Muhsin Yazıcı

Rüzgârın Yaramazlığı (Polonya Masalı

       Rüzgârın Yaramazlığı  (Polonya Masalı

       Söğütlü köyde herkes rüzgârdan şikayetçiydi.

       Yaşlı dede, ekmek pişirdiği fırında ateşi söndürdüğü için kızıyordu rüzgara.
 

       Yaşlı nine, sokağa çıkmasına izin vermediği için içerliyordu. Ayakkabıcı ustası, dükkanının pencere pervazları arasındaki deliklerden içeri girip soğuttuğu için sinir oluyordu.

       Topal bahçıvan, bahçedeki çiçekleri kırdığı için öfkeleniyordu.

       Köyde sadece küçük çocuk seviyordu rüzgarı:

       “Anneciğim, gel bak rüzgar ne tatlı esiyor.”

       “O tatlı değil yavrucuğum. Hınzırın tekidir rüzgar. Onun insafsızlığından bu yıl hiç ürün vermeyecek bitkiler. Çünkü bitki tozlarını çok uzağa götürüyor. Belki ekmeğimiz bile olmaz bu yıl.”

       Ekmek lafı küçük çocuğa rüzgarı unutturmaya yetmişti bile:

       “Anneciğim bana yağlı ekmek verir misin?”

       Rüzgar ise kimsenin kendisini sevmediği bu köyü terk etti. “Gerçekten de beni sevmemekte haklılar.” diye düşündü.

       “Islık çalar gibi eserim, fırtına olur kükrerim.

       Benden korkuyorlar, bu doğru. Ama başka nasıl davranılır bilemiyorum. Ne yapabilirim?”

       Rüzgar, horozun yanına gitti. Ondan kendisine şarkı söylemeyi öğretmesini istedi. Ama horoz sadece ötmesini biliyordu. Kurbağaya gitti; o da yardım edemedi. Çaresiz kırlarda dolaşırken karşısına bir korkuluk çıktı. Ama bu korkuluk ekinlerin ortasına yerleştirilip, kuşları kaçırması gereken diğer korkuluklar-dan farklıydı.

       Güzel bir genç kız gibi giydirilmişti bu korkuluk. Başında zarif bir şapka, ayaklarında ipek eteklik vardı.

       Rüzgar bu güzel kıza yaklaşmaktan korktu: Önce hanımeline gitti, ondan güzel kokular aldı. Sonra kıza yaklaştı. Ama o kadar tedirgindi ki acemilikle gerektiğinden fazla esti.

       Kızın şapkası uçtu, etekleri havalandı.

       Rüzgar çok utandı. Korkup kızla konuşamadan oradan uzaklaştı.

       Ağlamaklı oldu, köye dönmeye karar verdi.
Yolda buğday tarlasında küçük çocuğu gördü.

       Annesi tarlada çalışıyor, ekin topluyordu. Küçük çocuk için ağaca bir salıncak kurmuştu.

       Çocuk salıncakta uyuyordu.

       Rüzgar kendisini seven tek insan olan küçük çocuğu görünce çok sevindi. Onu da sevindirmek istedi. Usul usul esmeye başladı.

       O kadar tatlı ve uysal esiyordu ki, bütün ekinler başlarını diktiler. Başaklar açıldı. Artık küçük çocuğun annesi daha rahat çalışabilirdi.

       Küçük çocuk ise bunlardan habersiz tatlı tatlı uyuyordu. Rüyasında rüzgârla oynuyordu. 

Kral İsteyen Kurbağalar (İtalyan Masalı)

         Kral İsteyen Kurbağalar  (İtalyan Masalı)

        Çok eski zamanlardan birinde Olympos dağının doruklarında Tanrı Jüpiter yaşarmış. Dağların, denizlerin, hayvanların, insanların kralıymış.

       Dağın eteklerinde kocaman bir göl varmış. Bu gölün sakinleri de geveze kurbağalarmış. İlk başlar kurbağalar neşe içinde hür yaşarlarmış.

       İstediklerini istedikleri zaman yaparlarmış.

       Kimse karışmazmış onlara. Bir süre sonra kurbağalar bu özgür hayattan sıkılmaya başlamışlar. Göklere yükselen varaklamalarla Jüpiter’den kendilerine bir kral göndermesini istemişler:

       “Kral hayatımıza yön versin, ne yapacağımızı bize söylesin.”Jüpiter önce pek dikkate almamış kurbağaların bu isteğini. Ama öylesine gürültülü, öylesine gevezeymişler ki dayanamamış, eline geçirdiği bir ağaç parçasını yukarıdan gölün ortasına fırlatmış.

       Bir şeyin şrak diye gölün ortasın düşmesi kurbağaları susturmuş.
Uzun süre bağırmışlar. Bu suskun krallarının yanına yaklaşmaya da korkuyorlarmış.

       “Tanrı Jüpiter’in gönderdiği bu sessiz kralın sağı solu belli mi olur, değil mi? Uysal gibi görünür, ama birden yaklaşanın da canına okuyabilir.” diye düşünmüşler.

       Epey bir zaman sonra genç kurbağalardan biri ağaca yaklaşmış, yavaş yavaş yanına gitmiş, önce dokunmuş, sonra üzerine çıkmış, ardından üzerinde zıplamaya başlamış. Bu kral ne yaparsan yap hiç sesini çıkarmıyormuş!
Göldeki bütün kurbağalar krallarının yanına koşmuşlar, üzerine çıkmışlar, tepinmişler.

       Bütün gün orada oyalanmışlar. Sonunda bir gün içinde kralları pis ve yosunlu hale gelmiş. Kurbağalar da krallarından bıkmışlar. Ertesi gün Jüpiter’den kral istemişler.

       Öylesine yüksek perdeden bağırıyorlarmış ki Jüpiter dayanamamış.
Ama bu sefer kurbağalara kral olarak yılanı göndermiş!
 

       Şimdiye dek krallarının sessiz ve zararsız olduğundan yakınan kurbağalar bu kez de krallarının kendileri için ne kadar tehlikeli olduğundan yakınmaya başlamışlar.

       Yeni krallarının yanına yaklaşamıyorlarmış bile.

       Yılan, çevrede bulduğu kurbağaları bir lokmada midesine indiriyormuş.
Kurbağalar yeni kral için vıraklamaya başlamışlar.

       Jüpiter şöyle demiş: “Size önce iyi ve uysal kral verdim, beğenmediniz. O halde şimdi kötü ve vahşi kralınızı beğenmek zorundasınız. Çünkü bunu da istemezseniz, daha kötüsüne razı olmak zorunda kalabilirsiniz.”


       İşte o günden beri budala kurbağalara yılanlar krallık edermiş.
 

       Derleyen ve çeviren: Tarık Demirkan
       Doğan Kardeş Kitaplığı (YKY Yayınları)

Kibritçi Kız

        Kibritçi Kız

        Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. 

       Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.

Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çocuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. 

       Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti. 

       Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. 

       Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık, incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…

       Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.

       Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.
      
Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.

       Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev. 

       Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. 

       Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
      
Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti.

          Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. 

        Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi. 

       Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı: Bir yaz gecesi… Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu. 

       Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. 

        O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi… Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü… 

       Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. 

        -Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler…

       Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.

       Yazan: Hans C. Andersen,
       Andersen Masalları, Remzi Kitabevi

Açgözlü İle Kıskanç

       Açgözlü İle Kıskanç

       İki komşu, Jupiter’in huzuruna çıkarak ondan gönüllerindeki dileklerini yerine getirmesi için ricada bulundular. Bu komşulardan bir tanesi açgözlülükten, diğeri ise, kıskançlıktan ölmek üzereydi.

         Jupiter, bu kötü hisleri için, onları cezalandırmak istedi ve kendilerine, her arzu ettiklerine sahip olacaklarını bildirdi. Ancak, şöyle ki: Her ikisinin dileği derhal yerine gelecek fakat komşusu, kendi dileğinin iki misline sahip olacaktı. 

       Açgözlü adam, derhal bir oda dolusu altın diledi. Daha dileyeli çok kısa zaman olmasına rağmen kendisini çok kötü hissetmeğe başladı, çünkü komşusu o kıymetli madenden tam iki odaya sahipti.Derken sıra, kıskanç adama geldi. Hele o, komşusunun, dünyanın nimetlerinden faydalanmasına asla razı değildi.

         Bu sebeple, onu iki gözünden de edebilmesi için kendi gözlerinden birinin kör olmasını diledi.

Kaplumbağa İle Kuşlar

       Kaplumbağa İle Kuşlar

       Kaplumbağa’nın biri, yaşamakta olduğu yerden bıktığı için bir gün, Kartal dostuna, onu istediği bir başka tarafa götürmesini rica ederek bu hizmetinin karşılığında, kendisini çok memnun edecek zengin bir hediye ile mükâfatlandıracağını vaat etti.

       Kartal, teklife razı oldu ve Kaplumbağayı pençeleriyle kabuğundan yakaladığı gibi tâ yükseklere havalandı.

        Rahat, rahat boşlukta uçarlarken, kendilerine doğru gelmekte olan bir Kargaya rastladılar. Kara Karga, hemen Kartal’a seslendi:        “Şu kaplumbağaların eti ne lezzetlidir ha…

       Kartal amca…”

       Kartal, söylenilene pek kulak asmadan yanıt verdi:

       “Ama kabuğu çok sert…”

       Karga tekrar kandırıcı bir sesle boşlukta bağırdı:

       “Ne önemi var be Kartal amca. Havadan bıraktın mı kayalar onun sertliğini mi bırakır!… Kabuğunu parçalar, canım etleri meydana çıkartır.”

       Kartal, bu sözlerdeki gerçekleri fark edince Kaplumbağayı boşluğa bıraktı. Ve iki ahbap çavuşlar, kayalardaki parçalanmış, Kaplumbağa’yı güzelce yediler.

Hasta Arslan

       Hasta Arslan

       Hayatının sonuna gelmiş olan Arslan, birazcık nefes alabilmek için, ininin önüne uzanmış yatıyordu… Çok hasta ve nefes nefeseydi.

        Tebaasındaki bütün hayvanlar, etrafında toplanarak, onun kuvvetten düştüğünü gördükçe yaklaştılar. Nihayet, artık ölmek üzere olduğunu iyice anladıklarından, her biri ayrı ayrı, içinden şöyle düşündü:

       “işte, tam yaptığı haksızlıkların hesap verme zamanı”

       Sonra, yaban domuzu, keserleriyle üzerine çullandı, bir yaban öküzü de boynuzlarını biledi.

        Fakat bütün bunlara rağmen, arslan hâlâ önlerinde aynı bitkin halde yatıyordu. Bu vaziyeti uzaktan takip eden Eşek, ortada artık korkulacak bir şeyin kalmadığına iyice kanaat getirince, kuyruğunu havaya kaldırarak, yaşlı aslan’a iyice yaklaşıp arka ayakları ile yüzüne vurdu, vurdu. arslan, iki türlü ızdırabının arasından,

        İŞTE BU ÇİFTE ÖLÜM!” diye inledi. 

Hasta Arslan

       Hasta Arslan       Hayatının sonuna gelmiş olan Arslan, birazcık nefes alabilmek için, ininin önüne uzanmış yatıyordu… Çok hasta ve nefes nefeseydi.        Tebaasındaki bütün hayvanlar, etrafında toplanarak, onun kuvvetten düştüğünü gördükçe yaklaştılar. Nihayet, artık ölmek üzere olduğunu iyice anladıklarından, her biri ayrı ayrı, içinden şöyle düşündü:       “işte, tam yaptığı haksızlıkların hesap verme zamanı”       Sonra, yaban domuzu, keserleriyle üzerine çullandı, bir yaban öküzü de boynuzlarını biledi.        Fakat bütün bunlara rağmen, arslan hâlâ önlerinde aynı bitkin halde yatıyordu. Bu vaziyeti uzaktan takip eden Eşek, ortada artık korkulacak bir şeyin kalmadığına iyice kanaat getirince, kuyruğunu havaya kaldırarak, yaşlı aslan’a iyice yaklaşıp arka ayakları ile yüzüne vurdu, vurdu. arslan, iki türlü ızdırabının arasından,        İŞTE BU ÇİFTE ÖLÜM!” diye inledi. 

Yedi Kargalar

       Yedi Kargalar

       Bir adamın yedi oğlu varmış. O kadar istermiş de bir kızı olmazmış. Günün birinde karısı ona müjde vermiş: gebe olduğunu söylemiş.çocuk dünyaya gelmiş.bu seferki kızmış. Buna çok sevinmişler ama, çocuk pek cılız, pek ufacık bir şeymiş. Bu yüzden de evde vaftiz edilmesi gerekmiş.

       Vaftiz suyu getirsin diye babası , oğullarından birini kuyuya yollamış. Öbür altı oğlan da onun peşinden gitmişler.hepsi de suyu önce kendisi doldurmak istiyormuş. bu yüzden testi suya düşmüş. Oğlanlar oldukları yerde kala kalmışlar; ne yapacaklarını şaşırmışlar. Hiçbiri eve dönmeye cesaret edememiş.

       Çocukların hala dönmediklerini gören baba:

       — Yetiz oğlanlar kesin oyuna daldılar!demiş 

      Kızın vaftizsiz öleceğinden korkuyormuş. Canı çok sıkılmış:

       —İnşallah hepiniz karga olursunuz! diye ilenmiş. Daha sözünü bitirmeden başının üstünde bir hışırtı ilişmiş. Havaya bakmış ;kömür gibi kara yedi tane karganın uçup gittiğini görmüş.

       Anne baba bu ilenci bir daha geri alamamışlar. Oğullarının yedisinde elden kaçırdıkları için çok üzülmüşler. Bütün sevgilerini biricik kızlarına vermişler, onunla bir parça olsun avunmuşlar.

       Kız çok geçmeden kendini toparlamış, gün geçtikçe güzelleşmiş ama başka kardeşleri bulunduğundan uzun zaman haberi olmamış. Ana babası bunu duyurmamaya çalışmışlar.

       Sonunda günün birinde ahalinin kendisinden söz ettikleri işitmiş . Diyorlarmış ki:

       — Kız güzel ama, yedi ağabeysinin başlarına gelen yıkım onun yüzünden oldu. 

      Bunları duyunca kız çok üzülmüş. Annesin, babasına gidip sormuş:

       —Ağabeylerim var mıydı benim? Onlara ne oldu ? Demiş. 

       Bunun üzerine ana babası bu gizliliği daha fazla saklamak istememişler. Tanrının böyle istediğini, yoksa doğumunun buna buna neden olmadığını anlatmışlar. Ama kızcağızın içine bir kurt düşmüş. Kardeşlerini kurtarmayı kafasına koymuş. Bir yerlerde durup dinlenemez olmuş. Sonunda bir gün gizlice yola çıkmış.  Ağabeylerinin izini bulmaya ne pahasına olursa olsun onları kurtarmaya karar vermiş.

       Evden çıkarken ana-babamı anarım diye bir yüzük ,karnım acıkırsa diye bir dilim ekmek, susarsam içerim diye bir testi su, yorulursam otururum diye de bir iskemle almışmış.

       Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş … Sonunda dünyanın öbür ucuna, güneşin yanına varmış ama güneş çok sıcakmış, korkunç bir şeymiş.Hem de küçük çocukları yermiş. Kız hemen buradan kaçmış; doğru aya gitmiş. Ay da pek soğukmuş. Hem de kötü huyluymuş. Çocuğun orada olduğunu anlayınca:

       — Burnuma insan kokusu geliyor! Diye bağırmaya başlamış.

       Kız oradan da çabucak kaçmış; yıldızlara gitmiş. Bunlar ona güler yüz göstermişler. Her yıldız ayrı bir sandalye de oturuyormuş. İçlerinden sabah yıldızı ayağa kalkmış; ona bir aşk kemiği vermiş:

       —Yanında bu kemik olmazsa sırça sarayı açamazsın. Oysa kardeşlerin orada…demiş.

        Kız bu küçük kemiği almış. Bir mendilin içine sarmış, yola çıkmış. Gide gide sırça saraya varmış. Büyük kapı kilitliymiş. Kız aşk kemiğini çıkarmak için mendili açmış. Bir de ne görsün? Mendil bomboş değil mi? Meğerse kız iyi yürekli yıldızın armağanını yitirmiş. Şimdi ne yapacak. Kızcağız ağabeylerini kurtarmak istiyormuş. Oysa sırça sarayın anahtarını yitirmiş. Busun üzerine bir bıçak almış. Küçük parmağını kesmiş. Kapıya bunu sokmuş. Bereket versin kapı açılıvermiş.        Kız içeriye girince karşısına bir cüce çıkmış:

        — Yavrum demiş, ne arıyorsun burada?

        Kız:

       —Ağabeylerimi… Yedi kargaları arıyorum!

       Cüce:

       —Bay kargalar evde değiller. Onlar dönünceye kadar bekleyeceksen gir içeri!

       Bunun üzerine cüce yedi tabak, yedi bardak içinde kargaların yemeklerini içeri getirmiş. Küçük kız her tabaktan birer lokma yemiş, her bardaktan birer yudum su içmiş. Sonuncu bardağın içine de yüzüğü koymuş.

       Birden bire havada bir hışırtı, bir kanat hışırtı duymuş. Cüce:

        —Bay kargalar eve geliyor!demiş.

        Kargalar gelmiş; yiyip içmek istemişler. Tabaklarını bardaklarını görünce arka arkaya söylenmeye başlamışlar:

       —Tabağımdan kim yediş?

       —Bardağımdan kim içmiş?

       —Buna bir insan ağzı değmiş!

        Yedinci karga bardağı dikip içerken ağzına yüzük gelmiş. Bakmış. Anne babasının yüzüğünü tanımış:

        Kapının arkasında durup bu sözleri işiten kız ortaya çıkmış. Bunun üzerine kargaların hepsi yeniden insan kılığına dönmüşler. Sarmaş dolaş olmuşlar. Hep birlikte evin yolunu tutmuşlar. 

Gerçek sevgi


Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları, onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.
Devamı…

Mimar Sinan’ın Mektubu


Birkaç yıl önce, Süleymaniye Camii´nin yıkılma tehlikesiyle karsı karsıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış.
Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Devamı…

En Yükseğe Zıplayabilmek…


Pireleri eğitmeye çalışanlar bir yönüyle garip, bir taraftan da akla yatkın bir şey gözlemlediler. Üstü kapalı bir kutuya konulan pireler zıplayıp tekrar tekrar kutunun tavanına çarpıyorlardı. Fakat bir müddet sonra ilginç bir şey oluyordu. Pireler zıplamaya devam ediyor, ama bu defa tepeye vuracak kadar yükseğe zıplamıyorlardı. Belli ki tavana vurduklarında canlarının yanması onları bunlardan alıkoyuyordu.
Devamı…

Kanseri Yenen Dostluk


Solgun yüzü her geçen gün biraz daha soluyor, sanki hayat omuzlarına her geçen gün biraz daha yükleniyordu. Yaşamdan bıkmıştı, gözleri yılgın bakıyordu. Işıl ışıl olması gereken o gözler sönük ve bitikti sanki…
Umut her gün ölümü biraz daha yaklaşmış olarak, daha 21 de ölümü ensesinde hissediyordu. Umut ölüyordu…
Devamı…

Çatlak Testi


Çin’de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine…        Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış… Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve… Devamı…

Duvarı Aşamıyorsan Bir Kapı Aç…


Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy, çok zengin  Elmer Kelen´in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı. Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen´e yeterince benzediği görüşündeydi. Devamı…

Siz Önemlisiniz


New York’ta yaşayan bir öğretmen, lise son sınıftaki öğrencilerini diğer insanlardan farklı olan özelliklerini vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. Her öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. Onlara sınıf ve kendisi için niçin ve ne kadar farklı olduklarını anlattı.
Devamı…

Önemli Olan Süresi Değil, İşlevi!


Acısını aşmak isteyen bir adam, kendisine yardım etmesi için Budist tapınağındaki bir Ustaya gider. Adam ustaya sorar:”Usta, eğer günde dört saat derin düşünme yaparsam, yüksek bilince ulaşmamım ne kadar sürer?” Usta adama bakar ve yanıt verir: “eğer günde dört saat derin düşünme yaparsan, belki on yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.”
Devamı…

Bırakınız Işığınız Yayılsın


Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu. Bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam bir yıl içinde bir dükkândan, Amerika’nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.
Devamı…

WordPress sürümünü güncellemeniz ve SLL güvenlik hatalarını gidermeniz gerekiyor.