlerimle gördüm demiş, Yahudi.

Bektaşi “Bir mahkemede bir adam hem şahit, hem davacı olamaz.” Diye itiraz etmiş.

—Haklısın ama günahların arasında keçiyi kestiğinde yazılı, demişler.

Bektaşi bu kez, “Mahkeme hâkimi aynı zamanda şahitlik yapamaz.” Diye itiraz etmiş.

—Gene haklısın; o zaman getirin keçiyi ona soralım… Demişler.

Bektaşi son bir çaba ile çözüm yolu önermiş:

-Ne!… Keçi burada mı?….. Verin keçiyi o zaman bu Yahudi’ye… Bitsin bu dava!

FAKİRE CAN GELDİ

Oruç tutan Bektaşi pek fena susamış. Gürül gürül akan çeşmeyi görünce de dayanamayıp ağzını dayayıp kana kana çeşmeden su içmiş. Bu sırada oradan geçen komşusu seslenmiş:

-Aman erenler ne yaptın? Oruç gitti!

Bektaşi, ağzının iki yanından süzülen sular bağrına doğru inerken cevap vermiş :

-Oruç gitti ama fakire de can geldi!

BİR GÜN FAZLA TUTMUŞ

Adama sormuşlar :

-Kaç gün oruç tuttun?

—Hastalığım nedeniyle, ancak bir gün tutabildim! Demiş.

Aynı soru, orada bulunan Bektaşi’ye sorulunca, hiç istifini bozmadan yanıt vermiş :

-Bu arkadaş benden bir gün fazla tutmuş!

PEŞİN NAMAZ

Hoca ile Bektaşi birlikte yola çıkmışlar, bir süre sonra hoca:

-Namaz saati! demiş, başlamış kılmaya…….

Rekât üstüne rekât, selam üstüne selam… Bektaşi’nin beklemekten canı sıkılmış, hoca namazı bitirince sormuş :

-Yahu bu ne uzun namaz böyle?

—Kazaya kalmış namazlarım vardı, onları da kıldım! Demiş hoca.

Yola koyulmuşlar, bir müddet sonra mola verdiklerinde bu kez namaz kılmak için Bektaşi müsaade istemiş ve başlamış namaza…

Ama ne namaz, bitmiyor! Sonunda hoca dayanamamış :

-Erenler, senin namaz da uzun sürdü!

—Önümüzdeki haftanın namazını kıldım! Diye cevaplamış Bektaşi.

Hoca şaşırmış:

-Yahu olur mu böyle şey?

Bektaşi gülmüş :

-Yukarıdaki senin veresiyeni kabul ediyor da, benim peşinimi niye kabul etmesin?

SEN NE İŞE YARADIN

Hoca ile Bektaşi içki içerken yakalanırlar ve Kadı’nın huzuruna çıkarılırlar.

—Şeytana uyduk kadı efendi. Diye af dileyen hocayı, kadı affetmez ve idam cezası verir.

Sıra Bektaşi’ye geldiğinde savunmasını yapar:

-Kadı efendi ben gayri-müslümüm, bana oruç farz değildir.

Kadı Bektaşi’yi serbest bırakır. Bektaşi Kadı’nın huzurundan ayrılırken sorar:

-Kadı efendi, ben de şahadet getirip Müslüman olsam, arkadaşımı da bağışlar mısın?

Kadı efendi düşünür, bir kişiyi Müslüman yapmanın sevabını hesap eder ve Bektaşi’nin teklifini kabul eder, Hocayı da affeder.

Kadının huzurundan ayrıldıktan sonra hoca Bektaşi’ye kızgınlıkla sorar:

-Sen ne biçim adamsın be, bir Hıristiyan bir Müslüman oluyorsun! Sen de hiç iman yok mu?

Bektaşi gülerek cevaplar:

-Gâvur oldum kendimi, Müslüman oldum seni kurtardım. Peki, sen ne işe yaradın?


HALİM MECALİM YOK

Sohbet sırasında Bektaşi’ye sormuşlar:

-Baba Erenler niçin oruç tutmazsın?

Bektaşi’de mazeret hazırdır:

-Vallahi tutmak isterim ama halim mecalim yok.

Bektaşi’yi zorda bırakmak için bir soru daha sorarlar:

-İftara çağırsalar gider misin?

—Doğrusu ne yapar eder giderim.

Bektaşi’nin bu cevabına itirazlarını bildirirler:

-Bu nasıl olur? Allah’ın emrini dinlemiyorsun da kulların davetini kaçırmıyorsun!
Bektaşi’nin cevabı hazırdır:

-Bunda şaşılacak ne var? Bilirsiniz ki Cenabı Hak merhametlilerin merhametlisidir ve affedicidir. Fakat insanlar böyle midir? Onlar, en küçük bir sebepten güceniverirler. Bunun için kulların davetlerini kaçırmamak gerekir.

ALTI ÜSTÜNDEN İYİDİR

Adamın biri, sohbetlerinde gündelik yaşamdaki olumsuzluklardan örnekler vererek:

-Böyle giderse kıyamet kopacak, dünyanın altı üstüne gelecek…..diyerek hiç durmadan çevresindeki insanları karamsarlığa itiyormuş. Bu konuşmalardan birisini duyan Bektaşi dayanamayıp cevap vermiş:

-Gelsin imanım demiş, şu dünyanın haline bak, belki altı üstünden iyidir.

KERAMET ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKTE

Sofunun birisi Bektaşi’yi denemek ister.

—Baba Erenler, sizler için kerametli diyorlar. İsterse Ağacı bile ayağının yanına getirir diyorlar. Bize de gösterinde bizde görelim, der.

Baba Erenler, kendisi ile alay edilmek istendiğini fark ederek, Sofuya bir ders vermek gerektiği düşünür ve ağacı çağırmaya karar verir:

-Ağaç gel der, fakat ağaçta hareket yok.

—Ağaç gel der, fakat yine gelmez.

—Ağaç gel der, üçüncü çağırışında da ağaçta hareket yoktur. Bunun üzerine, Bektaşi ağacın yanına gider ve derki:

-Eğer ağaç bize gelmezse biz ağaca gideriz. 

Başarının Sırrı

Tarihte şöyle anlatılır…

Bir savaşta komutanın ordusu savaşı kaybeder ordu dağılır.
Komutanda kaçarak bir mağaraya sığınır. Mağarada oturup düşünürken bir karıncanın duvara doğru yürüdüğünü görür.
 Karınca bulduğu küçük bir arpa tanesini ağzına alıp duvara tırmanmaya çabalıyormuş. İlk çabası daha işin başındayken boşa çıkmış.
     


Devamı…

Kendinize Engel Olmayın.

1950″li yıllarda kamuoyunda; doktorların araştırmalarına dayanarak “bir mil dört dakikanın altında koşulamaz, bu insan fizyolojisi açısından mümkün değildir” yargısı vardı.

Bu görüşler atletizmle uğraşan atletleri ve atletizm otoritelerini etkilemiştir. Atletizm otoriteleri ve atletler bu görüşün etkisinde kalarak bir mili dört dakikanın altında koşmayı hiç düşünmediler. Yarışmalarda bütün atletler artık rekor kırmak için değil sadece birinci olmak için koşuyorlardı.       Devamı…

Nasıl Zamanın Efendisi Olursunuz?

 

Siz mi zamanınızı yönetiyorsunuz, yoksa zaman mı sizi yönetiyor? Akşam olduğunda o gün yapmanız gereken işleri yetiştiremediğinizi görüp kendinize kızıyor musunuz? İşleriniz zamanında bitmiyor, hep bir şeyleri yetiştirmek için koşuşturmaktan sürekli yorgun musunuz? Başarılı insanların ortak özelliklerinden biri, zamanlarını çok iyi değerlendiriyor olmalarıdır. Lee İacocca, yöneticilik hayatını anlattığı kitabında şöyle söylüyordu: Devamı…